Gürcistan, Azerbaycan, İran Gezisi -2

Gürcistan, Azerbaycan, İran Gezisi -2

-Gürcistan Bölümü-

Tarihin İçine Doğru: Gelati Manastırı

Hostelde sabah erkenden sağ salim kalktıktan sonra yakınlarda bir yerde güzelce kahvaltımı yaptım. Ardından motosikletle uzun yol yapmanın en keyifli anlarından birini yaşamak üzere, Gürcistan’daki ilk durağım olacak Gelati Manastırı’na doğru tekeri döndürdüm. Batum’dan sonra yaklaşık 160 kilometre kadar sürerek bu tarihi yapıya ulaştım.

Motosikletle Gürcistan yolları keşiflerimin bu ilk gözdesi, 1106 yılında Gürcistan Kralı IV. David tarafından kurulmuş, muazzam bir Orta Çağ yapısı. Zaten burası tarihi öneminden dolayı 1994 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiş. Tam bir Orta Çağ filmleri, dizileri ve belgeselleri manyağı olarak bu heybetli yapıyı karşımda görünce bir anda bütün havam yerine geldi.

Manastırı içime sine sine güzelce gezdikten sonra yerleşkenin hemen üst tarafındaki ormanlık alana geçtim. Orada kendi halimde güzel bir çay demleyip, yanındaki çıntı pıntıyla birlikte afiyetle götürdüm. Çay keyfinin ardından çok fazla vakit kaybetmemek adına hemen toparlandım ve yeniden yola koyuldum.

Okatse Kanyonu ve “Ben Burayı Yürürüm” İnadı

Yaklaşık 50 kilometre boyunca bana eşlik eden harika manzaralar eşliğinde sürerek ikinci durağım olan Okatse Kanyonu’na ulaştım. Motoru hemen kanyonun girişindeki güvenli bir noktaya park ettim. Buraya gelmeden önce internetteki fotoğraflarda görüp hayran kaldığım o meşhur seyir terasına gitmek için 15 GEL (Gürcistan Larisi) ödeyerek biletimi aldım.

Baktım ormanın içinden yukarı doğru giden bir yol var ve bazı özel arazi araçları yukarı, seyir terasına doğru çıkıyor; kendi kendime “Ben motorla giderim aga” dedim. Ancak motorla yola koyulup yaklaşık 1 kilometre gittikten sonra yol birden tamamen BİTTİ. Çevrede başka hiçbir araç da göremeyince mecburen geri dönüp motoru başlangıç noktasına bırakmak zorunda kaldım.

Girişteki yerel araç sahipleri yukarı götürmek için benden 40 lari isteyince bu kez de “Alt tarafı yol, ben bu yolu yürürüm aga” dedim. Demez olaydım…

Okatse Kanyonu’nda Ciğer Bırakan Yürüyüş

Yaklaşık 30 dakikalık engebeli, inişli çıkışlı zorlu bir yürüyüşün ardından tam 2.700 metre kat ederek nihayet o meşhur seyir terasına ulaşmayı başardım. Karşılaştığım manzara gerçekten inanılmazdı, adeta oksijeni ciğerlerimin en uç noktasına kadar hissettim. Ancak havanın yavaş yavaş kararmaya başlaması ve etrafta kimseciklerin kalmaması üzerine “Kurda kuşa meze olmayalım” diyerek birkaç hatıra fotoğrafı çekip hemen geri dönüşe geçtim.

Gelirken 30 dakika süren o 2.700 metrelik yolu, bu sefer yorgunluğun da etkisiyle ancak 48 dakikada geri dönebildim. Ciğerim ağzımdan fırlamadan, kendimi zor bela atarak nihayet motorun yanına gelebildim. Akşam yemeği menümde ise Gürcistan’ın yerel lezzetlerinden taze bir khachapuri (haçapuri) ve yanında buz gibi bir armut suyu vardı.

Yemekten sonra kalacak bir otel veya hostel aradım ancak fiyatlar bütçemin üzerinde kalınca “En iyisi bizim VIP çadırda kalmak” diye düşündüm. Tam o esnada kanyona yolcu taşıyan yerel şoförlerden biri, bana kendi evinin bahçesinde ücretsiz çadır kurabileceğimi söyleyerek içimi rahatlattı. Adamın evi kanyon girişinin tam karşısında olunca bu cazip teklifi hiç düşünmeden hemen kabul ettim.

Günün Yol ve Maliyet Özeti

Günü tamamladığımda motosikletle uzun yol maceramın bu bütçe raporu şu şekilde şekillendi:

  • Toplam Yapılan Yol: 240 kilometre
  • Yakıt Tüketimi: 19.40 Litre Benzin = 42 GEL (Litre Fiyatı: 2,16 GEL / Yaklaşık 64 TL)
  • Yeme İçme: 1 Haçapuri + 1 Armut Suyu = 10 GEL

Okatse Kanyonu – Ushguli Rotası

Sabah saat 7.30 sularında dinç bir şekilde uyanarak kahvaltımı yaptım. Gece kaldığım bölgede yerel bir festival veya etkinlik tarzı bir şey olduğundan, sabaha kadar süren müzik sesleri ve naralar yüzünden uykumu tam anlamıyla alamamıştım. Buna rağmen bölgenin temiz havası ve yüksek oksijen oranı sayesinde kendimi oldukça enerjik hissederek yeni güne başladım.

Hızlıca çadırı toplayıp eşyalarımı motora yükledim ve yalnızca 7 kilometre uzaklıkta bulunan Kinchkha Şelalesi’ne doğru yola çıktım. Yaklaşık 15-20 dakikalık keyifli bir sürüşün ardından şelalenin o gür sesi uzaktan duyulmaya başladı. Tenere’yi hemen oradaki otoparka park edip şelaleye doğru yürümeye başladım. Sabahın çok erken saatleri olduğu için etrafta benden başka hiçbir turist yoktu.

Patates Tarlasına Dönen Gürcistan Yolları

Yaklaşık 15 dakikalık kısa bir yürüyüşün ardından şelalenin yanına ulaştım ve bu harika doğada biraz vakit geçirip sakinleştim. Sonrasında asıl hedefim olan Mestia bölgesine doğru motoru sürmeye başladım. Ancak yolda giderken tabelaların azlığından dolayı yanlış bir yola saptığımı düşündüm fakat meğer girdiğim yer gerçekten ana yolun kendisiymiş.

Şöyle hayal edin; motosikletle Gürcistan yolları üzerinde gayet güzel, temiz asfalt bir zeminde ilerlerken yol bir anda bitiyor ve patates tarlası gibi döküntü bir araziye dönüşüyor. Emin olmak için yol kenarındaki bir markete “Mestia yolu gerçekten bu taraftan mı gidiyor?” diye sordum. Soruya “Evet, buradan” cevabını alınca mecburen o bozuk yola daldım; neyse ki bu çileli kısım çok uzun sürmedi ve kısa süre sonra yeniden düzgün asfalta çıkabildim. Asfalt yola kavuştuktan sonra Zugdidi ve Jvari üzerinden yaklaşık 200 kilometre yol yaparak saat 13.30 sularında Mestia’ya ulaştım.

Mestia’nın Zamana Meydan Okuyan Svan Kuleleri

Mestia’ya gitmeden önce yaptığım araştırmalar sayesinde, sadece tek bir fotoğrafını görerek bu bölgeye adeta aşık olmuştum. Bu coğrafyanın evleri mimari açıdan gerçekten çok özel bir yapıya sahip. Evleri bu denli benzersiz kılan en önemli detay ise neredeyse her konutun yanı başında yükselen devasa kuleler. Tarihi 9. ile 13. yüzyıllara, yani Orta Çağ dönemine kadar uzanan bu yapılar tam birer mühendislik harikası.

O dönemlerde bu heybetli kuleler; savaş zamanlarında gözetleme yapmak, savunma hattı oluşturmak ve yağmacılardan korunmak amacıyla inşa edilmişler. Boyları 25 metreye kadar ulaşan bu görkemli kulelerin en üst bölümlerinde, içeriden dışarıya doğru daralan özel savunma pencereleri yer alıyor. Zamanla savaşlar bitip kuleler eski işlevini yitirince, yerel halk tarafından bazıları samanlık ya da ahır olarak kullanılmış, bazıları ise günümüzde hala boş olarak duruyor.

Bölgede son derece estetik bir silüet oluşturan bu kulelerden durumu oldukça iyi olan bir tanesinin içine girip en tepesine kadar tırmandım. Coğrafya hayli dağlık ve dik yamaçlardan oluştuğu için, bu yapılar evlerin hemen yanı başında durarak olası bir çığ tehlikesine karşı da adeta birer kalkan görevi üstleniyorlar.

Svaneti Kültürü ve Yöresel Lezzet Durakları

Bu güzel kenti sokak sokak gezdikten sonra öğle yemeği molası vermek için yerel bir mekana oturdum. Motosikletle uzun yol yaparken bölgenin kültürünü tanımak adına yöresel lezzetlerden Elarji ve Chikhirtma siparişi verdim, yanına da vazgeçilmezim olan armut suyunu ekledim. Burası coğrafi olarak Svan halkının köklü bir geçmişe sahip olduğu Yukarı Svaneti bölgesi olarak geçiyor.

Okuduğum seyahat yazılarında hep Svan kızlarının güzelliğinden bahsediliyordu ancak ben gezi boyunca etrafta tek bir kız bile göremedim. Tabii ki buralara kızları görmek için gelmedim ama en azından görseydim bu iddiaları kendi gözlerimle doğrulamış olurdum. Her neyse, buraya kadar tırmandığım yollar gerçekten inanılmaz manzaralara sahipti; Karadeniz iklimi hakim olduğu için her yer kelimenin tam anlamıyla yemyeşildi.

Karadeniz bölgesinin hemen hemen her yerini gezmiş biri olarak buradaki doğayı bizim Karadeniz’e çok benzettim. Buradaki tek ve en eğlenceli fark, sürüş esnasında sağdan soldan aniden fırlayan yaban domuzları oldu. Bir de yol kenarlarında, özellikle uçurumlu ve tehlikeli virajlarda yer alan küçük anıtlar dikkatimi çekti. Üzerinde haç işareti ve mumlar olan bu yapıların, orada trafik kazasında hayatını kaybeden insanların anısına yapıldığını sonradan öğrendim.

Trafik Magandaları ve “Kutsal” İnekler

Açıkça söylemek gerekirse motosikletle Gürcistan yolları gerçekten çok büyük tehlikeler barındırıyor. Ülkede gelişmiş bir otoban anlayışı neredeyse hiç yok ve şehirler arası ulaşım genellikle gidişli gelişli tek şeritli yollardan sağlanıyor. Eğer önünüze rampa yukarı tırmanan eski bir Rus kamyonu denk gelirse hapı yuttunuz demektir. Karşı şeritten sürekli araçlar aktığı için sollama yapamıyorsunuz ve zirveye çıkana kadar kamyonun kapkara dumanını yutmak zorunda kalıyorsunuz.

Gürcü şoförler trafik kurallarına pek riayet etmiyorlar; yollarda bizim memleketin hanzo şoförlerini bile mumla arayabilirsiniz. Siz kendi şeridinizde sakince ilerlerken, devasa bir kamyonun doğrudan üzerinize doğru geldiğini görürseniz hiç şaşırmayın. İşin ilginç tarafı şoförler inanılmaz rahatlar; trafikte kimse kimseye bağırıp çağırmıyor ama tam anlamıyla birer trafik magandası gibi sürüyorlar. Ülkedeki genel yol ağını ve güzergah zorluklarını incelemek isterseniz, Gürcistan’ın resmi Karayolları Haritası üzerinden yolların yapısına göz atabilirsiniz.

Yolların bir diğer büyük problemi ise başıboş gezen çiftlik hayvanları. Gürcistan hayvancılık konusunda çok zengin bir ülke ve hayvancılığın ülkenin en büyük ihracat kalemi olduğunu öğrendim. Zaten bu durum yollardan da fazlasıyla belli oluyor; inekler burada adeta Hindistan’daki kankaları gibi son derece özgür ve rahatlar. Hayvanlar sıcaktan bunaldıkları için nerede serin bir gölge görseler hemen oraya yatıyorlar; bu yüzden keskin bir virajı dönerken gölgede geviş getiren bir inekle burun buruna gelebilir veya aniden yola fırlayan küçük domuz yavrularıyla karşılaşabilirsiniz.

Ushguli Yollarında Gerçek Bir Enduro Macerası

Mestia’yı arkamda bırakırken, tek başına çıktığım bu yolculuğun en tatlı anılarını hafızama çoktan kazımıştım. Buradan daha da güzel olmasını umduğum efsanevi Ushguli köyüne gitmek için sabırsızlanıyordum. Bölgeden çıkmadan önce Tenere’nin deposunu güzelce doldurdum (15.80 Litre = 35 Lari). Yaklaşık 10-15 kilometre gittikten sonra altımdaki beton yol tamamen bitti ve kendi kendime “İşte şimdi gerçek enduro yapmanın zamanı geldi!” diyerek gaz açtım.

Yol ilerledikten sonra şartlar daha da kötüleşmeye başladı; dik inişler, zorlu çıkışlar, çamur ve çorak arazi derken parkur iyice ağırlaştı. İçimden “Vay arkadaş, ben nerelere geldim böyle?” desem de endurocu ruhuma pislik sürdürmemek adına inatla yola devam ettim. Motosikletle Gürcistan yolları üzerindeki bu zorlu 50 kilometrelik rotayı yaklaşık 4 saat gibi “kısa” bir sürede tamamladıktan sonra nihayet Ushguli’nin o meşhur tarihi kuleleri uzaktan gözükmeye başladı.

Köye tam yaklaşmışken yanımdan, sonradan Polonyalı bir çift olduğunu öğrendiğim iki adet BMW F800 ADV ayakta sürerek ve korna çalarak hızlıca geçip gittiler. Benim altımda ise kuru ağırlığı 190 kilo olan, ancak üzerine eklediğim aksesuarlar ve yanıma aldığım salak salak eşyalarla rahatça 270-290 kiloyu bulan emektar Tenere vardı. Polonyalıların altındaki GS’ler sadece arkalarında minnacık birer çantayla yolculuk yaptığı için adamlar doğal olarak basa gaz gittiler. İşte tam o an kesin bir karar verdim; bundan sonra çıktığım hiçbir motosikletle uzun yol macerasında yanıma fazladan tek bir çikolata bile almayacaktım!

Kraliçe Tamar’ın Mirası ve Shkhara Dağı’nın Heybeti

Akşam saat 18:00 sularında nihayet Ushguli’ye ulaştım. Çadır kurmak için etrafta biraz yer aradıktan sonra gözüme kestirdiğim harika bir noktaya motoru çektim. Öğrendiğime göre burası Gürcistan’ın efsanevi kraliçesi Tamar’ın kışlık dinlenme alanıymış; kraliçe de gerçekten işi biliyormuş. Kamp attığım yer, Gürcistan’ın en büyük dağlarından biri olan ve heybetiyle göz kamaştıran 5.000 küsür rakımlı Shkhara Dağı’nın tam dibindeydi.

Burası UNESCO tarafından dünya mirası olarak koruma altına alınmış çok özel ve tarihi bir köy. Şu ana kadarki hayatımda beni en çok etkileyen benzersiz manzaralara sahip olan bu köy, bana “İyi ki motorcuyum” ve “İyi ki tüm zorluklara rağmen bu yolculuğa çıkmışım” dedirten efsanevi bir yerdi. İnanın bu satırları aradan zaman geçtikten sonra yazarken bile hala içim kıpır kıpır oluyor, o anki heyecanı aynen hissediyorum.

Çadırımı köye tamamen hakim, manzarası yukarıdan gören enfes bir tepeye kurdum. Ardından yakındaki yöresel yiyecekler satan şirin bir işletmeye gidip kendime taze bir Haçapuri yaptırdım. Çadırımın yanına gelip hemen sıcak bir çay demledim ve muazzam manzara eşliğinde Haçapuri’yi çayla beraber afiyetle götürdüm. Günün verdiği o tatlı yorgunlukla birlikte, akşam kafamı tulumun üzerine koyduğum gibi deliksiz bir uykuya daldım.

03.08.2017 (Altıncı Gün)
Ushguli – Gori

Bilinmeze Doğru Yeni Bir Rota: “Geldiğim Yoldan Dönmem Aga”

Ushguli’deki gecenin o dondurucu soğuğuyla ve çadırı döven rüzgar sesiyle güzelce boğuştuktan sonra, yüksek oksijenin de etkisiyle sabah erkenden zımba gibi kalktım. Dağlardan gelen buz gibi su ile elimi yüzümü yıkayıp kendime geldim. Çadırı ve eşyaları hiç toplamadan hemen sabah çayımı demledim, akşamdan kalan Haçapuri ile alelacele kahvaltımı yapıp motorumu yükledim.

Yolculuğumu hep Google Haritalar üzerinde işaretlediğim noktalara göre planlıyordum ama kafamda deli sorular dönüyordu: Noktalar arası yollar nasıldır, orada gerçekten bir yol var mıdır? Tüm bu belirsizliğe rağmen o klasik inadımla “Ben geldiğim yoldan geri dönmem aga!” dedim. Hemen haritayı açıp kafamdan alternatif bir rota çıkardım, geçeceğim noktaları tek tek bir kağıda not ettim. Atladım motora ve bismillah diyerek yola koyuldum; yolun başına geldiğimde başıma gelecekleri az çok tahmin etsem de geri dönmeyi kendime yakıştırmayarak gazı açtım.

Shkhara Dağı’nın o devasa gölgesi eşliğinde tatlı tatlı ilerlerken, bir süre sonra yol da aynı acılıkta kötüleşmeye başladı. Güzel başlayan parkur önce stabilizeye, daha sonra iyice bozuk bir zemine dönüştü; hatta bir süre sonra devasa kayaların üstünden atlamaya başladım. Motosikletle Gürcistan yolları üzerinde benden başka hiçbir deli olmadığından, ilerisinin ne durumda olduğunu da hiç bilmiyordum. Bir müddet bu belirsizlikte gittikten sonra dağda yürüyüş yapan yabancı bir ekiple karşılaşınca “Tamam, burada hayat var herhalde” diyerek biraz rahatladım.

Dereye Dönen Yollar ve Hayatta Kalma Mücadelesi

“Hayat var” demiştim ama çook yanılmışım. Bir müddet daha ilerledikten sonra yol artık tamamen patates tarlasına dönüştü; benden önce muhtemelen buralarda büyük bir sel felaketi yaşandığından yol diye bir kavram kalmamıştı. İçimden “Tamam, enduroculuğuma pislik süreceğim gerekirse, geri dönüyorum ulan!” desem de mevcut arazi şartları o koca motoru geri çevirmeme izin vermedi. Hele bir virajı döndüm ki, kelimenin tam anlamıyla akıllara ziyan bir manzara vardı.

Yaklaşık 3-4 kilometre boyunca aralıksız inen dik bir rampayı düşünün; zemin tamamen kayalık ve yol boyunca akan 20-30 santimetre derinliğinde bir su var. Yani yol, bildiğimiz şırıl şırıl akan bir dereye dönüşmüş durumdaydı. Hayatımda yoldan ve şartlardan gerçekten korktuğum ender anlardan biriyle karşı karşıya kalmıştım. Geriye dönme şansım da kalmadığından mecburen daldım o azgın suyun içine. O an korkudan ne kadar dua biliyorsam artık hepsini sırayla hatim ettim.

Zorlu zemin yüzünden yolun tam ortasında motor dengesini kaybederek birkaç kez yan yattı. Üstüm başım, her yerim sırılsıklam oldu; zaten yüklerle birlikte iyice ağırlaşan Tenere’yi o kaygan zeminde yerden zar zor kaldırabildim. Kendi kendime “Ulan İbrahim, burada sana bir şey olsa, motorun altında kalsan seni en az bir hafta kimse bulamaz” diyerekten içten içe tırsmaya başladım. Neyse ki o dere gibi akan yol bitti ve en azından tekerin bastığı zemini görebildiğim normal bir patika belirdi; beterin beteri vardır misali çocuk gibi sevindim.

Polonyalı Motorcularla Karşılaşma ve “Ebenizin Örekesi”

Bu çileli yolda epey bir mesafe kat ettikten sonra, karşı taraftan Polonya plakalarıyla gelen başka bir motosiklet kafilesi görünce sanki Hac’dan babam gelmiş gibi acayip sevindim. Buraya kadar saatlerdir en ufak bir hareketlilik veya araç göremeyen ben, adamları hemen durdurup hararetli bir muhabbete giriştim. Biri çift, diğer ikisi erkek olan bu dört kişilik grup da tam olarak benim az önce canımı zor kurtararak geldiğim o ölümcül yoldan Ushguli’ye doğru gitmeyi planlıyordu.

Onlara merakla “Sizin geldiğiniz tarafta yol şartları nasıl?” diye sorduğumda, yolların “gayet güzel ve sorunsuz” olduğunu söylediler. Aynı soruyu onlar bana sorunca içimden kıs kıs gülmeye başladım; “Gidin de ebenizin örekesini bir görün bakalım” dedim içimden. Tabii dışımdan yolun ne kadar berbat, taşlık ve su dolu olduğunu dürüstçe anlattım ama onlar da benim yolun başındaki halim gibi “Aman, ne kadar kötü olabilir ki?” diyerek yollarına kararlılıkla devam ettiler. Onlarla vedalaşıp bir 10 kilometre daha sürdükten sonra nihayet Mele isminde şirin bir köye ulaştım; normal bir yaşam alanı, evler ve insanlar görünce dünyalar benim oldu ve hemen durup birkaç hatıra fotoğrafı çektim.

Tır Rampasından Düşen Parça ve Asfalt Aşkı

Mele köyünden çıkıp yola devam ederken, önüme kocaman bir beton mikseri taşıyan devasa bir TIR denk geldi. Dağ yolu son derece dar olduğundan ne ben sollayabiliyorum ne de o bana yol verebiliyor. Arkasında tın tın, yavaş yavaş ilerlerken bir anda akıllara zarar bir şey oldu; TIR’ın iş makinesi yükleme basamaklarından biri yol kenarındaki ağaca takıldı ve “paaat” diye koparak tam önüme düştü! Eğer o an birazcık daha hızlı olsam ya da tırın tam dibinde gitsem, şu anda muhtemelen bu gezi yazısını yazamıyor olurdum. Tamamen biraz şans, biraz da tecrübe sayesinde hiçbir sıkıntı yaşamadan bu tehlikeyi de atlatıp yoluma devam ettim.

Zorlu toprak parkurların ardından nihayet o kara asfaltı karşımda görünce, inanın sevinçten asfalt değil ben ağlıyorum! Motoru hemen sağa çekip resmen asfalta yapışarak toprağı, yolu öpüyorum. Sabah saat 08.30 gibi çıktığım o çileli 65 kilometrelik dağ parkurunu, ancak öğleden sonra 13.30’da bitirebilmiştim. Yani dolu dolu tam beş saat; hayatımda unutamadığım ve hiçbir zaman da unutamayacağım cinsten macera dolu koskoca beş saat… Tüm bu süreçteki tek tesellim, can yoldaşım Tenere’me en ufak bir şey olmamasıydı. Benim emektar sağ olsun, beni bugüne kadar yollarda hiç bırakmadı; her ne kadar sonradan ona ihanet edip satmış olsam da hala o koca küheylanı unutamıyorum.

“Türkiye’m TIR Parkı” ve Hataylı Abinin Sofrası

Bir süre asfalt yolda sürdükten sonra karnım inanılmaz acıkmaya başladı. Günlerdir Haçapuri yemekten artık içim dışım peynir ve hamur olmuş, midem birbirine girmişti; bu yüzden acilen çorba ya da sulu yemek yiyebileceğim bir yer aramaya başladım. Fakat Gürcistan genelinde her köşe başında sadece hamur işi ya da fast food alternatifleri bulunuyor. Tam umudumu kaybetmek üzereyken ufukta çok tanıdık bir tabela belirdi: “Türkiye’m TIR Parkı”. “Allaaaahh!” diyerek motoru hemen içeri doğru kırdım.

Mekanın sahibi aslen Hataylı olan harika bir abimizdi; beni görür görmez hemen “Hoş geldin yeğenim!” diyerek masayı adeta donattı. Karşımda sıcacık bir mercimek çorbası, ev yapımı dolma, yoğurt ve taze salatayı görünce iştahım tavan yaptı ve hepsini bir çırpıda gömdüm. Hesap geldiğinde bizim buralara göre biraz “geçirmasyon” gibi geldi ama o yorgunluğun üzerine bu sulu yemekleri bulmuşken hiç sesimi çıkarmadım, helalühoş olsun dedim. Yemeğimi yiyip abiyle vedalaştıktan sonra rotadaki bir sonraki durağım olan meşhur Katskhi Dikitine doğru yola koyuldum.

Göğe Uzanan Taş: Gizemli Katskhi Dikiti

Katskhi Dikiti, Gürcistan’ın batı bölgesindeki İmereti’de, Chiatura kasabası yakınlarında yer alan kireçtaşından oluşmuş yekpare ve tamamen doğal bir kaya kütlesi. Yaklaşık 40 metre (131 fit) yüksekliğe sahip olan bu devasa dikit, Katskhura nehir vadisine tamamen hakim bir konumda dimdik yükseliyor. Bu denli görkemli ve sıra dışı bir doğal yapı olunca, insanların tarih boyunca ona mistik anlamlar yüklemesi hiç de şaşırtıcı olmamış. Hristiyanlık inancından çok daha önce, yani günümüzden yaklaşık 2.000 yıl önce bu dikitin paganlar tarafından tanrının bereketini temsil eden kutsal bir tapınak alanı olarak kullanıldığı biliniyor.

Bölgeye Hristiyanlığın gelmesiyle birlikte Katskhi Dikiti yepyeni bir misyon üstlenmiş ve insanın dünyevi hayatla bağlantısını tamamen kesip tanrıya yönelmesinin bir sembolü haline gelmiş. Dikitin tam tepesinde yer alan ve göğe uzanan o küçük kilise, 4. veya 5. yüzyılda burada yaşamaya karar veren münzevi azizlerin izlerini taşıyor. Tıpkı toplumdan tamamen uzaklaşarak kendini ibadete adayan Aziz Simeon gibi, buradaki din adamları da yüzyıllar boyunca dünyadan izole bir yaşam sürmüşler. Günümüzde hala mistik havasını koruyan bu sıra dışı inziva merkezinin mimari detaylarını ve tarihini incelemek isterseniz, Katskhi Pillar Monasteries sayfasından yapının geçmişine göz atabilirsiniz.

Hayat Sütunu’nun Son Münzevisi

Katskhi Dikiti üzerinde 1999 yılından sonra yapılan sistematik çalışmalar, bir zamanlar bu zirvede yer alan yapılara adeta ışık tuttu. Kilisenin yanı sıra keşişlerin günlük yaşamlarını sürdürebilmesi için inşa edilmiş birçok hücre ve hatta bir şarap mahzeni keşfedildi. 2007 yılında yapılan kazılarda ise üzerinde 13. yüzyıl Gürcü alfabesiyle yazılmış Paleografik bir yazıt bulundu. Yerel halk tarafından “Hayat Sütunu” olarak da adlandırılan bu devasa taş kütlesi, Hristiyanlık geleneğinde Gerçek Haç’ın bir sembolü olarak kutsal kabul ediliyor.

Günümüzde bu gizemli dikitin tepesinde dünyadan tamamen izole şekilde yaşayan yalnızca bir keşiş bulunuyor. Maxime Qavtaradze adındaki Gürcü Ortodoks keşiş, 1993 yılında ettiği yeminin ardından buraya taşınmış. Sıkıntılı bir geçmişe sahip olan Maxime, bu zirvede yaşamanın kendisini Tanrı’ya yakınlaştıracağına ve geçmiş günahlarından arındıracağına inanmış. İlk yıllarda zirvede korunaklı hiçbir yer olmadığından eski bir dolabın içinde uyuyan keşişe, daha sonra Hristiyan destekçiler tarafından küçük bir kulübe ve kilise restorasyonu yapılmış.

Keşiş Maxime, zamanının neredeyse tamamını bu dikitin zirvesinde geçiriyor ve günlük erzakları aşağıdan vinç yardımıyla kendisine ulaştırılıyor. Yalnızca haftada iki kez, 40 metrelik dik dik inen demir bir merdiven vasıtasıyla dua etmek ve manastırdaki sıkıntılı insanlara rehberlik etmek için aşağıya iniyor.

Gori’ye Gece Sürüşü ve California Guest House

Bu mistik ve etkileyici ortamda biraz fotoğraf çekip bilgilendikten sonra içimden “Acaba çadırı bu gece buraya mı kursam?” diye geçirdim. Ancak bölgeyi gece için pek tekin bulmadığımdan bu fikrimden hızlıca vazgeçtim. Hazır kendimde o enerjiyi bulmuşken biraz da gece yol yapayım diyerek saat 18:30 sularında yeniden yola koyuldum. Şansıma Katskhi’den sonra motosikletle Gürcistan yolları nihayet güzelleşmeye başladı, hatta Gori’ye yaklaşırken kendimi uzun süre sonra bir otobanda bulmanın keyfini çıkardım.

Gece saat 22:30 civarında Stalin’in memleketi olan Gori şehrine ulaştım. Telefonu açıp internetten hemen uygun bir hostel aradım ve California Guest House adında şirin bir yer buldum. İşletmenin sahibi Madam Marika, 55 yaşlarında inanılmaz tonton ve cana yakın bir teyzeydi. Benimle hemen çok yakından ilgilenip kalacağım odayı ve yatağımı gösterdi.

Uzun ve yorucu bir motosikletle uzun yol etabının ardından sıcak bir duş alıp kendime geldim, ardından Marika teyzenin elleriyle ikram ettiği yorgunluk kahvesini yudumladım. Kahvemi içerken Marika, “Gece odaya Rus bir aile giriş yapacak, senin için bir sıkıntı olur mu?” diye sordu; ben de “Sıkıntı yok ablam, rahatımıza bakalım” diyerek odama geçtim. Başımı yastığa koyduğum gibi, Gürcistan’daki bu macera dolu günü de deliksiz bir uykuyla geride bıraktım.

04.08.2017 (Yedinci Gün)
Gori – Stepantsminda

Rus Kuşatması Altında Bir Gece ve Şato Sabahı

Gece saat 01.00 sularında, ev sahibi Marika teyzenin bahsettiği Rus aile hostele giriş yaptı. Kaldığımız yer oldukça geniş, adeta 25 yataklı devasa bir koğuş olduğundan mecburen aynı odayı paylaştık. Geldikleri andan itibaren güya fısıldaşarak, sessiz konuşmaya çalışıyorlardı ama ekip hayli kalabalık olunca ister istemez büyük bir gürültü koptu. Kaçınılmaz olarak uykumdan uyandım ve gözümü açtığımda etrafımın tamamen Ruslarla sarıldığını gördüm; kadınlar, erkekler, çocuklar hep beraber aynı odada sabahladık.

Sabah erkenden uyanıp Marika’nın hazırladığı taze ve lezzetli kahvaltı için alt kata indim. Kaldığım binanın duvarları tamamen taş işçiliğiyle yapıldığından, kendimi kahvaltı ederken bir anlığına şatoda gibi hissettim. Kahvaltının ardından bu tonton teyzeyle içtenlikle vedalaşıp emektar Tenere’nin marşına bastım ve motosikletle uzun yol macerama kaldığım yerden devam ettim.

Gori şehrinden çıkıp Natakhtari tarafına doğru tekeri döndürünce, aslında meşhur Kazbegi dağlarının da başlangıç noktasına gelmiş oluyorsunuz. Yol boyunca bana eşlik eden ve insanı adeta büyüleyen harika dağ manzaraları eşliğinde, bölgenin en ikonik yapılarından biri olan Ananuri’ye ulaştım. Güzel bir baraj gölünün hemen kıyısında konuşlanan tarihi Ananuri Kilisesi ve kalesi önünde, hem motoru dinlendirmek hem de soluklanmak için keyifli bir mola verdim.

Stratejik Bir Karayolu Karakolu: Ananuri Kalesi

Görkemli duruşuyla dikkat çeken Ananuri Kalesi, erken feodal dönemde Daryal Geçidi’ni kontrol altında tutmak ve gelebilecek istilaları engellemek adına askeri bir karakol olarak inşa edilmiş. Kalenin tarihi sahipleri ise Gürcü Orta Çağ döneminin en güçlü feodal klanlarından biri olan Aragvi Eristavlarıydı. Bu klan, o dönemlerde ulusal öneme sahip kritik kararlara yön veren ve ülkenin yöneticilerini bile doğrudan etkileyebilen çok güçlü asillerden oluşuyordu.

Eristav klanı, 17. yüzyıla kadar ikametgah olarak Dusheti köyünü kullandı; oradan kuzeye doğru uzanan ana yol, Vedzathevi adı verilen dar bir geçit boyunca ilerliyordu. Aragvi Nehri bu dar geçitle birleştiğinde ortaya adeta doğal bir savunma kapısı çıkıyordu. Bu stratejik askeri nokta, kule inşası için biçilmiş kaftan haline geldi ve günümüzde Gürcistan motosiklet rotası kaşiflerinin uğrak noktası olan ünlü Ananuri Kalesi yükseldi.

Kralların ve Savaşların Gölgesinde Tarih

Zaman içinde kale ve çevresi çok büyük savaşlara sahne oldu; Kral Konstantin, Eristavların mülklerine büyük bir saldırı düzenledi. Aynı dönemde bölgeyi Türk akınları da ciddi şekilde tehdit ediyordu. Revaz isimli Eristav asilzadesi bu güçlü saldırılara karşı koyamayınca Mtiuleti bölgesine çekilmek zorunda kaldı ve kral bu fırsatı akıllıca kullanarak kaleyi tamamen ele geçirdi.

İlerleyen yüzyıllarda stratejik konumundan dolayı kale sürekli el değiştirmeye devam etti. 18. yüzyılın ortalarında Çar Teymuraz tarafından işgal edilen kale, Rus-Türk savaşları sırasında Rusların kontrolüne geçti ve askeri ağırlığı katbekat arttı. 1795 yılındaki Krtsanisi Savaşı’nın ardından yaşlı Kral II. Irakli’nin son sığınağı olan Ananuri, 19. yüzyılın başında Gürcistan’ın Rus İmparatorluğu’na bağlanma sürecinde de çok kritik roller üstlendi.

Rus Birliklerinin Ananuri’den Ayrılışı ve İlk Rus Turist

İlk başlarda kalıcı bir askeri üs olarak konuşlandırılan Rus birlikleri, ülkeleri birbirine bağlayan bu ana otoyol bölümünü uzun süre korudu ve bölgede güvenilir bir destek noktası oluşturdu. 1812 yılına gelindiğinde ise kaleyi ele geçirmeyi başaramayan yerel dağcıların büyük ayaklanmasına sahne oldu; bölge komutanından takviye olarak çıkarılan askeri birlikler direnişçileri oldukça acımasız yöntemlerle bastırdı. Sonraki dönemde Ananuri Kalesi, bir süreliğine Rus askerlerinin kalıcı evi haline geldi. Bu stratejik sahada büyük bir askeri kasaba inşası projesi geliştirilip kabul edilse de ne yazık ki hiçbir zaman yürürlüğe girmedi.

Rus askeri birlikleri Gürcistan’dan tamamen ayrıldığında ise Ananuri Kalesi yapayalnız ve bomboş kaldı; bir zamanların o müthiş ve aşılmaz kalesi, zamanın yıpratıcı etkisine yenik düşerek yavaş yavaş bir harabeye dönüştü. Bu arada, tarihi kayıtlara göre bu bölgeye ayak basan ilk Rus turist, 1829 yılında burayı ziyaret eden dünyaca ünlü büyük şair Alexander Sergeevich Pushkin olarak kabul edilir.

Hayallerimi Süsleyen Askeri Yol: Kazbegi Dağları’nın Gölgesinde

Ananuri Kalesi’nin o büyüleyici tarihi atmosferini geride bıraktıktan sonra, devasa Kazbegi Dağları’nın gölgesi altında heyecanla yoluma devam ettim. Bu efsanevi otoyolda motor sürmeyi, motosiklet hayatım boyunca teker döndürdüğüm en güzel, en masalsı ve en beğendiğim yollardan biri olarak hafızama adeta altın harflerle kazıdım. İnanın bazen iş yerinde çok yorulduğumda, stresten daraldığımda gözlerimi hafifçe kaparım ve birkaç saniyeliğine de olsa kendimi o virajlarda, o dağların arasında özgürce sürerken hayal ederim.

Motosikletle uzun yol yapmanın o eşsiz hazzını yaşatan bu rotada ilerlerken, Gürcistan’ın “kutsal” inekleri yine tam viraj ortasında yolu tamamen kapamıştı. Bu harika yolun tek gerçek handikapı ise bitmek bilmeyen TIR kuyruklarıydı; Stepantsminda bölgesi doğrudan Rusya sınırına açılan ana kapı olduğundan, uluslararası taşımacılık yapan tüm büyük TIR’lar da mecburen bu güzergahı tercih ediyorlar.

Kafkaslar’ın Zirvesindeki Cennet: Stepantsminda

TIR’ların ve virajların arasından sıyrılıp bir süre daha sürdükten sonra, nihayet o hayallerimi süsleyen sınır kenti Stepantsminda’ya ulaştım. Bu şirin kenti henüz yola çıkmadan çok önce, bilgisayar başında harita üzerinde rota hazırlığı yaparken tamamen tesadüfen keşfetmiş ve büyülenmiştim. Ben burayı seyahat planıma ekledikten hemen sonra, camianın yakından tanıdığı emektar Yücel Teköz abi Africa Twin motoruyla buraya gelmişti.

Onun Facebook’ta paylaştığı o efsanevi dağ fotoğraflarını görünce içimden “Tamam ulan, ne olursa olsun ben de o zirveye kesinlikle çıkacağım” diyerek kendime söz vermiştim. Burası hem Rusya ile olan stratejik sınır konumu hem de göğe uzanan ünlü Gergeti Üçleme Kilisesi’ne ev sahipliği yapması sebebiyle turistik açıdan dünya çapında inanılmaz popüler bir yer. Dağın tam tepesinde, bulutların arasında konuşlanan bu tarihi kiliseye normal araçlarla çıkmak imkansız olduğundan yukarıya sadece yüksek çekişli özel arazi araçlarıyla çıkılabiliyor; yayalar ve trekking tutkunları içinse dik bir patika yol alternatifi bulunuyor.

Efsanelerle Bezeli Bir Orta Çağ Mirası: Gergeti Üçleme Kilisesi

Gelelim bizim buraların şanına yakışır küçük bir “Wiki”lik genel kültür bilgisine; Kazbegi Dağı’nın güney eteklerinde, Terek Irmağı’nın şırıl şırıl akan bir kolu olan Çheri Deresi’nin sağ yakasında muazzam bir yapı yükselir. Gürcistan’ın dağlık bölgelerinde inşa edilmiş tek haç kubbeli mimari yapısı olan Gergeti Kilisesi, tam 2.710 metre yükseklikteki bu sarp köyde 14. yüzyılda inşa edilmiştir. Kilisenin dış cephesini süsleyen renkli ve zengin taş kabartmalarda insan, bitki ve mitolojik hayvan figürleri dikkat çekerken, iç kısımdaki tarihi fresklerin üzeri maalesef 19. yüzyılda Ruslar tarafından kapatılmış ve geriye çok az resim sahnesi kalmıştır. Bu doğa harikası yapının coğrafi konumunu ve güncel seyahat detaylarını incelemek isterseniz, Gergeti Trinity Church resmi tanıtım sayfasından kilisenin büyüleyici görsellerine göz atabilirsiniz.

Bölge halkı arasında bu kutsal kilisenin inşasına dair anlatılan harika bir efsane vardır; Kartli, Kaheti ve İmereti kralları arasında kilisenin tam olarak nereye yapılacağı konusunda büyük bir anlaşmazlık çıkar. Bilge bir yaşlı adam, bir buzağının kesilmesini ve bir karganın onun kalçe kemiğini taşıyıp ilk didiklemeye başladığı yere kilisenin kurulmasını önerir. Karga kemiği kapıp tam olarak bu Üçleme Tepesi’ne taşır ve efsaneye göre bu dağa atıyla ilk ulaşan kral temel atacaktır; ancak krallardan önce dağın gizli patikalarını bilen topal bir köylü zirveye yürüyerek ulaşır ve kilisenin ilk temelini o atar.

Gergeti Üçleme Kilisesi, stratejik ve sarp konumu sayesinde Gürcistan tarihinde her zaman çok önemli bir güvenli liman olmuş, büyük savaş ve istila dönemlerinde ülkenin tüm dini hazineleri ile ünlü Azize Nino’nun kutsal haçı korunması için hep bu dağ zirvesine saklanmıştır. 15. yüzyılda kilisenin hemen yanına inşa edilen tarihi çan kulesi, Hevi ihtiyar heyetinin toplanıp ülke kaderini etkileyen çok önemli kararlar aldığı bir meclis merkezi olarak kullanılmıştır. Günümüzde 2003 yılında yanına eklenen ve hala aktif olan manastırıyla inancın merkezi olmaya devam eden bu kutsal alanda, her yıl 18 Temmuz ve 28 Ağustos tarihlerinde çok büyük dinsel bayramlar coşkuyla kutlanmaya devam ediyor.

Elli Kaplan Gücünde Bir Tenere: Gergeti Zirve Tırmanışı

Gergeti Üçleme Kilisesi’ne ulaşmak için ana yoldan ayrılan yaklaşık 6-8 kilometrelik zorlu bir tırmanış parkuru bulunuyor. Ancak buraya yol demek diğer yollara günah olur; resmen greyderler toprağı öylesine kazıp bırakmış gibi bir zemin düşünün. Ben yukarı doğru tırmanışa geçerken ilk başlarda bir beton yol yapım çalışmasına girişmişlerdi. Zirve yolunun hemen girişinde kenara çekilmiş 6-7 tane büyük enduro motosiklet gördüm ve içimden “Ulan bu adamlar bu canavar gibi motorları neden buraya park edip bırakmışlar ki?” diye düşünerek yanlarından sakince geçtim.

Yolda birkaç kilometre daha ilerledikten sonra, o tecrübeli endurocuların motorlarını neden aşağıda bıraktıklarını acı bir tecrübeyle anladım. Motosikletle Gürcistan yolları üzerindeki bu en ekstrem parkurda, yolda yer yer 60-70 santimetre derinliğinde devasa çukurlar uzanıyordu. Yol asla düz bir hat şeklinde ilerlemiyordu; adeta bizim Karadeniz’in dere başı virajları gibi keskin, dar ve aşırı bozuk zeminlerden oluşuyordu. Parkurun sağ ve sol kısımları yüksek, tam ortası ise derin bir çukur halindeydi ve karşıdan arazi aracı geldiğinde mecburen durup yer vermek zorundaydınız.

Rampayı tırmanırken bir an kafamı kaldırdım ve yukarıdan inen bir minibüsün içindeki yabancı motorcuların bana çılgınca tezahürat yaptığını gördüm. Meğer adamlar bu zorlu yolu gözleri yemediği için motorları aşağıda bırakıp zirveye minibüsle çıkmaya karar vermişler. Ben de bir süre daha zorladıktan sonra baktım ki emektar bu inanılmaz ağırlıkla ve arkadaki yüklerle dik rampada gidecek gibi değil; hiç üşenmeden üzerindeki fazla eşyaları yol kenarındaki ormanın içine güzelce sakladım. Motor hafifleyince bizim Tenere bir anda elli kaplan gücüne çıktı ve dik dağ yollarını vahşi bir kedi gibi tırmanmaya başlayınca keyfime diyecek kalmadı. Zirveye ulaştığımda bu muazzam Kafkas manzarasına karşı hemen ocağı yakıp güzel bir çay demledim; manzaranın büyüsüyle 1-2-3 derken demliğin dibini getirdim.

Yağmur Tırsması ve Gudauri’de Lüks Otel Konforu

Zirvede keyifle çayımı içtikten sonra havanın yavaş yavaş kararmaya başlaması ve yağmurun da ufak ufak atıştırmasıyla birlikte çadırı burada kurma fikrimden hızlıca vazgeçtim. Kendi kendime “Eğer bu dik ve çamurlu dağ yolunda şiddetli yağmura yakalanırsam, herhalde bir dahaki yaza kadar aşağıya inemem” diyerek hızlıca motorun üzerine atladım. Hafifleyen motorun da avantajıyla aşağıya iniş etabını çıkışa kıyasla çok daha rahat ve sorunsuz tamamladım. Ormana sakladığım yükleri de geri aldıktan sonra kasaba merkezinde çadır kuracak uygun ve güvenli bir yer aramaya başladım.

Şuraya mı kursam, buraya mı kondursam derken vakit iyice ilerledi ve zifiri karanlık çöktü. Gece şartlarında hiçbir yeri göremediğim için çadır kurmaktan vazgeçip yaklaşık 35 kilometre geride yer alan kayak merkezi Gudauri kasabasına doğru sürdüm ve oradaki Hotel Inn adlı işletmeye giriş yaptım. Booking uygulaması sayesinde normalde geceliği 110 lari olan bu güzel otel odasını sıkı bir indirimle 70 lariye tutmayı başardım.

Odaya yerleşip duşumu aldıktan sonra karnımın fena halde acıktığını hissettim ve yoldan gelirken gözüme çarpan bir Hint restoranında yemek yemeye karar verdim. Tamamen Hintlilerin işlettiği Taj Mahal isimli o mekana gidip paket servis olarak pilav benzeri yerel bir yemek aldım ve odama getirip afiyetle gömdüm. Burası motosikletle uzun yol maceram boyunca şu ana kadar kaldığım otellerin içindeki açık ara en lüks, en konforlu olanıydı. Yatağa uzandığımda, yaklaşık bir haftadır hep sert kamp zeminlerine alışmış olan narin vücudum bu aşırı yumuşak yatağa ilk etapta hemen adapte olamadı. Ancak bir süre sonra günün ve o dik dağ tırmanışının verdiği o tatlı yorgunluğa daha fazla dayanamayarak gözlerimi huzurla kapattım.

05.08.2017 (Sekizinci Gün)
Gudauri – Tiflis (Gürcistan)

Otobüs Tabelalarından Tiflis Caddelerine

Gudauri’deki o lüks otelde deliksiz bir uykunun ardından sabah yine erkenden kalktım. Güzelce kahvaltımı yaptıktan sonra motosikletimi toparladım ve o eşsiz Kazbegi manzarasının kolları arasından sıyrılarak bir sonraki durağım olan Tiflis’e doğru sürdüm. Yaklaşık 120 kilometre boyunca Kafkas dağlarının arasından süzülerek nihayet Gürcistan’ın başkenti Tiflis’e ulaştım.

Şehre girerken sağımda bana eşlik eden tarihi Kura Nehri ile birlikte, nehrin akıntısına kapılır gibi Tiflis caddelerinde motorumla akmaya başladım. Tiflis, çocukluğumdan beri yollarda, terminallerde gördüğüm otobüslerin üzerindeki “TBILISI – ISTANBUL” tabelalarından dolayı hep içimde ukte kalan ve görmeyi çok istediğim bir şehirdi. Artık o tabelalardaki gizemli şehrin ta içindeydim, hem de altımda kendi motosikletim vardı. Bu harika duygu eşliğinde haritada daha gitmeden önce titizlikle işaretlediğim noktalara doğru gidonu kırdım; şehirdeki ilk durağım ise Tiflis Özgürlük Meydanı oldu.

Meydanın ardından Tiflis içinde “Old Bazaar” (Eski Pazar) olarak bilinen o meşhur tarihi bölgeye geçtim. Nehir üzerindeki köprünün üstünde, sağında ve solunda envaiçeşit antikaların, hatıraların ve ikinci el eşyaların satıldığı bu renkli açık hava pazarını keyifle ziyaret ettim. Buradaki ikinci durağım ise hemen yakınlarda yer alan ve şehre tepeden bakan Mtatsminda Park oldu; motorumu füniküler istasyonunun dibindeki güvenli bir kafeye emanet edip füniküler biletimi alarak dik raylar üzerinden parka doğru tırmandım.

Sülünün Peşindeki Şahin ve Tiflis’in Kuruluş Efsanesi

Fünikülerle yukarı çıkarken ve yukarıdaki parkta gezerken Tiflis’in o köklü tarihini ve kuruluş efsanesini düşündüm. Şehrin kuruluşuyla ilgili tarih boyunca en çok kabul gören efsane, Iberia Kralı I. Vakhtang Gorgasali’nin zamanında buralardaki yoğun ağaçlıklı ormanlık bir bölgede şahiniyle ava çıkması üzerine dayanır. Hikayeye göre kralın şahini av esnasında vahşi bir sülünü yakalar, ancak iki kuş birden kapışırken ormandaki sıcak bir kaplıca suyunun içine düşer ve orada yanarak ölürler. Kuşlarının arkasından buraya gelen Kral Vakhtang bu duruma çok üzülür ve kaplıcanın şifalı gücünden etkilenerek ormandaki tüm ağaçları kestirip yerine büyük bir şehir kurmaya karar verir. Zaten Tiflis (Tbilisi) ismi de sıcak anlamına gelen eski Gürcüce bir kelime olan “tbili“den gelmektedir.

Tiflis’in simgelerinden biri olan Bakire Mary Metekhi Kilisesi ve hemen önünde beni heybetli atı ile selamlayan Kral Vakhtang Gorgasali anıtı da tam bu bölgede yer alıyor. Kura Nehri’nin hemen üzerindeki dik kayalıklarda konuşlanan bu yapı, 12. yüzyılda inşa edilmiş çok köklü bir Ortodoks kilisesi. Ancak seyahat boyunca o kadar çok dini yapı görmüştüm ki, hem çok fazla vaktim olmadığından hem de içimden “Artık kilise geze geze dinden çıkmayalım aga” diyerekten burayı uzaktan selamlayıp es geçtim.

Tiflis’e Veda: Kartlis Deda ve Sıcak Hava

Mtatsminda Parkı’na çıkmak için fünikülerin yanı sıra şehir içinden kalkan keyifli bir teleferik alternatifini de değerlendirebilirsiniz. Yukarıdaki zirveye ulaştığımda, sağ tarafta tüm heybetiyle duran meşhur Gürcü Anası (Kartlis Deda) heykeli beni karşıladı. Heykel elindeki kılıç ve şarap kasesiyle her ne kadar gelenlere “derhal kal” der gibi sert baksa da ben Tiflis’ten yavaş yavaş ayrılmaya karar verdim.

Gürcistan motosiklet rotası üzerinde çok fazla vakit kaybetmemek adına ve havanın da aşırı sıcak olmasından dolayı şehirdeki birkaç turistik noktayı mecburen es geçmek zorunda kaldım. Tiflis caddelerinden sıyrılıp tabelaları takip ederek yaklaşık 160 kilometre daha kesintisiz sürdüm ve nihayet Azerbaycan sınır kapısına ulaştım.

Sınır bölgesine yaklaştığımda yukarıdaki resmi tabelada İngilizce olarak “Azerbaycan Sınırına Hoş Geldiniz, İyi Şanslar” yazısı doğrudan gözüme çarptı. Kapıya doğru ilerlerken, birazdan sınır işlemlerinde yaşayacağım o büyük bürokratik krizlerden habersizdim; nitekim çok geçmeden o tabeladaki şansın “Ş” harfini bile mumla arayacağım anlar başlayacaktı.

Yazar : tenekecelebi

Teneke Çelebi Merhaba, ben İbrahim. Uzun yıllardır bir iş insanı, içerik üreticisi ve her şeyden önce iki teker üzerinde dünyayı keşfetmeye adamış bir yol tutkunuyum.Benim için motosiklet, sadece bir ulaşım aracı değil; sınırları aşmanın, farklı kültürlerin kalbine dokunmanın ve tarihin tozlu sayfalarında bizzat iz sürmenin en saf yoludur. Dijital dünyada beni "Teneke Çelebi" olarak tanıyorsunuz. Bu isim; Evliya Çelebi'nin ruhunu, demir atlarımızın (motosikletlerimizin) o samimi ve dayanıklı yapısıyla harmanlama arzumdan doğdu.Sınırları Aşan Bir Serüven: Pamir’den Moğolistan Steplerine Motosiklet seyahatlerimde her zaman "zorlu ama büyüleyici" rotaların peşinden gittim. Bugüne kadar iki teker üzerinde;Rusya’nın uçsuz bucaksız coğrafyalarını ve vize sınırlarını,Pamir Yolu’nun (M41) 4000 metre rakımdaki oksijensiz, heyecan dolu dağ geçitlerini,Moğolistan Stepleri'nin yolsuz, izsiz ve uçsuz bucaksız bozkırlarını aşarak tarihin kalbine, Orhun Yazıtları’na kadar uzanan devasa maceralara imza attım.Tüm bu yolculukları sadece kendime saklamayıp, YouTube belgeselleri ve blog yazılarımla binlerce yol dostuyla paylaştım.Bir Hayalin Gerçeğe Dönüşmesi: Motosikletle Umre Yolu Benim için yolculukların en anlamlısı ve maneviyatı en yüksek olanı ise, Türkiye’den yola çıkarak karayolu üzerinden kutsal topraklara ulaştığım "Motosikletle Umre" projesi oldu.Ankara’da triptik (CPD) belgeleriyle başlayan bürokrasi mücadelemiz; İran’ın dondurucu soğuklarından ve dünyanın en ucuz benzinli yollarından geçerek Irak’a uzandı. Bağdat’ın tarihi sokaklarında çocukluk hayallerimi yaşarken, Necef ve Kufe’nin kadim tarih katmanlarında kayboldum. Kuveyt çöllerinin kavurucu sıcağını altımızdaki V-Strom'larla aşarak nihayet Suudi Arabistan'a, Mikat Camii'ne vardık.Mekke’ye doğru, üzerimizde ihramlarımızla, dilimizde telbiye dualarıyla kaskımız dışında hiçbir ekipman olmadan sürdüğümüz o 100 kilometrelik yol, hayatım boyunca unutamayacağım bir zirve noktasıydı. Bu blogda; Motosikletle Umre, Karayolu ile Umre ve Araçla Umre yapmak isteyen tüm seyahat severler için vizelerden sınır kapılarına, rotalardan maliyetlere kadar her detayı sansürsüz ve adım adım rehberleştiriyorum.Bu Sitede Sizi Ne Bekliyor? tenekecelebi.com, sadece bir gezi bloğu değil; sınır ötesi seyahatlerin teknik altyapısını, kamp rotalarını, motorcu dostu ipuçlarını ve yaşanmış gerçek hikayeleri bulabileceğiniz yaşayan bir dijital kütüphanedir.Eğer siz de sınırların ötesini merak ediyor, karayolu ile dünyayı keşfetmenin hayalini kuruyor ya da demir atınızla kutsal topraklara giden o manevi yolu merak ediyorsanız, doğru yerdesiniz.Kaskınızı takın, motoru çalıştırın; hikaye daha yeni başlıyor!Yollarda görüşmek üzere, İbrahim / Teneke Çelebi

Yorum Yap