Gürcistan, Azerbaycan, İran Gezisi -4

Gürcistan, Azerbaycan, İran Gezisi -4

-İran Bölümü-

Astara Sınır Kapısı

Gezinin en heyecanlı ve belirsizliklerle dolu aşaması olan İran seyahat rotası için nihayet yola koyulma vakti gelmişti. Sabah saat 11:00 gibi uykumu almış olarak kalktım, güzel bir kahvaltının ardından motorumu hazırlayıp yavaş yavaş sınıra doğru sürdüm. Saat 14:00 sularında Astara Sınır Kapısı’na ulaştığımda, talihsizliklerin bu rota boyunca peşimi kolay kolay bırakmayacağını henüz bilmiyordum.

Umduğumdan çok daha eski püskü bir sınır kapısıyla karşılaşmak, buradaki ilk sürpriz oldu. Görevlilerin tamamı Farsça konuştuğu için ne dediklerini anlamakta zorlanırken, kapıdaki iş takipçileri bir anda etrafımı sardı. Gürcistan veya Azerbaycan’da hiç gerekmediği için hazırlıksız yakalandığım Triptik Belgesi mevzusu burada aniden karşıma çıktı.

Kendi Aracınla İran’a Gitmek ve Triptik Belgesi

Kendi aracınla İran’a gitmek isteyen herkesin kapıda karşılaşacağı bu evrak, aracın gümrük bilgilerini beyan eden zorunlu bir belgedir. İş takipçileri gümrükten geçebilmem için benden 100 Dolar talep edince canım sıkıldı ve biraz dirensem de pek etkili olmadı. Bölgedeki Türk tır şoförlerinin de durumu onaylaması üzerine, Navid Namjoo adında Türkçe bilen bir takipçiyle anlaşıp evrakları doldurttum.

Türkiye’den çıkmadan önce yaptırdığım yeşil sigortanın bu topraklarda geçersiz olduğunu da acı bir tecrübeyle öğrendim. Kapıda yapılan zorunlu sigorta ve evrak işlerini halledene kadar saat 15:00 oldu ve gümrük kapanış saatine denk geldik. Motoru iki ülke arasındaki yediemin garajına bırakmak zorunda kaldım ve Navid’in ayarladığı Astara kasabasındaki otele yerleştim.

Motorumu sınırda bırakmanın burukluğuyla, İran seyahat rotası üzerindeki bu ilk günümde şehri yürüyerek keşfetmeye karar verdim. Sınıra yakın bir noktada Hazar Denizi’nin sularına kendimi bırakarak günün tüm yorgunluğunu üzerimden attım. Ardından bir berbere gidip sakal tıraşı oldum ve ödeme yaparken o meşhur “qonag olasan” (bizden olsun) esnaf kültürüyle tanıştım.

İran Gezi Rehberi: Kebap Kültürü ve Taarof

Daha önce okuduğum bir İran gezi rehberi içeriğinden, bu ikram kültürünün (Taarof) arkasındaki ısrar mekanizmasını iyi biliyordum. Nezaketen söylenen bu söze aldanmayıp işimi sağlama aldım ve tıraş ücretini netleştirerek ödememi kuruşu kuruşuna yaptım. Akşam saatlerinde ise ülkenin en meşhur ikilisi olan kebap ve ayran ile akşam yemeği menüsünü aradan çıkardım.

Bu topraklarda sulu yemek ve çorba kavramı neredeyse hiç olmadığı için, seyahatimin ilerleyen günlerinde kebap yemekten içim dışıma çıkacaktı. Yemek sonrasında otele geçerek, motorumdan ayrı kaldığım bu ilginç ve macera dolu günü arkamda bıraktım. Yarın sınır kapısında motorumu geri alıp İran seyahat rotası koridorlarında daha güzel yerler görmek umuduyla günü sonlandırdım.

10.08.2017 (Onüçüncü Gün)
Astara – Ardabil – Khalkhal – Rasht – Lowshan – Qazvin

İran Seyahat Rotası ve Dijital Hazırlıklar

Sabah erkenden kalkıp dolar bozdurarak cebimi bir tomar İran Tümeni ile doldurdum. Ardından yakındaki bir markete giderek internet erişimi için yerel bir SIM kart satın aldım. Ülkede sosyal medya ve Facebook yasağı olduğunu bildiğim için hemen bir VPN uygulaması indirerek bu dijital engeli saniyeler içinde aştım. Market sahibinin bu işlem için benden 20 Dolar istemesi üzerine “Biz de bilgisayarcıyız gardaaş, ben hallederim” diyerek teknik bilgimi konuşturmuş oldum.

Dijital hazırlıkların ardından aceleyle sınıra gidip iş takipçim Navid’i buldum. Yaklaşık 15-20 dakika süren kısa bir bürokrasinin ardından motorumu gümrükten teslim alınca oyuncağını bulmuş çocuk gibi sevindim. Tenere’yi alır almaz hemen en yakın benzin istasyonuna sürerek depoyu tamamen fulledim. 18.50 litre yakıt için sadece 18.000 Tümen, yani o dönemin parasıyla yaklaşık 20 TL ödedim.

Kendi Aracınla İran’a Gitmek ve Yakıt Maliyetleri

Dün yediğim tek bir akşam yemeğine 20 Tümen ödemişken, koca bir depo benzine 18.000 Tümen vermek bu ülkedeki yakıt ucuzluğunu gözler önüne seriyordu. Kendi aracınla İran’a gitmek isteyen overland tutkunları için bu yakıt fiyatları kelimenin tam anlamıyla göz yaşartıcı bir mutluluk sebebi. Akaryakıtın bu muazzam ucuzluğundan aldım gazı ve yakıt göstergesine hiç bakmadan İran seyahat rotası üzerindeki yeni hedefime doğru yola koyuldum.

Telefondan navigasyonu açarak hedefimi Kazvin şehrine ayarladım ancak bir süre sonra kendimi aniden dik dağ yollarında buldum. Meğer bu topraklarda harita servisleri ve Google Haritalar tam performansla çalışmıyor, rota algoritmasında ciddi hatalar yapıyordu. Tüm seyahatim boyunca internet olmadan da çalışan maps.me uygulamasını kullandım; her ne kadar kusursuz olmasa da birçok yerde hayatımı kurtardı diyebilirim.

İran Gezi Rehberi: Dağ Yolları ve Kazvin Yolculuğu

Normal şartlarda bu kadar yüksek rakımlı dağ yollarına girmemem gerekirdi ancak hem motorumu çok özlemiştim hem de manzara muazzamdı. Karşılaştığım büyüleyici doğa görselleri karşısında, karakterim gereği asla geri dönmeyerek rotaya dağ yollarından devam etme kararı aldım. Bu nefis dağ manzaraları eşliğinde uzun bir sürüş yaptıktan sonra nihayet Erdebil şehrine ulaştım.

Hazırladığım İran gezi rehberi planına sadık kalmak ve önümde daha gidilecek çok yol olduğu için Erdebil’de fazla vakit kaybetmedim. Yol boyunca daha önce hiç şahit olmadığım farklı kültürleri ve yerel yaşamları izleyerek toplamda 520 kilometre yol kat ettim. Saatler 20:00’yi gösterdiğinde nihayet Qazvin (Kazvin) şehrine ulaştım, hemen bir otele yerleşip motorumu emniyete aldıktan sonra şehri keşfetmek için kendimi dışarı attım.

Hazırladığım İran gezi rehberi planına sadık kalmak ve önümde daha gidilecek çok yol olduğu için Erdebil’de fazla vakit kaybetmedim. Yol boyunca daha önce hiç şahit olmadığım farklı kültürleri ve yerel yaşamları izleyerek toplamda 520 kilometre yol kat ettim. Saatler 20:00’yi gösterdiğinde nihayet Qazvin (Kazvin) şehrine ulaştım, hemen bir otele yerleşip motorumu emniyete aldıktan sonra şehri keşfetmek için kendimi dışarı attım.

11.08.2017 (Ondördüncü Gün)
Alamut Kalesi ve Haşhaşiler

Sabah gün ışığıyla birlikte uyandım ve vakit kaybetmeden Tenere’yi hazırlayıp petrol istasyonunun yolunu tuttum. İstasyondan 20 litre yakıt aldım ve karşılığında sadece 20.000 Tümen ödeyerek depoyu sudan ucuz bir maliyetle fulledim. Yola çıkmadan önce Google Haritalar üzerinde, sıkı bir Assassin’s Creed hayranı olarak hep merak ettiğim efsanevi Alamut Kalesi’ni işaretlemiştim.

Haritayı kontrol ettiğimde kalenin Kazvin’e 110 kilometre uzaklıkta olduğunu gördüm. Oradan doğrudan Tahran’a geçiş veren bir yol olmadığı için aynı 110 kilometreyi geri dönmem gerekiyordu. Kendi kendime “Bir kale için toplamda 220 kilometre yapmaya değer mi?” diye sordum ve cevabım kesinlikle “Evet” oldu. Tenere’nin yularını hemen Haşhaşilerin gizemli merkezine doğru çevirdim.

Kendi Aracınla İran’a Gitmek: Alamut Kalesi Yolları

Düzgün asfalt yollardan, harikulade dağ manzaraları eşliğinde kah 2220 rakımlara çıkıp kah 1000 rakımlara inerek macera dolu bir sürüş gerçekleştirdim. Kendi aracınla İran’a gitmek isteyenlerin mutlaka tecrübe etmesi gereken bu virajlı yolların sonunda, tam 110 kilometre sonra Alamut Kalesi’ne ulaştım. Motoru aşağıda güvenli bir yere bırakıp, montumu ve kaskımı da üzerinde kilitleyerek kaleye doğru tırmanışa geçtim.

Aşağıdan yukarıya yerel halkın eşeklerle çıktığını görsem de ben bu dik ve zorlu patikayı kendi ayaklarımla tırmanmayı tercih ettim. Kelime anlamı “Kartal Yuvası” olan ve Hasan Sabbah ile özdeşleşen bu muazzam hisar, Hazar Denizi’nin güney kıyısında adeta bulutların arasında yer alıyor. Cüstaniler Kralı Veşudan İbn-i Cüstan tarafından inşa ettirilen yapı, Hasan Bin Sabbah tarafından fethedilene kadar Cüstaniler’in denetiminde kalmıştır.

Orijinal anlamı “Aluh Amut” olan bu kelime, “Kartalın Öğretisi” ya da “Cezalandırma Yuvası” manalarına gelmektedir. Ebced hesabına göre ise “Alamut” kelimesi Hicrî 483 yılına tekabül etmektedir. Bu sayı, kalenin Hasan Sabbah tarafından zapt edildiği kronolojik yıla tam olarak karşılık gelmektedir. Elemût Devleti’nin kurucusu Nizârî Dâîsi Hasan Sabbah’ın ailesinin Yemen’den Kûfe yakınlarındaki Himyeri bölgesine geldiği rivayet edilir. Aile oradan İran’a geçerek bir süre Kum şehrinde yaşamış ve daha sonra Rey kentine yerleşmiştir.

İran Gezi Rehberi: Hasan Sabbah ve Haşhaşiler Tarihi

Kurucusu olduğu Elemût Bölgesi merkezli Nizârî İsmâilî Devleti, İmamet ve Nizârî itikadı üzerine inşa edilmiştir. Günümüzde kalenin tepesinde yer alan arkeolojik kazılara destek vermek amacıyla “İran Kültürel Mirasını Koruma Teşkilatı” tarafından kurulan inşaat iskeleleri göze çarpmaktadır. Hazırladığım bu İran gezi rehberi içinde, fedailerine sahte bir cennet vaat ederek kendi Haşhaşilik öğretisini yaydığı, tarihte Beldetü’l-İkbal adıyla şöhrete kavuşan bu karargahı incelemek harika bir duyguydu.

Nizari-İsmaili mezhebinin yaşatılmasında büyük bir rol oynayan bu merkezde, adamlarına cennetin anahtarlarını elinde bulundurduğuna inandıran bir lider vardı. Haşhaşın uyuşturucu etkisini kullanan Hasan Sabbah, eğitime tabi tuttuğu fedaileri aracılığıyla birçok devlet adamı ve hükümdarın canına mal olan suikastlar tertip etmeyi başarmıştı. Bu sayede çevresindeki ülkelere ve dönemin hükümdarlarına epey gözdağı vermişti. Bugün popüler oyun serisi Assassin’s Creed’e de ilham olan ve İngilizcede “suikast” anlamına gelen “assassination” kelimesinin, burada yaşayan Haşhaşin örgütünün adından türetildiği bilinmektedir.

Dönemin Haçlı kaynaklı tarihçileri, Hasan Sabbah fedailerinin kendilerini feda edecek kadar davaya bağlı olmalarını bir türlü anlamlandıramamışlardır. Bu yüzden siyasi suikastları yerine getirmeleri için afyon ve haşhaşın uyuşturucu etkisinin kullanıldığını öne sürmüşlerdir. Şiilik mezhebinin İsmâilîlik meşrebinin Nizârîlik koluna bağlı Hasan Sabbah’ın zamanında kalenin şöhreti doruk noktasına ulaşmıştır. Tarihe “Haşhaşiler” ve “suikastçılar” olarak geçen bu kalede ikamet eden İsmâilîlerin bu şekilde tanımlanmalarının en büyük nedenlerinden biri Marco Polo’nun anılarında aktarmış olduğu bilgilerdir.

İleri Mühendislik ve Günümüzdeki Durum

Teknik bir detay olarak, kalenin içinde kayalar oyularak yapılmış muazzam su sarnıçları ve su kanalları bulunuyor. Kuşatmalar sırasında aylarca direnebilmek için tasarlanan bu su depolama sistemi, dönemin askeri mimarisinin ne kadar ileri düzeyde olduğunu açıkça kanıtlıyor. Şiilik mezheplerinden olan İsmailî-Nizârîler kolunun temelini teşkil eden bu tarikat, günümüzde de varlığını sürdürmektedir.

Yapı günümüzde IV. Ağa Han’ın önderliğinde ezoterik-batınilik dünyasının en büyük temsilcisi olarak faaliyetlerine aktif olarak devam ediyor. Kaleyi, gizemli su sarnıçlarını ve tarihin bu en gizemli sayfasını yerinde inceledikten sonra dik patikalardan aşağıya indim. Aynı muhteşem dağ yollarından geri dönerek Tahran’a doğru uzanacak olan İran seyahat rotası üzerindeki yolculuğuma keyifle devam ettim.

Kaynak: Wikipedia

Alamut’un Gizli Dehlizleri ve Kazvin

Kaleyi gezerken üst kısmada bir yere yanlışlıkla girince, hâlâ arkeolojik kazıların devam ettiği bu yasaklı alanda işçilerle burun buruna geldik. Ben durumu toparlayıp kendimi anlatmaya çalışırken, ihtiyar bir araştırma görevlisi eliyle işaret ederek beni yanına çağırdı. Yanındaki birkaç görevli araştırmacıyla birlikte, sıradan ziyaretçilerin göremediği alt kısımlardaki gizli geçitleri ve tarihi dehlizleri bana gezdirdiler.

Burada yaklaşık 2-3 saat geçirdikten sonra yoluma devam edeyim dedim. Yine aynı yolu geri dönerek Kazvin’e geldim. Burada öğle yemeğimi yiyerek Tahran’a doğru yola devam ettim. Tahran’a kadar olan yol otoban olduğundan yol durumu güzeldi.

İran’da Motosiklet Kullanmak ve Kültürel Kodlar

İran genelinde motosiklet kültürü inanılmaz derecede gelişmiş durumda ve neredeyse her yerel halkın altında bir iki teker görmek mümkün. Ancak ülkede 150 cc üstü motorların kullanımı, devrim döneminde yüksek cc motorlarla devlet dairelerine yapılan hızlı suikast saldırılarını önlemek amacıyla tamamen yasaklanmıştır. Yüksek hacimli motorlar ancak çok zor alınan özel izinlerle, sadece haftada iki gün ve şehirlerarası yollarda kullanılma şartıyla trafiğe çıkabiliyor.

Kendi aracınla İran’a gitmek ve orada büyük bir overland motoru sürmek, yerel halk için adeta gökyüzünden bir UFO inmiş gibi büyük bir şaşkınlık yaratıyor. Her durduğunuz yerde etrafınızı küçük büyük herkes sarıyor, sorular sorup sevgi gösterilerinde ve tezahüratlarda bulunuyorlar. Otobanda 150-160 kilometre hızla giderken bile yanımdan geçen araçlar pencerelerden fotoğrafımı ya da videomu çekmeye çalışıyorlar.

İran Gezi Rehberi: Otoban Kuralları ve Tahran’a Giriş

İlk başlarda bu yoğun ilgi insanın çok hoşuna gitse de yorgun argın bir şehre girdiğinizde etrafınızı saran küçük cc motorlar sürüş güvenliğini tehlikeye sokabiliyor. Ülkede otobanlar aslında motosikletlere yasak fakat yabancı plakalı büyük motorları gördüklerinde gişelerden selam verip para almadan geçmenize izin veriyorlar. Buradaki en kritik trafik detayı ise otoban tabelalarının Türkiye’nin tam tersi olmasıdır; yeşil tabelalar normal karayolunu, mavi tabelalar ise otobanları temsil eder. Daha geniş ve detaylı İran hakkında notlarım için tıklayın.

Tahran’a yaklaşık 50 kilometre kala trafik inanılmaz bir şekilde yoğunlaştı ve bir süre sonra tamamen kilitlenme noktasına geldi. Yaklaşık 10-15 kilometre boyunca emniyet şeridinden ve kenarlardan ilerlemek zorunda kaldım ve bu yoğun trafikte zaman kaybedince akşamı ettim. Şehre 25 kilometre kala yol kenarında Chitgar Forest Park tabelasını görünce hemen içeri daldım ve uygun bir köşe bularak çadırımı kurdum.

Güvenlik Gerekçesi ve Tahran Sokaklarında Kamp

Yanımda bulunan yiyecekleri çıkarıp çayımı demlemişken, park görevlisi gelerek bu alanda çadır kurmanın yasak ve benim için güvensiz olduğunu söyledi. Israrlarıma rağmen beni parkın diğer ucundaki gürültülü bir alana yönlendirince, homurdana homurdana çadırımı toplayıp motorumu yeniden yüklemek zorunda kaldım. Yeni yer içime sinmeyip içime bir kurt düşünce “Ben burada çadır kurmam” diyerek gece vakti Tahran merkezine doğru devam ettim.

Tahran merkezinde otel fiyatları bütçemin çok üzerinde olduğu için, gözüme kestirdiğim sakin bir caddenin kenarındaki yeşillik alana çadırımı kurdum. Kafamı yastığa koyar koymaz, günün tüm yorgunluğuyla bu dünya ile olan tüm bağlarımı geçici olarak tamamen kestim.

12.08.2017 (Onbeşinci Gün)
Tahran – Kashan

Sabah erkenden, güneşin çadırı ısıtması ile kalkıp Tahran’daki noktalarıma gitmek için motorumu hazırladım. İlk noktam İmamzade Saleh. Burası Şii müslümanların 7. İmamı Hz. Musa Kazım’ın oğlu İmamzade Salih Türbesi. İran gezisi boyunca, rota yaparken camii diye işaretlediğim çoğu yer meğer İmamzadelerin Türbesiymiş.

Bu türbeler gerçekten çok gösterişli yerler. Bütün türbeler birbirilerine çok benziyor. İnanılmaz güzellikte yapıları var. Türbe içi minik cam parçaları ile bütün duvarlar çevrelenmiş. Türbenin olduğu bölümün içi para dolu. Her gelen demek ki buraya dilek tutmak için para atıyor. Çoğu türbede benim yarı boyuma kadar para doluydu.

Burayı gezdikten sonra 15-20 km. sonrasında Gülistan sarayına gitmek için yola çıktım. Naser Khosrow Caddesi trafiğe kapalı olduğundan motosikletimi bir otoparka teslim edip, yaya olarak gezmeye karar verdim. Biraz daha buraları gezip 100-150 mt. İlerideki Gülistan Sarayına girdim. Girişte size bir kart veriyorlar. Hangi bölümü gezecekseniz ona göre ödeme var. Ben full kart aldım, gezmezsem çıkarken para üzeri alırım diye düşündüm. Bastım 100.000 tümeni girdim içeri.

İhtişamın Merkezi: Gülistan Sarayı

Burası sarayın en eski salonlarından biri. 1806 yılında yapılmış. Duvarları, sütunlar ve tavanı çok ince bir işçilikle yapılmış. Salona ismini veren mermer Taht 65 parçadan oluşuyor. Burası genelde tahta çıkış törenleri için kullanılan bir salonmuş. Son Şah Rıza Pehlevi’de burada taç giymiş.

İran’ın başkenti Tahran’ın güneyinde, Erg Meydanı’nın yakınında eski Tahran surlarının sınırları içerisinde Kaçar Hanedanı dönemine ait bir saray. Sarayın inşasına Türk Safevi hanedanından olan I. Tahmasp zamanında başlanmış ve zamanında İran Türk hanedanı Kaçar Hanedanı’nın şahlarının ikametgahı olarak kullanılmıştır. Pehlevi Hanedanı döneminde resmi törenler ve yabancı heyetlerin üyelerinin ikameti için kullanılan bu saray günümüzde müze olarak kullanılmaktadır.

Şems-ül İmare yani Güneş Binası anlamına gelen bu bina Gülistan Sarayı’nın en güzide eserlerinden birisidir. Nasrettin Şah zamanında Tahran’a yüksekten bakmak için kullanılmıştır. Bu bina hicri kameri takviminin 1282. yılında Nasrettin Şah tarafından yaptırılmıştır. Selam Salonu ise günümüzde müze olarak kullanılan, Nasrettin Şah’ın ilk Avrupa gezisinde Avrupa Müzelerinden ilham alıp Tahran’da da bir müze yapılması düşüncesiyle yapılmış bir salondur.

Bu salon Pehlevi Hanedanı döneminde resmi törenler için kullanılmıştır. Bu binada İran’ın en seçkin Ayna işleri ve İranlı ünlü ressam Kemal-ül Mülk’ün en güzel resimleri bulunmaktadır. Avşar Hanedanı’nın kurucusu Nadir Şah’ın Hindistan’dan getirdiği ünlü Taht-i Tavus adlı Taht uzun zaman bu binada bulunuyordu. Sarayın en güzel bölümlerinden birisi de Ayna Sarayıdır. Bu bölümün en seçkin eserleri Kemal-ül Mülk’ün çizdiği Aynalar ve Nasrettin Şah resimleridir.

Osmanlı Hediyeleri ve Ebyez Sarayı

Günümüzde etnografya müzesi olarak kullanılan Ebyez Sarayı binası Nasrettin Şah döneminde yapılmıştır. Nasrettin Şah’ın saltanatının son yıllarında Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit Kaçar Şahı’na değerli hediyeler gönderir. Nasrettin Şah, Osmanlı Padişahı’nın hediyelerini sergilemek için bu binayı yaptırır. Burası gerçekten güzel bir saraydı. İçeride zenginlik ve şaşaa insanı hayretler içerisinde bırakıyor.

Burada 1,5 – 2 saat zaman geçirdikten sonra çıkmaya karar verdim. Birkaç yere girmedim o nedenle çıkışta kartı geri vereyim de kalan bakiyemi alayım dedim. Görevliye durumu anlattığımda herkes birbirine sordu. Para iadesi olmuyormuş. Ben de kartı orada sıra bekleyen bir turiste hediye ettim. Yedirmedim onlara.

Çarşıda biraz daha gezip, burada bulunan Selçuklu Eseri Tuğrul Kulesine doğru yola devam ettim. Burası 12.yy da Selçuklu imparatorluğu zamanında yapılmış. 1063 yılında kurulan Selçuklu Hanedanının kurucusu Tuğrul Bey’in mezarı da burada bulunuyor. Tuğladan yapılmış bu kulenin yüksekliği 20 mt. imiş. Dışarıdan bakıldığında 24 açılı bir poligon şeklinde olan kulenin iç çapı 11 mt, dış çapı ise 16 mt’dir.

Bu şekilde yapılması da depremlere karşı dayanıklı olması içinmiş. Bu yapının bir başka özelliği de, güneşin doğmasından sonra kuzey kapısından sola doğru sayıldığında güneş ışınlarının düştüğü sütun saatin kaç olduğunu gösteriyormuş. Girişte küçük bir kulübeden biletimi alıp içerisini gezdim. Buradan sonra Kaşan’a doğru uzanacak olan İran seyahat rotası üzerindeki yolculuğuma devam ettim.

Seyyidü’l Kerim: Şah Abdülazim Türbesi

İran’da her köşeden tarih fırladığından ne kadar eski ve dikkat çekici yapı varsa gördüğüme girdim. Büyük bir yapı görüp burayı da ziyaret ettim. Ziyaret ettiğim bu yer Shrine of Hazrat Abdul Azim Hasani (Şah Abdülazim Türbesi) idi.

Abdülazim Hasani diye ünlü olan ve Farsça’da kendisine “Seyyidu’l Kerim” ve “Şah Abdülazim” diye hitap edilen bu zat, Abdülazim b. Abdullah b. Ali b. Hasan b. Zeyd b. Hasan b. Ali b. Ebu Talib’in (a.s) ta kendisidir. Künyesi Ebu’l Kasım ve Ebu’l Fetih’dir. İmam Hasan’ın (a.s) soyundan gelen Hasani seyitlerin ünlülerinden ve bilginlerindendir. Nesebi dört vasıta ile İmam Hasan’a (a.s) ulaşan, hadis rivayet edenlerden birisidir.

Kendisi ikinci ve üçüncü asırda yaşamıştır. Takvalı, emanete riayeti ile ünlü, sözlerinde sadık, dini konularda âlim, Şia mektebinin Usul-u dinine bağlı ve çok sayıda hadise vâkıf bir şahsiyetti. Burada epeyce yaya gezdikten sonra yolcu yolunda gerek diyerekten yoluma devam ettim.

Tarihi Kerpiç Sokaklar ve Sadeghi Hostel

Tahran’dan 250 km. sürdükten sonra akşam 21.00 gibi Kashan şehrine geldim. Burada booking ya da trip advisor çalışmadığından Google’dan hotel aradım. Yakınlarda Sadeghi Hostel diye bir yer gördüm, motoru oraya doğru sürdüm. Daracık ve sağlı sollu tarihi kerpiç binaların olduğu yollardan geçtim.

Büyük ve heybetli bir kapının önüne geldiğimde navigasyonun burası dediği yerde durdum. Motoru park edip kapıdan içeri girdiğimde adeta büyülendim. İçerisi tarihi oyunlarda oynadığım yapılar gibiydi. Hemen resepsiyona gidip işlemleri hallettim ve odama geçtim.

Hostel odası ama benden başka kimse yoktu. Eşyalarımı odaya koyup biraz da gece ortamı nasılmış, hem de yemek yemek için şehri turlamaya başladım. Biraz gezip yemeğimi yedikten sonra günün yorgunluğunu atayım diyerekten, gün sonunu getirdim.

İran Notları: Dil, Gezginler ve Önyargıların Yıkılışı

İran için diyebileceklerim; her üç kişiden biri Türkçe biliyor. İran seyahatim boyunca hiç dil problemi çekmedim. Burada Türk olduğunu öğrendiklerinde kapılar ardına kadar açılıyor. Türk olduğum için burada kendi milletim için gurur duydum.

Hatta pazarlık yaparken bile Türk’üm dediğimde çok inanılmaz fiyat verdiler. Buraya gelmeden önce çok önyargım vardı, ama hep önyargıymış gerçekten de. Aslında bu kadar cesaretimin nedeni de ülkemizde gezen insanlar sayesinde oldu. Namık Kemal Başbay, Serkan Söğüt, Şule Özürün Bendler, Asil Özbay, Gülşah Merve Yüksel ve adını hatırlayamadığım gezginler sayesinde cesaretimi topladım. Vaktim olsa daha da yol yapmak isterdim ama her şey zaman işte.

İran Trafiği, Kadın Sürücüler ve Sosyal Yaşam

İran’da trafik de çok değişik, buradaki gibi insanlar önünüze atlayabiliyor. Küçük cc motosikletler hep peşinizde zaten. Trafik ışıkları da çok farklı, dönmek için bana yeşil yandığında çaprazımdaki araçlar da üzerime geliyor. Bu sürüşler bölge bölge de değişebiliyor.

Trafikte bilinenin aksine çok sayıda kadın sürücü var, hatta benim yaşadığım şehirde gördüklerimden bile çok fazla. Kadınlar çok aşırı makyaj yapıyorlar, öyle bize lanse edildiği gibi peçeli, çarşaflı kadın çok fazla yok. Alkol ve diğer içkiler el altından da olsa istediğiniz zaman ulaşabiliyorsunuz. Burada her şeyi ulu orta yapmayın yeterli, gitmeden önce okuduğum yazılardan birinde kapri giydiği için tutuklanan bir Türk olduğunu duymuştum.

Bankacılık, Sıcaklık ve Ekipman Seçimi

Alışveriş konusunda, kredi kartı kesinlikle geçmiyor. Uluslararası bankacılık olmadığından bankamatik veya bankacılık işlemleri yok. Ben yanımda dolar götürmüştüm, her yerde para bozan seyyar döviz büroları var, çok mecbur olmadıkça buralarda bozdurmadım.

Yolculuklarım esnasında gece yolculuklarımı biraz daha uzun tuttum. Gündüz ve gece sıcaklıkları arasından çok fazla fark var. O yüzden sabah erken kalkıp, gündüz gözüyle noktalar arası küçük mesafeler gidip çok fazla pişmeden gezden. Geziden önce yanıma body armor almıştım. Gürcistan ve Azerbaycan’da hiç kullanmadım ama İran aşırı sıcak olduğundan Body Armor üzerinde jersey giyip öyle sürdüm.

İnternet, Teknoloji ve İnsan İlişkileri

İnternet öyle her yerde çekmiyor, çekse de çok hızlı değil zaten. Günlük ya da haftalık internet paketleri var ben hep onu kullandım. Kaldığım yerlerin wi-fi’sinden çok istifade ettim. Yanımda küçük minibook getirdim, kask kamerası ve telefonumdaki fotoğrafları buraya yükledim.

İnsanlar konuşmayı çok seviyor. İlginçtir hemen hemen herkes İngilizce biliyor. Ben daha çok teknik İngilizce bildiğimden onların İngilizcesine yetişemedim. Anlıyorum ama konuşamıyorum olayını burada yaşadım. Çok insanla tanıştım, insanlar saf ve çok yardımsever. Ben çok keyif aldım.

Kaşan Çatı Manzarası

Sabah erkenden kalkıp, fiyata dahil olan kahvaltımı yaptım. Burada hostel fiyatları çok uygun, bu güzelim hostelde kahvaltı dahil 10 dolar karşılığı bir fiyata kaldım. Tabii ilk gittiğimde 25 dolar gibi bir fiyat çektiler, biraz pazarlık, biraz Türklüğümü kullanıp 10 dolara indirdim 😉 Kahvaltımı yaptıktan sonra hotelin sahibi Hüseyin abi çevreyi görmem için beni çatıya çıkardı.

Manzara inanılmaz güzellikte idi. Yan hemen binamız Abbasiler döneminden kalma restorasyon yapılmış çok harika bir yapıydı. Çatıdaki manzara inanılmaz güzellikteydi. Eğer bir gün yolunuz İran’a düşerse Kashan’ı mutlaka görün. Kalacaksanız da bu hoteli şiddetle tavsiye ederim. Hüseyin Abi İngilizce bilmiyor ama kızı Ayda ileri derecede biliyor.

Adresi de tam olarak şöyle: Sadeqi Traditional Hotel Isfahan Province, Kashan, Alavi Street, İran. Burada Ayda ve Hüseyin abiye veda ettikten sonra, hemen sokağın başında bir motorcu görmüştüm. Hem zinciri temizleyeyim hem de kırılan sis farı ayağını kaynattırayım diye motorcuya girdim.

Tamirci Hajmaşallah ve Teneke Çelebi’nin Etkisi

Motosiklet tamircisi 20’li yaşlarda olan Hajmaşallah ile tanışıp sis farı ayağını güzelce kaynattık. Ben de zinciri temizledim. Sağ olsun Hajmaşallah sağını solunu kontrol edip gevşeyen vidaları falan halletti, yağını suyunu tamamladı. Borcumun ne olduğunu sorduğumda, “borcun yok abi” dedi.

Ne kadar ısrar etsem de para almayı kabul etmedi. Tenere 1-1,5 saat uğraşmasına rağmen tek kuruş almadı. Ben de “al” dedim “bari bir tur at”, aldı 10-15 dk. gezdi geldi. Baktım ağzı kulaklarına varmış. Yüksek cc motosiklet kullanma şansı olmadığından motosiklet ona çok keyif vermiş.

Maranjab Çölü Giriş Engeli

Buradan ayrılmadan önce Ayda ile yaptığımız sohbette “o kadar İran’a geldim bir çöle giremedim, burada en yakın çöl nerede?” diye sordum. O da buraya en yakın çölün Maranjab Çölü olduğunu ama tek başına gitmenin çok tehlikeli olduğunu söyledi. “Tehlike bizim göbek adımız” demeyerek “bana bir şey olmaz” dedim. Navigasyona girdim yola çıktım.

Kashan şehir merkezine yaklaşık 20-25 km. mesafede olan çölün girişine kadar geldim. Çölün girişinde bildiğiniz bariyer var, bariyerin dibine geldiğimde hemen görevli koşa koşa yanıma geldi. Bana çöle haftada iki defa girildiğini söyledi, Perşembe ve Cumartesi gibi bir şeydi herhalde. O kadar yol geldim acık ucundan bari gireyim dediğimde, adam Nuh dedi peygamber demedi. Mecbur gidonu geri çevirdim.

Çöle Kaçak Giriş ve Kumda Batma

Biraz gittikten sonra baktım yandan bir yol var, hemen daldım içeri. Yaklaşık 10-15 km. gittikten sonra yol falan kalmadı, motorda ağır olduğundan kumda batmaya başladı. “Oğlum İbo, riske girme boş ver” diyerekten geri döndüm. Aslında çöle ekip ile beraber girecektim.

Burada çöl turları düzenleyen araçlar var, onların programı da bana uymadı. Onlar önden araç ile gidecek ben de, yükleri araca yükleyip boş bir şekilde aracı takip edecektim. Ama onlar yol zor olduğundan 6-7 saatte ancak çölün ortasındaki kamp alanına gidebiliyorlar. Bir gece orada çadır kuruyorlar, bir günde geri dönülüyor, benim için iki günlük bir süreç olduğundan vazgeçtim. Yine aynı şehre dönüp, eksik kalan noktaları gezdim.

Tarihi Borujerdi Evi (Borujerdi Historical House)

Borijerdi Historical House: Bu ev 1857’de üstad Ali Meryem tarafından, zengin bir tüccar olan Seyyid Mehdi Borujerdi’nin eşi için yaptırılmıştır. Bir ana yaşam alanı (güney) ile giriş alanı arasında dikdörtgen bir avludan oluşur. Kraliyet ressamı Sani ol molk’un duvar resimleri ve evin olağandışı soğuk havalarda serinlemesine yardımcı olan 40 metre yüksekliğindeki üç rüzgar kulesi (ikisi yaşama alanı ve birinin giriş alanı üzerinde) bulunuyor.

💡 Teknik Mimari Bilgisi: Geleneksel İran konut mimarisinde “Bâdgîr” adı verilen bu rüzgar kuleleri, çölün sıcak havasını içeri alıp binanın altındaki soğuk su sarnıçlarından geçirerek odaları doğal olarak serinleten bir antik mühendislik harikasıdır.

Ana salon (resepsiyon salonu), geometrik bir heykel çatı örtüsünün parçası olan bir khishkhan tipi merkezi kubbe ile kaplıdır. Girişe ve bir bira bahçesi (dış avluya) ve daruni bahçesi (endarun, iç avluya) gibi geleneksel İran konut mimarisinin tüm klasik imzaları vardır. 150 işçi kullanarak, on sekiz yılda bitirilmiş. Burası İran seyahat rotası içinde beni etkileyen en güzel yapılardan biri oldu.

Tabatabaai Evi (Tabatabaai House)

Tabatabaai House: Dört avlu, duvar resmi, şık vitray pencereler ve biruni (ortak alan) ve andaruni (özel / kadın mahalleleri) gibi geleneksel İran konut mimarisinin diğer klasik özelliklerinden oluşur. Borujerdi Evi mimarı Ustad Ali Maryam ve Kashan Çarşısı’ndan Aminoddole Carvansarai tarafından tasarlandı.

Ev yaklaşık 5.000 metrekareyi kaplar ve yenilenmiştir. İç bahçelerin bahçeleri var. Bina 40 oda, 4 avlu, 4 bodrum ve 3 rüzgar kulesi barındırıyor. Tüm bu harika detayları İran seyahat rotası kapsamında incelemek inanılmaz bir deneyimdi.

Otobanda Sürpriz Karşılaşma ve Ağa Ali Abbas Türbesi

Bu güzel şehri güzelce gezdikten sonra, diğer noktalarıma gitmek üzere yola çıktım. Ana yolda 130-140 km hızla giderken, arkamdan bir araba korna selektör yapa yapa geldi ve içindeki sürücü eliyle “sağa çek, sağa çek” işareti yaptı. “Ne ayaktır bu” falan derken, arabanın içinde bir aile olduğunu fark edince hemen motoru sağa çektim.

Tarzanca “ne var, ne oldu” gibisinden hareketler yapınca arabadakiler “foto foto” diye seslendi; ben de “tamam gelin” dedim. Meğer ailenin küçük kızı benimle fotoğraf çekilmek istemiş. Fotoğrafımızı çektikten sonra bana “nereden gelip nereye gidersin” diye sorunca İsfahan’a doğru gittiğimi söyledim.

Bana 20 km. ileride mutlaka ziyaret etmem gereken, İran’ın en büyük camilerinden birinin olduğunu söylediler. Ben de “bana uyar” dedim ve tarif ettikleri yere 5 km. kalana kadar onlarla beraber gittik. Gittiğimiz bu yer, İmam Rıza’nın kardeşi olan Ağa Ali Abbas’ın türbesiymiş.

400 Kadın Gönüllünün Hadimlik Hikayesi

İmam Rıza’nın kardeşi olan Ağa Ali Abbas, İmam’ın şehadet haberini aldıktan sonra Medine’ye dönmek istiyor ancak buna izin verilmiyor. Çıkan savaşta şehit düşen Ali Abbas’ın cenazesi, zamanın iktidarından korkulduğu için ne yazık ki defnedilemiyor. Günlerce yerde kalan cenaze, yakın bir köyün kadınları ve sonrasında yardıma gelen erkekler tarafından nihayet toprağa veriliyor.

Bu tarihi olayın hatırasına, türbede şu anda yaklaşık 400 civarında kadın gönüllü hadimlik (hizmetçilik) yapıyor. Buradaki etkileyici atmosferi geride bırakarak yaklaşık 75 km. daha sürdüm. Bence dünya üzerinde görülmesi gereken en güzel yerlerden biri olan Abyaneh’e doğru yol almaya başladım.

Kızıl Renkli Köy: Zamanın Durduğu Yer Abyaneh

Burayı Kaşan’daki hostelde gördüğüm bir kartpostalda beğenip, aslında rotamın dışında olmasına rağmen seyahat planıma eklemiştim. İyi ki de eklemişim çünkü burası İran’da gördüğüm en harika, en muhteşem yerlerden biriydi. Eğer bu yazıyı okuyup bir İran seyahat rotası planlarsanız, burayı kesinlikle es geçmeyin.

Ben buraya kızıl renkli köy diyorum zira coğrafyasında gerçekten de sadece yeşil ve kızıl renkler hakim. Burası İsfahan ve Kaşan arasında, dağın üst taraflarında yer alan, 2200 rakımlı ve yaklaşık 200-300 kişilik küçük bir köy. Köylülerin anlattıklarına ve girişte bilet kesilen yerde verilen broşürdeki bilgiye göre, tam 2500 yıldır aslını korumuş olan muazzam bir yerleşke.

Buranın en ilginç olan kısımlarından biri de kesinlikle burada yaşayan köylüleriydi. Bu insanlar yaklaşık 500 yıldır geleneksel kıyafetlerini hiç değiştirmemişler. Kadınlar başlarını ve omuzlarını örten beyaz üzerine kırmızı-mavi çiçek desenli örtüler örtüyor ve diz altı etekler giyiyorlar. Erkeklerin ise İspanyol paça benzeri geniş paçalı pantolonları ve beyaz hakim yaka gömlekleri var.

Zerdüşt Mirası ve Kırmızı Kerpiç Mühendisliği

Bazı kadınlarda gördüğümüz veya türbelerde giymesi için yabancı turistlere verilen çiçekli çarşafın kökeni de aslında bu köyden geliyormuş. Tarihine bakarsak burası İslam’dan önce Zerdüştler tarafından kurulmuş bir yerleşim yeridir. Daha sonra Safeviler dönemindeki baskılardan dolayı Zerdüştlük inancı tamamen baskılanmış.

Dilleri de dediklerine göre sadece bu bölgede konuşulan antik Pehlevi dili imiş. Burası 2007 yılından itibaren UNESCO koruması altındaymış ve buraya geldiğinizde adeta zamanın durduğunu hissedebiliyorsunuz. Köy orta eğimli bir yamaca konumlanmıştı ve bu nedenle bazı evlerin çatıları, bir sonraki evin ön bahçesine ve cephesine denk geliyordu.

Evler kereste, saman ve kil olmak üzere tamamen geleneksel malzemeler kullanılarak inşa edilmişti. Kırmızı kerpiç tuğla duvarları oldukça etkileyici bir görünüme sahip. Yağmura maruz kaldığında bu tuğlalar benzersiz bir şekilde daha da sertleşiyormuş.

Antik Boru Sistemi ve Suyanı Köyü

Güneşten mümkün olduğunca çok faydalanabilmek için evlerin yönü tamamen doğuya bakıyor. Binaların kırmızı duvarları dışarıdan bakıldığında eften püften gözükse de aslında oldukça sağlam yapılar. Üstelik köylüler her yıl binalarını baştanbaşa yeniden sıvar ve tamir ederlermiş.

Kelime anlamı Ab- (Su) -Yaneh (Yanı) yani Türkçe’de “Suyanı” diyebileceğimiz bu köye, dağdan eski bir boru sistemi ile oluk oluk su geliyor. Bu suyun geldiği yere güzel bir kafeterya yapmışlar; gelen geçen tüm seyyahlar burada soluklanıyor. Yolları daracık ve sevimli olan bu köyde insanlar son derece dost canlısı; her selam verdiğim kişi mutlaka gülümseyip benimle muhabbet etti.

Dar bir yol eski köyün tam ortasından geçiyor; kafes pencereli ve narin ahşap balkonlu kerpiç evler bu yolun yamacına adeta tutunmuş gibi duruyor. Köyü karakterize eden en büyük özellik, Abyaneh’in çevresindeki toprakların kırmızımsı bir renk veren demir oksit içermesidir. Kerpiç evler de bu özel topraktan inşa edildiğinden, evlerin tamamı kendine has kırmızımsı bir renge bürünmüştür.

Palahamooneh Kalesi ve Dağdaki Hayvan Ağılları

Köy, kış aylarının fırtına etkisini azaltacak ve alacağı güneş ışığını maksimize edecek şekilde, resmedilecek bir vadinin doğu yüzüne inşa edilmiş. Köyün uzak konumu ve izole yapısı, kurucularının kültür ve geleneklerini korumasına yardımcı olduğu gibi benzersiz bir kültürün doğmasını da sağlamış. Köyün karşı yamacında ise Sasani döneminde inşa edilen Palahamooneh Kalesi kalıntıları yer alıyor.

Kale günümüzde tam bir harabe görünümünde ve pek etkileyici değil; ancak buradan köyün genel manzarası kesinlikle görülmeye değer. Köyün karşısındaki dağda gezerken, bazı yerlerde kayalıkların içine doğru açılan girişler görünce merak ettim. “Burası da neymiş” diyerek içeri girip baktığımda, insanların dağı oyup buraları birer hayvan ağılı haline getirdiğini gördüm. Yazın hava çok sıcak olduğundan, hayvanları serin kalmaları için bu oyuklara bırakırlarmış.

Kısacası İran’ın en önemli tarihi köylerinden birisi olan Abyaneh; köylülerin giyimi, yerel lehçesi, köy evleri ve diğer yapılarıyla tamamen özgündür. Zaman zorlu bir metrestir; büyük ve en korkunç imparatorlukları bile harabeye çevirip tüketirken, küçük Abyaneh köyü iki bin yıldan fazla bir süredir varlığını muhafaza ediyor. Bu başarısı da onu UNESCO Dünya Mirası listesinde olan ve İran’ın en eski yaşanan köylerinden biri yapıyor. Kendi aracınla İran’a gitmek gibi bir niyetiniz varsa, burayı mutlaka uğranması gereken bir yer olarak rotanıza eklemenizi tavsiye ederim.

Bu güzel köyde aslında çadır kurmak istedim ancak zamanı tutturamadığımdan ve vize günlerimin de yavaş yavaş bitiyor olmasından dolayı yola devam ettim. Biraz yol yapayım diyerek Abyaneh’ten sonra 170 km. daha sürerek efsanevi İsfahan şehrine geldim. Merkezde, hazırladığım İran gezi rehberi notlarıma uygun harika bir hostel bularak yerleştim.

14.08.2017 (Onyedinci Gün)
İsfahan – Yezd

İsfahan ve Dünyanın Yarısı

Sabah erkenden kalkıp kahvaltıdan sonra motorumu hazırlayarak seyahat planımdaki en yakın noktadan İsfahan’ı keşfetmeye başladım. İlk durağım, Safevi döneminin muhteşem saray mimarisini yansıtan Çehel Sütün Sarayı oldu. Burayı biraz gezdikten sonra hemen karşısında bulunan ve dünyanın ikinci en büyük meydanlarından olan meşhur Nakş-ı Cihan Meydanı’na geldim.

Burası eski adıyla Meydan-ı Şah olarak biliniyor; 508 metre uzunluğu, 160 metre genişliği ve toplamda 89.600 metrekare büyüklüğüyle dünyanın en büyük meydanları arasında yer alıyor. Meydanın uzunluğu 525 metre, genişliği ise 159 metre kadar ölçülmektedir. Buraya dört adet anıtsal kapıdan giriliyor; bunlar Ali Kapı (siyasi kapı), İmam Camii (dini kapı), Şeyh Lütfullah Camii (ilmi kapı) ve Kayseri Çarşısı (ekonomik kapı) olarak işlev görüyor.

Ayrıca bu devasa meydan mimari olarak iki büyük eksene sahiptir. Kraliyet ekseni batıdan doğuya uzanırken, halk ekseni ise kuzeyden güneye doğru uzanmaktadır. Her bir eksen doğrudan bir camiyle ilişkilendirilmiştir. Meydanın çevresi iki katlı, son derece nizamlı sütunlu binalarla çevrilmiş ve ortasındaki geniş havuzuyla harika bir kapalı mekan oluşturulmuştur.

Tarihi Kapalı Çarşı ve Kadınlar Günü Esnafı

Meydanın çevresini oluşturan bu yapılarda, kapalı çarşı şeklinde yan yana dizilmiş tarihi dükkanlar bulunuyor. Bu otantik çarşıda ünlü İran halıları, bakırcılar, aynacılar ve oymacılar gibi zanaatkarlar muazzam el sanatları ürünlerini sergiliyorlar. Tarihte haftada sadece 1 gün kapılarını yalnızca kadınlara açan bu meşhur Kapalı Çarşı, bugün kapılarını tüm dünyaya ve herkese açık şekilde işletiyor.

Bu muazzam meydanda en çok göze batan ve insanı kendine çeken yapı ise Şeyh Lütfullah Camii’dir. Bütün ihtişamı ve estetiği ile meydanın hemen hemen her yerinden çok net bir şekilde görünüyor. Bu muazzam cami, Şah Abbas tarafından kendi kayınpederi olan Şeyh Lütfullah adına 17. yüzyılda özel olarak yaptırılmıştır.

Şeyh Lütfullah Camii, Safevi döneminin mimari ve fayans işçiliği şaheseri olup tarihçilerden her dönem büyük takdir toplamayı başarmıştır. Firuze taşlarıyla ince ince işlenmiş olan yapı, çevresiyle son derece uyumlu bir zarafete sahiptir. Caminin en sıra dışı özelliklerinden birisi de klasik İslam mimarisinin aksine minaresiz ve avlusuz olarak inşa edilmiş olmasıdır. Kubbesi çok devasa boyutlarda olmamakla birlikte, üzerindeki ince süslemeleriyle son derece gösterişli bir duruş sergiler.

Şeyh Lütfullah Camii ve Mimari Kıble Mühendisliği

Bu camide kıblenin yönü, yapının ana giriş yönünden tamamen farklılık göstermektedir. Çünkü cami kentin İmam Meydanı’nın doğu kanadında yer alıyor ve kaçınılmaz olarak ana girişi de meydanın doğusuna açılıyor. Fakat eğer camiyi aynı coğrafi yöne ve meydan nizamına uyarak dümdüz inşa etmiş olsalardı, kıblenin yönü diğer camilerde olduğu gibi doğru açıyı yakalayamayacaktı.

Bu mimari sorunu teknik olarak çözümlemek amacıyla caminin giriş koridorunu dik köşe şeklinde inşa ettiler. Bu koridor, hafif bir eğimle ana ibadet alanı olan şebistana ulaşıyor ve dolayısıyla şebistan tam olarak doğru kıble yönünde yer alıyor. Bu dahi mimari teknik, caminin dış görünüşünü ve meydandaki diğer binalarla olan görsel uyumunu hiçbir şekilde etkilemiyor. Şebistan alanı bir dörtgen üzerine inşa edilmiş, duvarları yukarıya doğru yükseldikçe kusursuz bir sekizgene dönüşmüş ve en son üzerinde o muhteşem kubbe yer almıştır.

Caminin duvarları, bu devasa kubbenin ağırlığını rahatça kaldırabilmesi için oldukça kalın inşa edilmiştir; öyle ki esas bölümlerde duvar kalınlığı tam iki metreye ulaşıyor. Şeyh Lütfullah Camii’nin tabanı, meydanın zemin seviyesinden biraz daha yüksekte konumlandırılmıştır. Giriş bölümü ise çok kaliteli mermer taşlar ve rengarenk fayanslarla harika bir şekilde süslenmiştir. Buradaki bezemelerde geometrik motifler, çiçekler, tavus kuşları ve Nastalik hattı ile yazılan hat yazıları göze çarpmaktadır.

Arthur Pope’un Gözünden İsfahan Mirası

Caminin girişinin üst kısmında iki adet tarihi levha yer almaktadır; kubbenin iç kısmında da güzel hatlarla yazılmış büyük levhalar ziyaretçilerin gözlerine hitap ediyor. Kubbenin fayans işlemesinde tercih edilen özgün motifler ve renk tonları, İran mimarisinin dünyadaki en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilir. Şebistanın aydınlığı ise kubbenin etrafına milimetrik yerleştirilen gözeneklerden içeri sızan doğal ışıklarla sağlanır. Buradaki harika ışık oyunları, caminin iç alanına ayrı bir manevi atmosfer ve derinlik kazandırır.

Amerikalı ünlü Şarkiyatçı ve İran uzmanı Arthur Pope bu cami hakkında şöyle yazıyor: “Bu binada en ufak bir eksiklik veya kusur göremezsiniz. Ölçüler son derece uygun ve plan fevkelade güçlü, güzeldir. Kısacası bir dünya şevk ve coşku, bir dünya huzur ve sessizlikle bütünleşirken güzellik tanımının en iyi yansıması ortaya çıkmıştır. Bu mimari şaheser, dini bir iman ve semavi bir ilham olmaksızın asla yapılamazdı.”

Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü An

Burayı daha önce hep internetteki resimlerden ve fotoğraflardan görüyordum. Buranın tarihi çok eski olduğundan, seyahate çıkmadan önce okuduğum kitaplarda İsfahan ismi çok sık geçiyordu. Buraya bizzat geldiğimde, hep kitaplardan okuyup resimlerini hayranlıkla izlediğim bu yerde durunca yolculuğumun bütün yorgunluğu bir anda uçup gitti.

Kendimi adeta bir kuş gibi hafiflemiş hissettim ve içsel olarak manevi duygularımın çok yüksek olduğunu fark ettim. Burayı da güzelce gezip tozduktan ve hakkıyla inceledikten sonra, İran seyahat rotası planımdaki sıradaki noktama doğru motorumu sürüyorum. Yeni durağım, İsfahan’ın en önemli simgelerinden biri olan Si-o-Seh Pol (Otuz Üç Ayaklı Köprü).

Zayenderud’un İncisi: Si-o-Seh Pol Köprüsü

Allahverdi Han Köprüsü veya dünya çapındaki yaygın adıyla Si-o-se Pol; İran’ın İsfahan kentinde bulunan, mimarisiyle göz kamaştıran tarihi bir kemer köprüdür. Köprü, İsfahan kentindeki tarihi 11 köprüden biri olup, tam 297.76 metre uzunluğu ile Zayenderud Nehri’nin üzerindeki en uzun köprü olma unvanına sahiptir. 1599-1602 yılları arasında inşa edilen bu yapı, dönemin ünlü komutanı Allahverdi Han tarafından titizlikle denetlenmiştir.

Mimarisi üst üste binmiş iki sıra halindeki 33 ayaktan oluşur ve Safevi dönemi köprü tasarımının dünyadaki en ünlü örneklerinden biridir. Köprünün baş kısmında, Zayenderud Nehri’nin gürül gürül aktığı dönemlerde hizmet veren ve bugünlerde ne yazık ki terk edilmiş olan bir çay evini destekleyen daha büyük bir taş taban bulunmaktaydı. Bu harika köprünün yaklaşık iki kilometre ilerisinde, nehrin üzerinde ihtişamlı bir köprü daha yer alıyor. Noktalarımdan onu da seçip, vakit kaybetmeden Tenere’yi oraya doğru sürdüm.

Fars Mimarisinin Zirvesi: Haju (Khaju) Köprüsü

Ben köprüye doğru yaklaştıkça, yapının tüm ihtişamı ve nizamı gözlerimin önüne muazzam bir manzara olarak serildi. Bu köprü, İran Safevi Kralı Şah II. Abbas tarafından 1650 yılında, daha eski bir köprünün temelleri üzerine kurulmuştur. Hem sağlam bir köprü hem de işlevsel bir baraj olarak hizmet veren bu yapı, bölgenin kuzey kıyısındaki Khaju mahallesini Zayandeh Nehri boyunca bulunan Zerdüşt mahallesine birbirine bağlar.

Mimari olarak bir köprü ve su bendi olarak işlev görmekle birlikte, aynı zamanda bir bina ve halka açık sosyal toplantılar için harika bir buluşma yeri olarak da görev yapıyordu. Bu yapı başlangıçta sanatsal çiniler, rengarenk seramikler ve tablolarla süslenmiş, uzun yıllar boyunca keyifli bir çay evi olarak kullanılmıştır. Yapının tam merkezinde, Şah Abbas’ın içinde bulunduğu nehir manzarasını hayranlıkla izlemesi için tasarlanmış özel bir pavyon (şah köşkü) yer alıyor.

Bugün, nehir kenarındaki taş koltuğun kalıntıları o ihtişamlı kralın sandalyesinden geriye kalan tek şeydir. Bu köprü, İran’da Safevi kültürel nüfuzunun en yüksek olduğu Pers mimarisinin dünyadaki en güzel örneklerinden birisi olarak kabul edilir. Ünlü uzmanlar Arthur Upham Pope ve Jean Chardin’in ortak sözleriyle Khaju Köprüsü: “Fars köprü mimarisinin en üst noktaya ulaşan anıtı ve var olan en ilginç köprülerden biridir. Tüm yapının harika bir ritme ve haysiyete sahip olduğu, en mutlu tutarlılıkta; faydalılık, güzellik ve dinlenmenin birleştiği bir şaheserdir.” Bu harika köprüleri hazırladığım İran gezi rehberi notlarıma altın harflerle kazıyarak İsfahan’daki keşiflerimi tamamladım.

İsfahan Ulu Camii (Mescid-i Cuma)

İsfahan’daki köprü turlarımı tamamladıktan sonra şehrin bir diğer simgesi olan İsfahan Ulu Camii’ne geçtim. Buranın dünyada bilinen bir diğer adı da Mescid-i Cuma Camii olarak geçmektedir. Bu tarihi caminin kökeni, yapılan arkeolojik araştırmalara göre 6. yüzyıllara kadar uzanmaktadır.

Özel bir mimari konsepte sahip olan bu cami; geniş avlusu, büyüleyici iç tasarımı, asil minaresi ve diğer yapısal yönleriyle oldukça dikkat çeken bir yerdir. Küresel turizm dünyasında da son derece önemli bir konuma sahip olan cami, tarih boyunca çok defa büyük restorasyon süreçlerinden geçmiştir. Hatta Hicri ikinci yüzyıllarda Arap Tayran (Tîrûn) kabilesinin bölgede inşa ettiği farklı bir caminin varlığı da tarih kitaplarında açıkça geçmektedir.

Bu dönemde yapılan ilk cami, bir süre sonra 840 yılında Abbasi Halifesi Mu’tasım zamanında (833-842) tamamen yenilenerek yeniden inşa edilmiştir. Daha büyük ve görkemli şekilde yapılan bu yeni cami de zaman içerisinde tekrar restore edilmiştir. Büveyhîler (937-995) döneminde yapılan bu büyük inşa çalışması, uzun süre bu mimari halini korumuştur.

O dönemlerde de halktan ve seyyahlardan büyük ilgi gören cami, daha sonra Selçuklu Devleti’nin bölgeye hakim olmasıyla birlikte yeniden restore edilerek günümüzdeki asil şekline ulaşmıştır. Tam bu noktada, İsfahan’ı ve bu camiyi şekillendiren, Selçuklu tarihinin en büyük simgelerinden Vezir Nizamülmülk’ü anmamak olmaz.

Büyük Selçuklu Veziri Nizamülmülk

Büyük devlet adamı Nizamülmülk, 10 Nisan 1018 tarihinde İran’ın Tus şehrinde dünyaya gelmiştir. Gerçek adı Ebu Ali Kıvamuddin Hasan bin Ali bin İshak et-Tûsî’dir. Varlık sahibi olan babası sayesinde iki kardeşi ile birlikte, devrin en iyi şartları ve eğitim imkanları içinde yetiştirildi. Henüz 11-12 yaşlarında iken Kur’an-ı Kerim‘i tamamen ezberleyerek hafız olmuştur.

Devlet işleri ve siyaset bilimi ilgisini çektikten sonra Horasan bölgesini dolaşmış ve burada bazı önemli devlet adamlarının himayesine girmiştir. Tus şehrinde, şehrin Gazne Devleti idaresinde bulunduğu bir dönemde devlet işlerini yürütmeye başlamış ve 1059 yılında Horasan Valisi olarak görevde bulunmuştur. 1063 yılında ise Selçuklular Devleti’nde Alp Arslan‘ın Belh valisinin yanında devlet görevine çalışmaya devam etmiştir.

1064 yılında Büyük Selçuklu Devleti’nde vezir olarak atanan Nizamülmülk, hem Alp Arslan hem de Melikşah döneminde muazzam görevlerde bulunmuştur. Memleketin nizamlarının kurucusu, düzenleyicisi anlamına gelen “Nizamülmülk” ismi kendisine Abbasi Halifesi Kâim bi-Emrîllah tarafından taltif edildi. Nizâmülmülk, vezir olduğu 1064 yılından, şehit edildiği 1092 senesine kadar aralıksız yirmi dokuz sene Büyük Selçuklu Devletine tam bir dirayet ve adaletle hizmet etmiştir.

Vazifeli olduğu için bizzat katılamadığı Malazgirt Meydan Muharebesi hariç, bu dönemdeki bütün Selçuklu savaşlarında orduyla birlikte bulunmuştur. Sultan Alp Arslan‘ın ani ölümünün ardından veliaht Melikşah‘ın tahta sorunsuz geçmesini sağlayıp, devletin nizam ve asayişinin korunmasında çok büyük başarılar göstermiştir. Sultan Melikşah’a muhalefet eden veya taht iddiasıyla başkaldıran Selçuklu prenslerinin itaat altına alınmasında da çok büyük hizmetleri geçmiştir.

Atabek Ünvanı ve Siyasetname Mirası

Sultan Melikşah, devletin mutlak idaresinde ona çok büyük ve geniş yetkiler devretmiştir. Nizâmülmülk‘ün akıllı, tedbirli ve adaletli idaresi sayesinde de, Melikşah‘ın saltanatı aynı zamanda Büyük Selçuklu Devletinin de en parlak, en şanlı devri olmuştur. Selçuklu Sultanı Alp Arslan‘ın oğlu Melikşah, bütün devlet işlerini tamamen Nizamülmülk‘e havale edip ona “Atabek” ünvanını vermişti.

Nizâmülmülk’ün Selçuklu Devleti’ndeki bütün düzenleme ve değişiklikleri ciddi bir şekilde tetkik eden, devlet idaresinde kendi görüşlerini, icraatını ve bunların gerekçelerini gelecek nesillere intikal ettirmek maksadıyla Farisi olarak yazdığı “Siyasetname” isimli eseri, bugün bile siyaset ilmiyle uğraşanların başvuru el kitapları arasında sayılmaktadır. Siyasetname eserinde Türk-İslam devletlerinin idari, mali, siyasi, askeri, sosyal ve kültürel yönlerini derinlemesine incelemektedir.

Bu kıymetli eserin tam doğru metne sahip ve ilavesiz özgün nüshası, İstanbul‘da Süleymaniye Kütüphanesi, Molla Çelebi kısmında 114 numarada hala mevcut bulunmaktadır. Siyasetname, tarih boyunca birçok farklı dünya diline tercüme edilerek yayınlanmıştır. Bu büyük deha Nizamülmülk, 14 Ekim 1092 tarihinde İran’ın Nihavend şehrinde 74 yaşında iken bir Haşhaşi fedaisi tarafından zehirli bir hançer ile haince öldürülerek şehit edilmiştir.

İmam Ali Meydanı ve Mescid-i Cuma Mimarisi

İsfahan’daki tarihi keşiflerime devam ederken, sıradaki noktam olan İmam Ali Meydanı’na doğru hareket ettim. Burası da kocam bir meydan olduğu için, o çöl sıcağı altında bu meydanı adeta karış karış gezerek inceledim. Meydanın hemen dışında yer alan ve yine İran’ın en büyük camilerinden olan İsfahan Ulu Camii’ne (Mescid-i Cuma) yeniden geçiş yaptım.

İsfahan’daki Büyük Selçuklu mimarisinin en somut izlerini taşıyan Mescid-i Cuma, şehirde Ulu Cami olarak da adlandırılıyor. İran İslam mimarisinin vazgeçilmez plan şeması olan mihrap önü kubbeli, dört eyvanlı ve açık avlulu mimari özellikleri taşıyan bu yapının geçmişi az önce bahsettiğim gibi 8. yüzyıla kadar dayanıyor. İsfahan Mescid-i Cuması’nın inşa edildiği yerde, hicri ikinci yüzyılda Arap Tayran (Tîrûn) kabilesi tarafından yaptırılan büyük bir cami yer alıyordu.

840 yılında Abbasi Halifesi Mu’tasım zamanında (833-842) cami sıfırdan yeniden inşa edilmişti. Halife Muktedir’in zamanında daha da genişletilen yapı, Büveyhîler zamanında (937-995) tamamen yenilenmiştir. Sonrasında Selçuklular döneminde, caminin bu güne kadar ulaşan esas ana mimari ögeleri büyük bir ustalıkla inşa edilmiş oldu. İlhanlı dönemi de dahil olmak üzere günümüze kadar İsfahan’a hakim olan tüm siyasi yönetimler, Mescid-i Cuma’ya bir takım eklemeler yapmış ve burayı sürekli onarmışlardır.

Avrupa Gotik Mimarisinden Önceki Selçuklu Dehası

Avrupa, mimarlık tarihinde gotik mimarlık dönemine henüz geçiş yapmadan çok önce, kubbeyi taşıyan tromplar ve kilit noktasındaki düşey silmelerle gotik mimarlık prensiplerinin dünyada ilk uygulandığı yer bu Mescid-i Cuma Camii olmuştur. Selçuklu mühendisliğinin bu harika dehasını yansıtan cami, 2012 yılından bu yana UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde resmi olarak bulunuyor.

Bu güzel ve anlamlı eseri de keyifle gezdikten sonra sıradaki noktam olan ve gitmeden önce isminden dolayı çok merak ettiğim Monar Jonban yani nam-ı diğer “Sallanan Minare”ye doğru yola çıktım. Burası şehrin dışına oldukça yakın bir kırsal yerde konumlanıyor. Açıkçası yollardan dolayı bulmakta biraz zorlandım ama sonunda nihayet hedefi bulabilmeyi başardım.

Monar Jonban: Sallanan Minareler ve Ateşgah Mabedi

Tarihte daha önce Mecusilerin tapınağı (Ateşgah) olarak kullanılan bu bina, Moğollar döneminde bir derviş türbesi olarak yeniden düzenlenmiş. Manar Jonban (Sallanan Minareler) aslında teknik olarak ilginç bir mimari hatanın eseridir. Binanın çatısına daha sonraki dönemlerde balçık ve tahtadan yapılan minareler çok sağlam temele oturmadığından, müezzinler tarafından fiziksel olarak sallanabiliyor.

Daha eski dönemlerde çan çalarak, daha sonraki İslam döneminde ise tekbir getirilerek sallandırılan bu minareler, 1316 yılında Moğol hakimiyeti sırasında Derviş Abdullah tarafından yaptırılmış, eski Ateşgâh binası ise mescit olarak kullanılmaya başlanmıştır. İsfahan’ı ziyaret eden yerli ve yabancı turistlerin en büyük uğrak mekanı olan Manar Jonban’ın yaklaşık 2 kilometre uzağında ise devasa bir ateşgâh mabedi daha bulunuyor. Sasaniler dönemine kadar Mecusilerin aktif ibadetgahı olarak kullanılan bu dev ateşgah, ne yazık ki İran devriminin ardından bakımsızlıktan dolayı yıkılmak üzere bir harabeye dönmüş.

Moğollar döneminde yaşamış ve 1316 yılında vefat etmiş Ebu Abdullah adlı bir dervişin türbesi olan Manar Jonban, tam 17 metre yüksekliğinde 2 adet sallanan minareye sahip bir yapıdır. Günün belli saatlerinde görevliler tekbir sesleri eşliğinde minareyi yukarı çıkıp sallıyorlarmış; ben kendi gözlerimle o anı görmedim ama sistemin işleyişi bu şekildeymiş. Burayı da merakımı gidererek gezdikten sonra, hemen yakında bulunan asıl Ateş Tapınağı’na (Ateş Temple) doğru motorumu sürdüm. Sürüşün ve sıcağın etkisiyle çok yorgun olduğumdan, tapınağın olduğu 200 metre yukarıdaki tepeye çıkmayayım diyerek yapıyı aşağıdan fotoğraflamakla yetindim.

Sasani Mirası Ateş Tapınağı ve Yezd Yolculuğu

Sasani İmparatorluğu zamanından kalan bu tarihi Ateş Tapınağı, dönemin askeri stratejisi gereği düşman birliklerini uzaktan izlemek amacıyla yığma bir tepe üzerine inşa edilmiştir. Sınırda bir düşman ordusu gözüktüğü an tepede büyük bir ateş yakılarak saraya haber verilen bu imparatorluk sistemi, günümüze İran’da pek çok ölümsüz eser bırakmıştır. Ki bu Ateş Tapınağı da günümüzde şehrin en önemli, en değerli tarihi yapıları arasında ilk sıralarda gelmektedir. Yaklaşık 200 metre yüksekliğe tırmanarak tapınağa ulaşılan bu bölge, çıkan ziyaretçilere muhteşem bir İsfahan şehir manzarası sunmaktadır.

Burada çok fazla vakit kaybetmeden, saatler akşam 19:00 civarını gösterdiğinde sıradaki çok merak ettiğim tarihi şehir olan Yezd’e doğru Tenere’nin kontağını açtım. İsfahan’dan çıkalı daha henüz yarım saat kadar olmuşken, şehirlerarası yolda plakasız, eski bir araç arkamdan sürekli selektör yapıp beni durdurmaya çalışıyordu. “Lan manyak mıdır nedir” diyerek ben gazı kökleyip bastıkça, dikiz aynasından baktım peşimden o da inatla basmaya devam ediyor.

O eski püskü arabasıyla nihayet yanıma kadar gelip abartılı el kol hareketleriyle bana “sağa çek konuşalım” diye işaretler yaptı. Ben ilk başlarda ıssız yolda biraz tırssam da “Aman ne olacak ya” diyerek motoru sağa çekip durdum. Meğer aracı süren adam tam bir motosiklet manyağıymış ve yakınlarda “Guest House” denilen sevimli bir gecelik oda kiralama işletmesine sahipmiş. Bana illa “Gel benim eve gidelim, sana buz gibi kavun karpuz ikram edeyim” diyerek samimi bir davette bulundu.

Taktaku Guest House ve 1950 Model BSA Motor

İlk başlarda tanımadığım için biraz çekinsem de havanın da aşırı sıcak olmasından dolayı adamın bu içten davetini kabul ettim. O önde arabasıyla yolu gösterdi, ben arkada motorla onu takip ederek yaklaşık 3 kilometre kadar köyün içine doğru gittik. Sonra çok otantik, harika bir yerel evin önünde durduk; büyük bir kapıdan içeri adım atınca karşımda çok güzel, ferah bir avlu buldum. Muhammed isimli bu arkadaş hemen annesi olduğunu sandığım yaşlı kadına misafir için soğuk kavun ve karpuz getirmesini söyledi.

Sağ olsunlar yedik, içtik ve serinledik; Muhammed illa “Bu gece gitme, burada bizim misafirimiz olarak kal” diye çok ısrar etti. Ben de artık saat olarak çok geç kaldığımı, önümde daha gidilecek tam 250 kilometre yolumun olduğunu ve vize günlerimin de sayılı olmasından ötürü kalamayacağımı güzelce anlattım. Evin avlusunda duran eski bir motor dikkatimi çekti; bu motoru 1990’lı yıllarda İran’ı gezen İngiliz bir seyyah, burada kendisine hediye etmiş.

Motor parçalarını buralarda bulamadığından dolayı biraz bakımsız kalmış ama makine hala tıkır tıkır çalışıyor. Motor tam bir efsane olan 1950 model BSA marka idi; hemen telefondan sahibinden.com sitesine girip piyasasına baktım ve Türkiye’de bu motorun restorasyonlu hallerini 50 bin TL civarı fiyatlara sattıklarını gördüm. Bu fiyatı internetten ona gösterip yerel paraya çevirince, Muhammed’in gözlerinde adeta çizgi filmlerdeki gibi dolar işaretlerinin çıktığını net bir şekilde gördüm.

Yezd şehrine doğru gittiğimi öğrenince “Madem bu gece bizde kalamıyorsun, orada otel işleten çok yakın bir arkadaşımın adresini vereyim, benden selam söyle sana güzel bir indirim yapar” dedi. Ben de bu misafirperverlik için çok teşekkür ederek Yezd yoluna doğru devam ettim. Gezdiğim kadarıyla burası gerçekten çok harika, otantik bir misafir eviydi. Eğer bu yazıyı okuyup bir İran seyahat rotası planı yapıyorsanız ya da yolunuz bu bölgeye düşerse Toodeshk kasabasındaki bu mekana mutlaka uğrayın. Sahibi Muhammed’e “Tenereli bir arkadaşın selamı var” derseniz size kesinlikle güzel bir indirim yapacaktır. Merak edenler için sitenin açık adresini de şuraya bırakayım: Tak Taku Guest House Toodeshk (http://www.taktaku.com/)

Yezd Girişi ve Ali Baba Traditional Hotel

Muhammed ve ailesine bu harika misafirperverlikleri için teşekkür edip Yezd yoluna doğru devam ettim. Saatler gece 22:00 civarını gösterdiğinde uzaktan tarihi Yezd şehrinin ışıkları gözüme belirmeye başladı. Kısa bir süre sonra kente giriş yaptım ve Muhammed’in bana gitmem için söylediği otele ulaştım ancak otel tamamen doluymuş.

Sağ olsunlar oradaki görevliler beni hemen yakınlarda bulunan başka bir otele doğru yönlendirdiler. Yönlendirdikleri bu yeni yer Ali Baba Traditional Hotel adında otantik bir işletmeydi. Hemen kapıda resepsiyonla pazarlığımı yaptım, Türk olmanın da etkisiyle fiyatı tam %40 oranında indirterek odama keyifle yerleştim. Burası seyahatim boyunca kaldığım ve son derece memnun ayrıldığım harika bir otel oldu.

Kebap Sitemi ve 18. Günün Başlangıcı

Odama yerleştikten sonra yemek yemek için dışarı çıktım ve yine oranın meşhur büryan kebabını yedim. Kaç gündür yollarda sürekli falafeldi, kebaptı derken artık kebaptan nefret etmeye başlasam da açlığın etkisiyle mecburen tabağı götürdük. Yemekten sonra şehirde birkaç hatıra fotoğrafı çekip otel odama geri döndüm; burayı günlüğüme seyahatim boyunca en çok yorulduğum gün olarak tarihe not düştüm.

Sabah güzelce kahvaltımı yaptıktan sonra motorumu otelin güvenli otoparkında bırakıp, tarihi çarşıya doğru yaya olarak yürümeye başladım. Şehirdeki ilk durağım, bilinen diğer adı Cuma Mescidi olan tarihi Yezd Cuma Camii oldu. Bu cami, farklı tarihi dönemlerin ve mimari stillerin aynı potada uygulandığı son derece ilginç bir yapıdır.

Tarihi Yezd Cuma Camii ve İlginç Çöpçatanlık Geleneği

Tam olarak 1365 yılında inşa edilmiş olan bu muazzam caminin minareleri, tam 48 metrelik yüksekliği ile İran’daki bütün camiler arasında ilk sırada gelir. Bu devasa minareler, tümüyle mavi renkli çinilerle ve olağanüstü güzel geometrik motiflerle kaplanmıştır. Minarelerdeki bu canlı mavi renk, çevrede uzanan sarı çöl coğrafyası ve Yezd’in kerpiç binaları ile çok ilginç, estetik bir kontrast oluşturmaktadır.

Binanın içinde, uzun ve geniş bir bahçeyle ulaşılan görkemli bir ana eyvan bulunur. Bu eyvanda yer alan ve üzeri tamamen mozaik fayansla kaplanmış olan kubbe, kendi türünün dünyadaki en güzel örneklerinden birisidir. Caminin mihrabı da yine göz alıcı fayans mozaik kaplamalarla işlenmiştir. Caminin zamanla eskiyen ve kırılan tarihi çini işlemeleri yakın bir zamanda aslına uygun olarak restore edilmiş ve içerisine modern bir kütüphane kurulmuştur. Caminin çok değerli tarihi el yazması eserleri günümüzde bu kütüphanede sergilenmektedir.

Eski dönemlerde bu caminin tam olarak yükseldiği yerde kadim bir Zerdüşt tapınağının bulunduğu ve sonradan camiye çevrildiği tarih kitaplarında söylenmektedir. Caminin avlusunda bulunan “Zarch Qanat” isimli tarihi yer altı sulama sistemini görmek için bahçeden merdivenlerle yerin altına doğru inmeniz gerekiyor. Bu caminin minarelerinde cuma günleri yerel halk arasında bir tür ilginç çöpçatanlık uygulaması yapılır. Bekar kadınlar çarşaflarına bir asma kilit takılı olduğu halde caminin yüksek minaresine tırmanırlar. Kadın kilidin anahtarını aşağıda bekleyen bahçedekilere doğru fırlatır. Anahtarı kapıp alan erkek yukarı çıkarak kilidi açar ve kadına bir tatlı ısmarlar. Yaygın yerel inanışa göre bu tanışmanın uğurlu bir yanı vardır ve bu şekilde tanışan çiftler büyük bir ihtimalle evlenirler.

Kerpiç Caddeler ve Rüzgar Kuleleri (Bâdgîr) Mühendisliği

Cami gezisinin ardından Yezd’in, gezerken kendinizi adeta eski çağlarda hissedeceğiniz o daracık ve üzeri kapalı olan mistik caddelerinde yürümeye başladım. Yezd, İran’ın en eski şehirlerinden biri ve dünyada tarihi otantikliğini hala korumayı başaran ender yerleşim yerlerinin başında geliyor. Burası aynı zamanda kadim Zerdüşt dininin dünyadaki en büyük merkezidir ve yaklaşık 500.000 kişilik bir nüfusa sahiptir.

Şehir, kendine eşsiz mimari yapıları, “termeh” adı verilen ipekli el dokumaları, İran el sanatları, ipek dokumaları ve pişmaniyeye çok benzeyen yerel pamuk şekeri “Pashmak” ile dünyaca meşhurdur. Burada sokakları gezerken biraz soluklanmak amacıyla Fazeli Cafe diye sevimli bir mekana girdim. Mekanın sahibi, küçük bir ücret karşılığında kafenin çatısına çıkıp tüm şehri kuş bakışı görmenize müsaade ediyor. Herkesin yukarı çıktığını görünce “Ben de çıkayım” diyerekten çatının yolunu tuttum ve yukarı çıktım.

Yezd şehrine daha dışarıdan gelmeden önce ilk göreceğiniz şey, muazzam Cuma Camii minareleri ve Yezd’in ilginç kerpiç mimarisine sahip evleridir. Hemen hemen her tarihi evin üzerinde “Badgir” adı verilen Rüzgar Kuleleri yükselmektedir. Bu rüzgar kuleleri, binlerce yıl öncesinden kalan son derece ilginç ve dahi bir antik klima sistemidir. Söylediklerine ve teknik verilere göre bu kuleler, o kavurucu çöl iklimindeki sıcak havayı evin içinde neredeyse 0 dereceye kadar indirebiliyormuş.

Antik Klima Sisteminin Çalışma Prensibi

Yani dışarıda 45 derece kavurucu bir çöl sıcağı varken, bu kuleler sayesinde evin içerisinde kazakla oturuyor olabilirsiniz. Tabii bu hava akımına göre de evin içinde klimayı çok açma ya da kısma niyetine çalışan özel kapak sistemleri yapmışlar. Zaten mühendislik harikası olan buranın dünyadaki diğer bir lakabı da “Badgirler Şehri” olarak geçmektedir.

Rüzgar kuleleri temel olarak iki büyük mühendislik prensibinden biri ile çalışıyor. Hava pencerelerinin esen rüzgara tam baktığı senaryoda, kuleye hızla dolan sıcak hava toprağın altındaki serin yer altı hava tünellerine (kanat sistemlerine) doğru yönlendiriliyor. Hava orada toprağın altındaki soğuk suyla temas ederek soğuyor, evin içine ferahça dağılıyor ve nihayetinde evdeki bir başka rüzgar kulesinden dışarıya tahliye ediliyor.

Aşağıda paylaştığım teknik görsel de evdeki bu doğal hava akımının yönünü ve işleyiş şemasını açıkça gösteriyor. Bu teknik durumda, evde biri rüzgarı içeri toplayan ve diğeri ise içerideki havayı dışarı boşaltan olmak üzere tam 2 adet kule görev yapıyor. Ancak bu yöntemde kulelerden biri doğrudan çöl rüzgarına ve esintisine baktığı için, evde zaman zaman toz ve kum birikmesine de sebep olabiliyor. Ben de bu harika antik mühendislik yapılarını çatıdan hayranlıkla izleyerek hazırladığım İran seyahat rotası günlüğüne bu değerli teknik notları büyük bir keyifle kaydettim.

İkinci Yöntem: Tozsuz ve Nemli Hava Akımı

Rüzgar kulelerinin çalışma prensibindeki ikinci yöntemde ise eve gelen hava akımı doğrudan kuleden değil, topraktaki özel bir delikten içeri giriyor. Bu delik, dışarıdaki sıcak havayı toprağın alt katmanlarında yer alan ve içinde soğuk su da barındıran gizli bir kanala doğru yönlendiriyor. Toprağın derin katmanları ve içerisindeki su doğal olarak çok soğuk olduğu için, çölün sıcak havası buraya indiğinde hem hızla soğuyor hem de ideal bir şekilde nemleniyor.

Bu serin ve nemli hava, daha sonra alt kanallardan yönlendirilerek evin iç yaşam alanlarına doğru basılıyor. Evin içini serinleten hava, daha sonra rüzgar altı yönüne bakan ana kule tarafından emilerek dışarıya doğru boşaltılıyor. Bu dahi yöntem, çölün tozunu tamamen elimine ettiği ve kuru havayı nemlendirdiği için bölgede çok sevilen bir uygulamadır ve günümüzde de hala yaygın olarak kullanılmaktadır.

Güneşten Korunma Duvarları ve Antik Buzdolapları (Yakhchal)

Yezd şehrindeki evlerin etrafını adeta birer sur gibi çepeçevre dönen o yüksek duvarların asıl amacı ise sanılanın aksine güvenlik değildir. Çöl coğrafyasında bu duvarlar yükseldikçe binaların gölge boyu ciddi oranda arttığı için, yerel halk duvarları yükselterek aşağıda kendilerine serin yaşama alanları yaratmışlardır. Şehirdeki bu yapıların neredeyse tamamının tamamen kerpiç malzemeden inşa edildiğini de bu noktada unutmamak lazım.

Bölgedeki diğer enteresan mimari yapılar arasında, çöl ortasında su depolamaya yarayan devasa su sarnıçları (su ambarları) ve su dağıtımını sağlayan yer altı tünelleri olan kehrizler yer alıyor. Ayrıca çevredeki yüksek dağların zirvelerinden kışın getirilen buzların erimeden saklanması amacıyla inşa edilen ve “Yakhchal” olarak adlandırılan doğal buzdolapları da bu dahi mühendisliğin bir parçasıdır. Tüm bu harika kerpiç mimariyi ve yer altı su şebekelerini incelemek, İran seyahat rotası seyahatimin teknik açıdan en besleyici deneyimlerinden biri oldu.

Unutulmuş Bir Miras: İskender Hapishanesi

Yezd’in dahi mimari sokaklarından sonra yakınlarda bulunan tarihi İskender Hapishanesi’ne geçiş yaptım. Burası yerel halk ve tarih kaynakları arasında Zendaan-e Eskandar (İskender’in Hapishanesi) ismiyle de yaygın olarak tanınır. Yapının içinde, 3 satırlık antik Kufi yazısıyla işlenmiş on iki imamın isimleri yer almaktadır.

Buranın merkezindeki mozole; küçük, toz toprak içinde ve adeta tamamen unutulmuş gibi görünür. Ancak o görkemli dönemden günümüz dünyasına geriye kalan nadir birkaç yapıdan biri olduğu için teknik ve tarihi açıdan çok değerlidir. Benim kendi gözlemlerimden ve anladığımdan kadarıyla, bu yapı bir zamanlar bölgede okul olarak da aktif şekilde kullanılmış.

Bu güzel ve kadim şehri hakkıyla gezmek için aslında tek bir gün kesinlikle yetmez. Ancak benim seyahat zamanımın da yavaş yavaş azalması nedeniyle, bu şehir için ayırdığım vaktin artık sonuna gelmiştim. Motosikletimi hızlıca ve dikkatlice yükleyerek, sıradaki noktam olan ve gitmeden önce çok merak ettiğim gizemli “Sessizlik Kuleleri”ne doğru yola çıktım.

Sessizlik Kuleleri (Dakhme) ve Zerdüştlük İnancı

Burası tarihi ismini, ünlü Sasani Kralı Yezdegerd’den alıyor ve İslamiyet öncesi dönemde Zerdüşt topluluğunun ana merkezi olarak biliniyor. Zerdüştlerin tek tanrısı Ahura Mazda’ya göre, cansız insan bedeni pis kabul edilir ve onunla kutsal sayılan ateşi, suyu ya da toprağı kirletmek en büyük günahlardan biridir. Zerdüştlerin ölülerini yüksek bir tepeye, kayalıkların tam üstüne bırakıp yırtıcı hayvanlara ve kuşlara parçalatmasının temel sebebi de işte bu inançtan gelir.

Kentlerin yakınlarında, dairemsi yüksek duvarlar biçiminde özel olarak inşa edilen bu yapılar, akbabalar tarafından bedenin tamamen yok edilmesi amacıyla kullanılır. Tarihte “Dakhme” yani Sessizlik Kuleleri olarak adlandırılan bu yerlere ölüler törenle bırakılır. Kulelerin olduğu bölgeye geldikten sonra gişeden biletimi aldım ve dik tepeye doğru hızlıca tırmanmaya başladım.

Günün çok erken saatlerinden mi yoksa çölün o kavurucu hava sıcaklığından dolayı mıdır bilmiyorum, etrafta benden başka kimsecikler yoktu. O yüksek tepeyi yaklaşık 15-20 dakika boyunca nefes nefese kalarak büyük bir gayretle tırmandım. Tepeye ulaştığımda hemen Wikipedia’yı açarak bu gizemli yer hakkında derinlemesine bilgileri araştırmaya başladım.

Akbabalarla Gelen Ölüm Ritüeli

Ölümün de evrende mutlak bir sırası olduğuna inanan Zerdüştler, eğer ölüm olayı gecenin başlangıcında gerçekleşirse, ölüyü ertesi sabah Dakhme’ye götürürler. Eğer ölüm gecenin sonunda ya da sabahın erken saatlerinde olursa, cenaze direkt gece vakti kuleye ulaştırılır. Kaza sonucu ani ölüm hallerinde ise ruhun bedeni terk etmesi süreci için ölünün evde daha uzun bir süre kalmasına inançsal olarak izin verilir.

Zerdüşt inancına göre cenaze töreninin işleyişi tam olarak şöyle gerçekleşiyor; bir kişi öldüğü zaman ailesi tarafından bu yüksek kulenin eteklerine kadar getiriliyor. Burada görevli olan rahipler tarafından cenaze kulenin içine taşınıp, taş bir platformun üzerine çırılçıplak şekilde bırakılıyor. Terk edilen ölünün cansız vücudunu, bölgede uçuşan akbabalar çok kısa bir süre içinde tamamen parçalayıp yiyorlar.

Geriye kalan kuru kemikler ise kulenin tam dibinde bulunan derin bir çukura süpürülerek atılıyor. Böylece ruh bedeni terk ettikten sonra, geriye kalan ölü bedenler kutsal olan ateşi, suyu ve toprağı hiçbir şekilde kirletmemiş oluyor. Yaklaşık 90 metre çevresi olan bu dairesel platform, büyük taş bloklarla döşenmiş ve yüzeyi iyice betonlanmıştır.

Üç Sıra Düzeni ve İlk Göz Kehaneti

Bu dairesel alan, Zerdüşt dininin temel üçlemesi olan “İyi Düşünce, İyi Söz ve İyi Davranış” felsefesine karşılık verir bir şekilde tam üç sıraya bölünmüştür. Platformdaki ilk sıra sadece erkek cesetleri için, ikinci sıra kadın cesetleri için, üçüncü sıra ise çocuklar için özel olarak ayrılmıştır. Sessizlik kulesinin tam merkezinde, yaklaşık 4 metre çevresi olan oldukça derin bir kuyu vardır.

Bu kuyunun kenarları ve tabanı tamamen taş plaklarla döşenmiştir ve sadece etten arınmış kuru kemiklerin konulması amacıyla kullanılır. Bir ya da iki saat gibi çok kısa bir süre içinde cesedin tüm etleri akbabalar tarafından tamamen bitirilmiş olur. Geriye kalan kemikler de bu ortak çukura atılır, burada biriken kemikler ise daha sonra limon ve çok etkili bir asit karışımı dökülerek tamamen eritilirmiş.

Ritüeldeki ilginç olan bir başka nokta ise bırakılan ölülerin başında rahiplerin sürekli nöbet tutarak beklemesidir. Rahipler, kuleye inen yırtıcı kuşların ölen kişinin ilk olarak hangi gözünü yiyeceğini pür dikkat gözlemlerlerdi. Sağ gözün kuşlar tarafından önce yenilmesi ruhun çok iyi bir geleceğe ve cennete kavuşması, sol gözün önce yenilmesi ise ruhun büyük bir azap görmesi anlamına gelirdi. 1979 yılındaki İran İslam Devrimi’nden sonra bu sessizlik kulelerinin aktif olarak kullanılması devlet tarafından tamamen yasaklanmıştır; artık günümüzde Zerdüştler de normal mezarlara gömülmektedir.

Unutulan Ateş Tapınağı ve Pasargad’a Doğru

Yezd’de aslında Zerdüştlerin aktif olarak kullandığı çok önemli bir Ateş Tapınağı (Ateşgede) daha yer alıyor. Bu tapınağın içinde, Ta M.S. 470 yılından beri hiç sönmeden aralıksız yanan kutsal bir ateşleri mevcuttur. Bu ateşin sürekli yanması için görevli rahipler her gün, günün belli saatlerinde odunlarla bu ateşi besliyorlarmış; ayrıca tapınak içinde Zerdüştlerin kutsal kitabı Avesta’dan pasajlar duvarlara asılmış bir şekilde sergileniyormuş.

Ben de normalde buraya kesinlikle gidecektim ancak seyahat yoğunluğundan ne olduysa burayı tamamen unuttum ya da bir şekilde es geçerek yoluma devam ettim. Akşam saat 17:00 sularında Şiraz yolunda ilerlerken yol kenarında “Pasargad Antik Kenti” yazan bir tabela gördüm. Tabelada antik kent ibaresini görünce bir tarih sever olarak hemen ilgimi çekti.

Burası seyahate çıkmadan önce hazırladığım ana noktalarım arasında bulunmamasına rağmen, ani bir kararla rotaya dahil etmeyi planladım. Yol kenarında duran yerel bir satıcıdan soğuk bir içecek alıp burası hakkında kısa bir bilgi aldım. Satıcı bana “Burasıyı mutlaka gör” deyince “Tamam o halde” deyip ana yoldan içeri saptım. Birkaç kilometre sürdükten sonra bu muazzam antik kente ulaştım; gişeden biletimi aldım ve biletçi motosikletle antik kentin içini tamamen gezebileceğimi söyleyince daha da mutlu oldum. Atladım motora ve Tenere ile antik kentin içine doğrudan giriş yaptım.

Ahameniş İmparatorluğu’nun İlk Başkenti

2004 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne resmi olarak eklenen Pasargad, efsanevi Ahameniş Hanedanı’nın dünyadaki ilk başkentiymiş. Büyük Kiros (Keyhüsrev) M.Ö. 550 yılında Med Kralı Astiages ile yaptığı büyük savaş neticesinde muazzam bir zafer kazanmış ve böylece Med Devleti tarihten tamamen silinmiş. Büyük Kiros zafer kazandığı bu savaş alanına çok yakın olduğu için buranın yeni bir imparatorluk başkenti yapılmasını emretmiş.

Kentin adının ise o dönem en büyük Pers kabilesini oluşturan “Pasargad”lardan geldiği tarih kitaplarında düşünülmekteymiş. Daha sonra I. Dareios’un tahta geçmesinden sonra M.Ö. 522 yılında ünlü Persepolis şehrin yeni başkenti olmuş. Büyük Kiros’un ve karısının tarihi mezarları tam olarak bu antik kent alanında bulunmaktaymış.

Kiros’un anıt mezarı günümüzde bile çok sağlam ve heybetli bir durumda ayakta durmaktadır. Beyaz renkli büyük kireçtaşı bloklarından inşa edilmiş olan bu mezar, altı basamaklı bir kaide ile dikdörtgen planlı, beşik çatılı bir mezar odasından oluşmaktaymış. İslam döneminde bu mezarın bilinmeyen bir nedenle Hz. Süleyman’ın annesine ait olduğuna inanıldığından yerel halk tarafından kutsal sayılmış. Belki de bu inançsal koruma koridoru yüzünden bu mezar günümüze kadar hiçbir ordudan zarar görmeden sapasağlam, yıkılmadan ayakta kalabilmiştir. Kiros’un bu ünlü mezarı, şehri fetheden Büyük İskender tarafından da hayranlıkla ziyaret edilmiş.

Pasargad Mimari Tasarımı ve Dört Kanatlı Arma

Ahamenişler, Pasargad’ı öyle bir geometrik nizamla dizayn etmişler ki kentteki görkemli ve bir o kadar da yalın mimarlık hemen dikkati çekmekteymiş. Kentin iç kalesi, koni biçimli alçak bir tepeye kurulmuş, taş kaplı çok geniş bir platformun tam üstünde yer alıyormuş. İç kalenin hemen güneyinde, içinde kraliyet yapılarının yer aldığı çok büyük bir park alanı varmış.

Yüksek duvarlarla çepeçevre çevrili olan bu büyük parkın dışarıya açılan tek bir ana girişi bulunuyormuş. Parkın giriş yapısının üstünde ise dört kanatlı, taçlı bir figürden oluşan görkemli bir kraliyet arması yer alıyormuş. Bu armanın, Asur saraylarının kapılarında sıkça rastlanan dört kanatlı koruyucu ruh betimlemesinin Ahameniş mühendisleri tarafından kendilerine uyarlanmış biçimi olduğu düşünülmekteymiş.

Burası, Pers İmparatorluğu’nun kurucusu olan Büyük Kiros’un mezarı olduğuna inanılan asıl yerdir. Bu güne kadar hiçbir savaşta zarar görmemesindeki en büyük etken, az önce bahsettiğim gibi İslam dünyasının bu yapıyı Hz. Süleyman’ın annesinin mezarı sanarak kutsal kabul etmesidir.

Büyük Kiros ve Saka Kraliçesi Tomris Hatun

Büyük Kiros (Antik Persçe: Kuruş, Farsça: Kûrôş; ayrıca II. Kiros, Büyük Keyhüsrev ve Büyük Kuroş olarak da bilinir; M.Ö. 576 ya da 590 — M.Ö. Temmuz 529), birinci Pers İmparatorluğu olan Ahameniş İmparatorluğu’nun mutlak kurucusudur. Büyük Kiros, askeri dehasıyla Güneybatı Asya’nın çok büyük bir kısmını tek başına ele geçirmişti; ayrıca tarihte ilk insan hakları bildirgesi olarak kabul gören ünlü “Kiros Silindiri”ni yazdırmıştır. M.Ö. 559’da Medya İmparatorluğu’nun bir bölgesi olan Anşan’ın yöneticisi olmuştu.

M.Ö. 550 yıllarında Kral Astiages’i bozguna uğratıp Med Krallığı’nı Pers İmparatorluğu’nun merkezi yaptı. M.Ö. 545 yılında Lidya Kralı Kroesus’u yenilgiye uğratarak Batı Anadolu’yu ve buradaki Yunan şehir devletlerini de tamamen ele geçirdi. M.Ö. 539’da Babil kentini fethedip Filistin’i de içine alarak Orta Doğu’nun çoğunu hükümdarlığı altına aldı. Orta Asya’da ise Türk kökenli Massagetler (Sakalar) ile yaptığı amansız savaşta öldüğüne dair tarihi bilgiler kaynaklarda aktarılmaktadır.

Pers Kralı Büyük Kiros, hükümdarlığı boyunca hiç durmadan Saka (İskit) topraklarına büyük askeri akınlar düzenlemiştir. Pers ordusu Saka topraklarına girdiği vakit, Sakaların taktiği gereği önceden yakılmış boş tarlalardan başka hiçbir şey bulamıyorlardı. Çünkü Sakalar, sürekli düzenli olarak geri çekiliyor, savaş için en uygun bir mevzi ve anı bekliyorlar, bu şartlar oluşmadığı takdirde de Perslerle asla büyük bir savaşa girişmiyorlardı. Sakaları bozkırda kovalamaktan tamamen bıkan Büyük Kiros, ordusuyla birlikte İran’a geri dönmek zorunda kalıyordu.

Bir süre sonra Saka Kraliçesi Tomris Hatun’a elçiler göndererek kendisine tabi olması ve kendisiyle evlenmeyi kabul ettiği takdirde Sakalar ile uğraşmayacağını vaat etti. Tomris Hatun bunun siyasi bir taht oyunu olduğunu çok iyi biliyordu ve bu evlilik teklifini sertçe reddetti. Buna çok kızan Büyük Kiros, muazzam bir ordu toplayarak tekrar Saka topraklarına girdi; bu orduda savaş için özel eğitilmiş yüzlerce vahşi köpek de yer alıyordu. Tomris Hatun artık kaçmanın bir yarar sağlamayacağını anlayıp, ordu için en uygun savaş alanını seçerek Büyük Kiros’un ordusunu beklemeye başladı.

Çadır Hilesi ve Tomris Hatun’un Büyük Yemini

İki büyük ordu, aralarında sadece birkaç kilometre kalacak bir biçimde karşı karşıya mevzilendi; hava kararıp güneş battığı için o akşam savaşa tutuşmadılar. Ancak gece vakti Büyük Kiros haince bir hile düşünerek, iki ordunun tam ortasındaki tarafsız bölgeye lüks bir çadır kurdurup içine güzel kızlar, lezzetli yiyecekler ve güçlü şaraplar koydurdu. Çadıra ansızın bir baskın düzenleyen Tomris Hatun’un oğlu ve beraberindeki öncü kuvvetler, içerideki birkaç Pers askerini öldürüp zafer sarhoşluğuyla çadırda eğlenceye daldılar.

Ancak birkaç saat sonra pusuya yatan kalabalık Pers kuvvetleri çadırı aniden basarak, Tomris Hatun’un genç oğlu da dahil olmak üzere içerideki tüm Saka askerlerini acımasızca öldürdüler. Tomris Hatun çok sevdiği oğlunun bu hileyle gelen ölümüne muazzam bir şekilde üzüldü ve öfkelendi. Gökyüzüne doğru bakarak şu tarihi yemini etti: “Kana susamış Kiros… Sen oğlumu mertlikle ve bileğinin gücüyle değil, o içtikçe zıvanadan çıktığı şarap tuzağıyla öldürdün. Ama Güneş’e yemin ederim ki seni kendi ellerimle kanla doyuracağım!” Bu epik tarihin tam olarak başladığı topraklarda Tenere ile durmak, hazırladığım bu teknik İran seyahat rotası için en unutulmaz, en büyüleyici duraklardan biri oldu.

Gece Karanlığında Persepolis’e Varış ve Kamp

Pasargad Antik Kenti’ndeki o derin tarihi ve destansı Tomris Hatun anılarını arkamda bırakarak, sıradaki büyük noktam olan efsanevi Persepolis’e doğru motorumu heyecanla sürdüm. Yaklaşık 80 kilometre boyunca Tenere ile yol aldıktan sonra, akşam hava kararmaya oldukça yakın bir saatte nihayet Persepolis’e ulaştım. Motoru güvenli bir yere park eder etmez, içeri girebilmek adına adeta koşa koşa bilet alma gişesine doğru gittim.

Ancak akşam saatleri olduğundan dolayı ne yazık ki günlük ziyaret saati çoktan sona ermişti. Bu yüzden antik kente o an giremedim ve uzaktan birkaç anı fotoğrafı çekerek mecburen gerisin geri dönmek zorunda kaldım. Geceyi geçirmek adına yakınlarda bulunan yerel bir otelin bahçesine çadır kurmak için oradaki görevlilerden samimi bir izin aldım. Ücreti karşılığında, sabah kahvaltısı da dahil olmak üzere toplamda 10.000 tümen gibi bir para verip çadırımı kurarak geceyi bu tarihi atmosferde geçirdim. Bu heyecanlı kamp gecesi, İran seyahat rotası boyunca geçirdiğim en otantik ve unutulmaz anlardan biri olarak hafımama kazındı.

16.08.2017 (Ondokuzuncu Gün)
Şiraz – Borazjan – Bandar Geneve – Mahşehr

Persepolis’e Veda ve Şiraz’a Giriş

Sabah çok erken saatlerde uyanıp, dün akşam kapısından döndüğüm Persepolis’e tekrar geçtim. Ancak kapıya vardığımda baktım ki antik kent henüz ziyarete açılmamış; ben de daha fazla vakit kaybetmemek adına “Burayı içeriden görmek kısmet değilmiş” diyerek motorumu Şiraz’a doğru sürmeye başladım. Kısa bir süre sonra Şiraz şehir merkezine giriş yaptım. Burası da neredeyse başkent Tahran gibi insanı yoran, son derece kalabalık bir şehir. Trafikte Tenere ile epey cebelleştikten sonra şehirdeki ilk durağım olan tarihi İrem Bahçeleri’ne (Erem Garden) ulaştım. Girişte motoru güvenli bir şekilde kaldırıma park edip, gişeden biletimi alarak bu cennetvari bahçeden içeri adım attım.

İrem Bahçeleri: Yalan Dünyanın Cenneti

Bu muazzam bahçe kompleksi Şiraz’ın tam ortasında yer alıyor ve günümüzde Şiraz Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi burada yerel halka hizmet veriyor. Bu tarihi bağ, klasik edebiyatımızda sık sık rastlanılan ve genelde “Yalan dünyanın cenneti” olarak tasvir edilen asıl İrem Bahçesi olarak bilinir. Adı itibariyle tarihte Yemen’de kurulan efsanevi bir bahçenin devamı niteliğindedir. İrem bağı, kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de de açıkça anlatılan mistik bir bağdır. Doğu mitolojisinde Tanrılık iddiasında bulunan Şeddad Bin Âd’ın Yemen dolaylarında kurduğu; ağaçlık, akarsuların gürül gürül çağladığı, çiçek bahçeli köşklerin bulunduğu yapay bir cennete benzetilen çok büyük bir bağdır.

Tarihte ilkin Yemen’de kurulan bu İrem Bağı’nın bir benzeri, Selçuklular döneminde Şiraz’da da kurulur ve bu yeni bağa da aynı asil ad verilir. Ama Şiraz’daki İrem Bağı kurulurken, ne yazık ki Yemen’deki o ilk İrem Bağı’nın artık esamesi bile okunmuyordu; çünkü o vakitler Yemen’deki bağ çoktan tarumar olmuştu. Şiraz’ın İrem Bağı efsanevi yönden köklerini Yemen’den alsa da müşahhas (somut) mimari olarak Endülüs’teki ünlü El-Hamra Sarayı’nın bahçesinden ve Agra’daki Tac Mahal’in bahçesinden esinlenerek, etkilenerek yapıldığı söylenir.

Kacar Mirası Köşk ve 700 Çeşit Bitki

İrem Bağı, ünlü Mimar Muhammed Hassan tarafından inşa edilen son derece görkemli bir sarayı çepeçevre çevreliyor. Kacar Hanedanlığı döneminden günümüze miras kalan bu İrem Bağı Köşkü, içerideki ziyaretçilerine gerçekten unutulmaz anlar yaşatıyor. Köşkün dış cephesinde yer alan göz alıcı çini süslemelerde Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin gibi ölümsüz aşk tasvirleri büyük bir ustalıkla işlenmiş. Şiraz’ın masalsı atmosferini tam anlamıyla yansıtan bu bağ, özellikle büyüleyici yaz aylarında muhteşem bir görsel güzelliğe bürünüyor.

Onlarca dönümlük çok büyük bir alan üzerine kurulmuş olan bu yer; tam 700 çeşit farklı bitki ve ağaç türü ile süslenmiştir. İçerisindeki büyük havuzlar, fıskiyeler ve su kanalları —ki bunlara küçük yapay dere desek görsel olarak daha güzel olur— insana adeta bir göz ve gönül ziyafeti sunar. Bu zengin bağda Karadeniz coğrafyasına özgü Trabzon hurmasına bile rastlamak mümkündür. Bu botanik bağın en büyük özelliği de dünyanın dört bir tarafında hangi bitki yetişiyorsa, o bitkinin bir örneğinin mutlaka buraya getirilmiş olmasıdır; iklim şartları elveren tüm bitkiler bu bağda özenle yaşatılmaya devam ediyor.

Sedir Ağaçları ve Aşeka Sarmaşığının Aşk Hikayesi

İrem Bahçesi’nde uzun ve nadir boylarıyla rüzgarda sallanan Sedir ağaçları da bu bağın yerleşik birer halkı gibi her yerde karşımıza çıkıyor. Ben ilk gördüğümde bunları Servi ağacı zannetmiştim ama yanlarına iyice yaklaşınca bunların Servi olmadığını net bir şekilde gördüm. Son zamanlarda Şiraz’daki yıllık yağışların ciddi oranda azaldığını söylersek, bölgeye neden suya dayanıklı Sedir ağacı dikildiğini teknik olarak daha güzel anlıyoruz. Bu Sedir ağaçlarının hemen hepsinin gövdesinde adeta birer aşığı var. “Aşeka” adı verilen özel bir sarmaşık bitkisi, hemen hemen bütün sedir ağaçlarının boyunlarını aşağıdan yukarıya kadar sarmaş dolaş olmuş bir vaziyette sıkıca sarmıştır.

Neden her Sedir ağacının bir aşığı var dememin elbette derin bir hikmeti ve anlamı var. Bizim bugün dilimizde “aşk” olarak kullandığımız bu kelime, Hintçenin atası olan Sanskritçe dilinden Arapçaya, oradan da bizim Türkçemize geçmiş bir kelimedir. Ama “Aşeka” ismi, bu sarmaşığın literatürdeki orijinal biyolojik ismi olarak kullanılıyor. Klasik edebiyat kitaplarını derinlemesine karıştıranlar, bu aşeka sarmaşığının o dik Sedir ağacına neden bu kadar tutkuyla sarıldığını çok iyi bilirler. Bu ilişkiyi bilmeyen okurlar için de araya bir iki cümlelik bir not bırakmış olayım.

Bir ağacı dipten saran, tüm besinini ve özsuyunu o ağaçtan alan ve zaman içinde ağacı kurutarak çelimsiz, sıska, hatta öldürecek vaziyete getiren bu ölümcül sarmaşığın adı Aşeka’dır. “Aşeka” insanın yüreğine yapışan ölümcül bir “doğru” gibi, ağaca yapışan bir sarmaşıktır; sarar, sarmalar, sardıkça büyür, büyüdükçe biraz daha sarmalar ve en nihayetinde ağacın suyunu emer. Kısacası Aşeka; ağacın canını tamamen alıp, canı canan yapan bir sarmaşıktır. Hani yüzyıllardır edebiyatta aşk anlatılır ya, tıpkı kumruların aşkı gibi; tam da bu derin felsefi detayları düşünürken, İranlı aşıkların İrem Bahçesi’nde bu Sedir ağaçlarının altında oturduklarına, dertleşip hasbıhal ettiklerine bizzat şahit oldum. O vakit kalbimden şu cümle sadır oldu: “Alın size aşkın gerçek hayat hikâyesi!..” İrem Bağı gerçekten Şiraz’da mutlak görülmeye değer, cümlelere sığmayan, anlatılmaz muhteşem bir eserdir; buraya yolu düşen herkesin gidip görmesi gerekir (Milat Gazetesi’nden alıntıdır).

Işıkların Şahı: Şah Çerağ Türbesi ve Nasır El Mülk

Bahçeyi güzel bir şekilde gezip teknik notlarımı aldıktan sonra, sıradaki duraklarım olan yakınlardaki Şah Çerağ Türbesi ve meşhur Nasır El Mülk Camii’ne doğru geçiş yaptım. Kelime anlamı “Işıkların Şahı” anlamına gelen Şah Çerağ, Şiiler için dini ve siyasi açıdan oldukça önemli olan sekizinci imamın kardeşi Seyyid Ahmed Emir’in Şiiler arasındaki kutsal lakabıdır. Aynı zamanda büyük bir cami olarak kullanılan ve Şiiler için Şiraz şehrinde bulunan en kutsal dini mekanlardan biri olarak kabul edilen bu tarihi türbede, Şiraz’da Abbasi Halifesi tarafından öldürülen Seyyid Ahmed Emir’in ve Mir Muhammed’in mezarları bulunmaktadır.

İlk olarak 12. yüzyılda yapılan bu türbe, zamanla mimari olarak büyütülerek günümüzdeki o devasa halini almıştır. Şah Çerağ Türbesi, Şiilerin genellikle mimari açıdan mütevazı olan klasik türbe örneklerinin tamamen dışına çıkarak, 14. yüzyılda bir kraliçe tarafından yakınına yaptırılan gösterişli bir cami ile oldukça ihtişamlı, göz alıcı bir hale getirilmiştir. Kadınlar ve erkekler için tamamen ayrı giriş kapılarının bulunduğu bu kutsal türbe içten ikiye bölünerek, kadın ve erkeklerin ayrı alanlarda ibadetlerini huzurla gerçekleştirmelerine olanak tanınıyor. Dua ve ibadetlerini huşu içinde yapan ziyaretçiler, namazlarını kıldıktan sonra türbeye olan büyük saygılarından dolayı arkalarını dönmeden, geri geri yürüyerek kapıdan dışarı çıkıyorlar.

Basra Körfezi’ne Doğru Gaz Açmak

Şiraz’ın bu muazzam tarihi yerlerini güzelce gezdikten sonra, Tenere’yi çalıştırıp yoluma hızla devam etmeye karar verdim. Aslında bu büyük kültür şehri kesinlikle bir günde tam anlamıyla gezilemez; gitmediğim, aklımda kalan birkaç önemli nokta daha kaldı ama her yere gitmeye kalksam da overland seyahatinde zaman asla yetmiyor. Bu şehri biraz hızlandırılmış bir turla gezdim ama aslında Şiraz’da görülecek daha bir dünya dolusu yer var. Bu seferki sürüş rotamı doğrudan Basra Körfezi’ne doğru çevirdim; meşhur Körfez Savaşı sırasında henüz küçük bir çocuktum ve televizyon haberlerinde hep o meşhur “Körfez’de sular ısındı” cümlesini duyardım. Bakalım gerçekten o sular söyledikleri kadar sıcak mı diyerek motorun gazını körfez yönüne doğru sonuna kadar açtım.

Borazjan yakınlarında motorla ilerlerken, yol kenarında hurma bahçelerinin çok yoğun olduğu bir bölgede durdum ve hayatımda ilk defa bir hurmanın ağaçtaki ham halini canlı olarak dalında gördüm. Buranın çöl iklimi, İran’ın dağlık iç kesimlerine göre teknik olarak çok daha sıcak ve bunaltıcı bir seviyede. Şiraz’dan çıkıp motorla yaklaşık 50 kilometre kadar ilerledikten sonra, yol üzerinde aniden öyle bir fırtınaya yakalandım ki; bu sanırım motosiklet hayatım boyunca gördüğüm en şiddetli, en tehlikeli hava fırtınasıydı. Yolda sürüş halindeyken ileride yaklaşan devasa toz fırtınasını gördüğüm halde “Herhalde yolum sapar, fırtınanın tam içine girmem” diye düşünmüştüm. Ancak dağ yolunun mecburen o tarafa doğru kıvrılması sonucu, kendimi fırtınanın tam merkezinde buldum.

Çöl Fırtınası, Yağmur ve Basra Körfezi’nde Yanmak

Güvenli bir yerde durup bekleyeyim diyorum ama gözümle baktığımda fırtınanın 5-6 kilometre ilerisi günlük güneşlik, berrak göründüğünden dolayı durmayıp sürmeye karar verdim. Durmadım ama o şiddetli rüzgar ve fırtına motoru neredeyse yoldan fırlatıp devirecek raddeye geldi; yoldaki büyük araçlar bile rüzgardan zorla giderken ben hangi akla uyduyum bilmiyorum, inatla yoluma devam ettim. Motor rüzgardan devrildi devrilecek derken, bir de fırtınanın üstüne aniden şiddetli bir çöl yağmuru başladı.

Yaklaşık 10 dakika boyunca o şiddetli yağmurun altında motor sürdüm; kaldım ama fırtınanın da etkisiyle iliklerime kadar sırılsıklam ıslandım. Neyse ki tahmin ettiğim gibi 5-6 kilometre sonra fırtına bıçak gibi kesildi ve kendimi kupkuru, sıcak bir havanın içinde buldum. Günün sonunda Tenere ile toplamda tam 650 kilometre amansız bir sürüş yaparak Bandar Geneve (Bandar Ganaveh) şehrine kadar kazasız belasız gelmeyi başardım.

Yolun ve sıcağın yorgunluğunu atmak için hemen üzerimdeki motosiklet kıyafetlerini çıkararak kendimi Basra Körfezi’nin serin sularına bırakıp serinleyeyim dedim. Serinleyeyim dedim ama; denize ayak bastığım ve girdiğim o an, suyun aşırı sıcağından dolayı adeta canlı canlı yandım! Çocukken haberlerde duyduğum o “Körfez’de sular ısındı” cümlesinin mecaz değil, kelimenin tam anlamıyla fiziki bir gerçek olduğunu bu dahi İran seyahat rotası macerasında bizzat vücudumla test etmiş oldum.

Mahşehr Yolculuğu ve Otel Arama Krizi

Biraz denizde kaldıktan sonra motorun yanına geri geldim ve baktım ki Tenere’nin başı yine yerel halkla epey kalabalıklaşmış; hemen benimle samimi bir şekilde fotoğraf çekilmek istediler. Burada cana yakın genç bir çiftle tanıştım, ayaküstü biraz konuştuktan sonra beni misafir etmek üzere evlerine davet ettiler. Hiç beklemediğim bu içten davet karşısında oldukça şaşırdım ama kibarca reddettim; bu defa beraber yemek yemeyi teklif ettiler, onu da nedense o an geri çevirdim. Şimdi geriye dönüp baktığımda bu kararlarıma kendime epey kızıyorum ama herhalde o anki sürüş psikolojim ve yorgunluğum öyle uygun gördü.

Burada daha fazla oyalanmadan havanın serinliğiyle biraz daha yol gideyim dedim ve 200 kilometre daha motor sürerek Mahşehr kentine ulaştım. Burası Huzistan eyaletine bağlı, ülkenin devasa bir petrol şehri olarak biliniyor. Kentin her yerinde devasa petrol rafilerini, bacaları ve petrol üretimi ile ilgili büyük fabrikaları teknik bir nizamla görmek mümkün. Buraya geldiğimde hava tamamen karardığından dolayı kendime güvenli bir çadır yeri maalesef bulamadım. Hemen kalacak yer için otellere baktım ancak birkaç büyük otelde gecelik fiyatı duyunca adeta şok geçirdim.

Bu sefer ucuzdur düşüncesiyle hostelleri araştırmaya başladım ama orada da bir türlü boş yer bulamadım. Sokaklarda çaresizce hostel ararken iki tane İranlı arkadaşla tesadüfen tanıştım; sağ olsunlar bana kalacak yer niyetine çok yardımcı oldular. Ne kadar hostel ya da otel varsa onlar önde arabayla, ben arkada motorla tüm şehri köşe bucak gezdik ama sonuç nafileydi; hostellerde tek bir boş yer yoktu, oteller ise ateş pahasıydı. İçimden “Bandar Geneve’de (Bandar Ganaveh) beni eve davet eden o çiftin ahı mı tuttu nedir” diye düşünmeden edemedim. İranlı arkadaşlara bu durumu sorduğumda, buranın zengin bir petrol şehri olduğunu ve yerel fiyatların bu yüzden her zaman çok yüksek olduğunu söylediler. En son çaresizce büyük bir otele gidip, sıkı bir pazarlıkla gecelik tam 960.000.000 yerel para birimine (Riyal/Tümen) anlaşma sağladık; bu devasa görünen rakam da bizim o dönemin parasıyla yaklaşık 98 TL gibi bir şeye denk geldi.

17.08.2017 (Yirminci Gün)
Mahşehr – Ahvaz – Shuster – Hürremabad – Hemedan

Sabah kahvaltı yapmak için otelin lobisine doğru inerken, merdivende asılı duran tarihi bir tablo ve resim çok dikkatimi çekti. Resmin üzerindeki yazılardan okuduğum kadarıyla durumu cep telefonumdaki haritalardan hemen hızlıca araştırdım. Baktım ki bu tarihi yer benim mevcut sürüş rotama da çok fazla ters bir konumda değil; kendi kendime “Mutlaka ama mutlaka burayı yakından görmeliyim” dedim. Kahvaltıdan sonra vakit kaybetmeden çıktım yola; zaten bu petrol şehrinde kültürel olarak çok da görecek şey olmadığından ekstra bir şehir turu yapmadım.

Motosikletimle yaklaşık 220 kilometre boyunca keyifle sürdükten sonra nihayet o gizemli Şuşter (Shushtar) kentine ulaştım. Bu tarihi şehre girdiğim andan itibaren kentin tüm atmosferi bir anda tamamen değişti ve kendimi yine milat öncesi çağlarda yön bulmaya çalışırken buldum. Her taraftan canlı bir tarih fışkırıyor, her tarafta insanda merak uyandıran son derece ilginç tarihi binalar yükseliyordu. Ünlü Fransız bir arkeoloğa göre burası tam 10.000 yıllık kadim bir mağara şehridir ve bu devasa kompleks aslında kentin antik sulama sistemini oluşturmaktadır.

UNESCO Dehası: Şuşter Antik Hidrolik Sistemi

Yukarıdan bakıldığında ne kadar karmaşık ve iç içe görünse de arka planda bir o kadar akıllıca, dahi bir hidrolik mühendislik sistemi yapılmış. Burası milattan önce 3. yüzyılda, dönemin Sasani Hükümdarı’nın emriyle esir alınan Romalı mühendisler ve işçiler kullanılarak inşa edilen tarihi Roma köprüsü ve Roma barajıymış. Üstelik bu yapı, İran coğrafyasında bir baraj ile bir köprüyü aynı teknik potada birleştiren tarihteki ilk mimari yapı olma özelliğine sahiptir. Taşıdığı bu dahi mühendislik detaylarından ötürü burası, UNESCO tarafından resmi olarak “yaratıcı insan dehasının bir başyapıtı” olarak nitelenmiştir.

Shushtar altyapısı; tarihi su değirmenleri, dev barajlar, yer altı tünelleri ve büyük kanallar içermektedir. Buradaki ünlü Gargar (GarGar) Köprüsü, doğrudan su değirmenleri ve şelalelerin üzerine muazzam bir nizamla kurulmuştur. Kompleksteki Bolayti Kanalı, su değirmenlerinin hemen doğu tarafında yer almaktadır; bu kanal, su değirmenlerinin ani taşkınlardan zarar görmesini önlemek amacıyla Gargar Köprüsü’nün arkasından suyu alıp sistemin doğu tarafına ve kanalın suyunun ana suya güvenle beslenmesi işlevini üstlenmektedir. Dahaneye Shahr Tüneli (şehir orifisi) ise suyu Gargar tutamının hemen arkasından alarak su değirmenine doğru yönlendiren ve ardından şehirdeki birkaç su değirmenini aynı anda işleten üç ana tünelden biridir. Seh Koreh Kanalı da Gargar Köprüsü’nün arkasından gelen suyu batı tarafına doğru başarılı bir şekilde yönlendirir. Su değirmenleri ve su düşüşlerinin olduğu bu alanda, değirmenleri çalıştırmak için geliştirilen bu mükemmel antik model bugün bile hayranlıkla izlenebilir.

Sezar Barajı (Band-e Kaisar) ve Darius Dönemi Kanalları

Band-i-Mizan’la birlikte yaklaşık 500 metre (1.600 fit) uzunluğundaki bir Roma dikeni olan Band-e Kaisar (“Caesar’ın Barajı” yani Sezar Barajı), nehrin sularını koruyan ve yönlendiren bu hidrolik kompleksin ana omurgasını oluşturuyordu. Bu ana yapı, bölgedeki sulama kanallarına düzenli olarak su dağıtımı sağlıyordu. M.S. 3. yüzyılda bir Roma işgali sonrasında Sasani emriyle inşa edilmiş olan bu mühendislik harikası, dünyadaki en doğudaki Roma köprüsü ve Roma barajıdır; az önce de belirttiğim gibi İran’da bir köprü ile bir barajı birleştiren ilk yapıdır. Bu gelişmiş sulama sisteminin bazı stratejik bölümlerinin, başlangıçta İran’ın ünlü Ahameniş Kralı Büyük Darius (Darius the Great) dönemine kadar uzandığı tarih kitaplarında söylenmektedir.

Sistem kısmen, bugün bile bölgede hala aktif kullanımda olan Karun Nehri üzerindeki bir çift birincil kanaldan oluşmaktadır. Bu yer altı tünelleri, tedarik yolları vasıtasıyla Shushtar şehrine suyun nizamlı olarak dağıtılmasını sağlar. Antik alan, bu devasa hidrolik sistemin çalışması için teknik bir eksen rolü üstlenen tarihi Salasel Kalesi’ni (Salasel Castle) de kendi içinde barındırmaktadır. Ayrıca köprüler, barajlar, değirmenler ve havzalar ile birlikte nehirdeki su seviyesinin ölçülmesi için özel olarak inşa edilmiş tarihi bir kuleden oluşmaktadır. Buradan çıkan sular ardından, Mianâb denilen tarım alanı üzerinde çiftçilik yapma ve verimli meyve bahçelerini dikme imkânını da içerecek şekilde kentin güneyine doğru düz bir hat şeklinde girer. Aslında, Karun Nehri üzerindeki iki saptırma kanalı (Shutayt ve Gargar) arasında kalan bütün bu verimli coğrafi alan, kuzey ucunda Shushtar şehrini barındıran devasa bir ada şeklindedir ve burası yerel kaynaklarda Mianâb olarak adlandırılır.

Karun Nehri Kenarında Çay ve Couchsurfing Dostluğu

Bu muazzam mühendislik alanını hayranlıkla inceledikten sonra, tüm şehri Tenere ile sokak sokak gezdim. Daracık otantik sokaklar, yerel satıcılar, zamana inatla direnen tarihi kerpiç binalar ve sokaklarda neşeyle koşturan çocuklar derken burada epey keyifli vakit geçirdim. Daha sonra o meşhur Karun Nehri’nin kenarında motoru çekip dinlenirken, cana yakın bir yerel sakinle tanıştım. Kendisiyle epey koyu bir muhabbet ettik; konuşmanın ilerleyen dakikalarında beni yine o meşhur İran misafirperverliğiyle evlerine davet ettiler. Hemen nehrin kenarında, Karun Nehri’ne nazır harika bir manzaraya sahip son derece otantik bir evleri vardı.

Davetini bu kez kırmayarak evlerine gittim; harika bir manzara eşliğinde karşılıklı muhabbet edip, demli çaylarını keyifle içtik. Sonradan konuşurken şans eseri öğrendim ki, tanıştığım bu arkadaş da gezginlerin küresel dayanışma ağı olan Couchsurfing uygulamasında aktif bir “couch” (ev sahibi) imiş. Akşam saatleri gelince geceyi orada geçirmem ve kalmam için bana epey dil döktü, ısrar etti; ancak ben önümdeki sürüş rotasını ve vize sürelerimi düşünerek yine kabul etmedim. Ev halkıyla vedalaşarak, İran seyahat rotası kapsamında Hemedan’a doğru uzanacak olan o uzun gece sürüşüm için Tenere’nin kontağını yeniden açtım.

Hemedan Sokaklarında Rıza Amca ile Karşılaşma

Şuşter’deki Couchsurfing üyesi arkadaşımla keyifle vedalaşıp Tenere ile yoluma hızla devam ettim. Karun Nehri’nin ardından tam 550 kilometre daha motor sürerek gece vakti Hemedan (Hamadan) şehrine ulaştım. Bu taraflarda da otel fiyatları bütçeme göre oldukça yüksek olduğundan kendime kalacak uygun bir hostel ya da guesthouse aramaya başladım. Google Haritalar üzerinden bir yer buldum ancak sokakların karmaşıklığından dolayı ara ara bir türlü adresi bulamadım.

Hemen o civarda denk geldiğim yaşlı bir amcaya adresi sorduğumda, amca bana sıcak bir dille “Ben burayı çok iyi biliyorum” dedi. Tarif ettiği yer hemen yakınlardaki bir binaymış, ben de motoru güvenli bir yere park edip amcanın peşine takılarak yürümeye başladım. Kısa bir süre sonra telefonda yazan guesthouse adresinin önüne kadar geldik. Binanın ziline basınca evden yaşlı bir çift çıktı ve beni getiren amca ile biraz kendi dillerinde konuştular.

Uzun bir süre önce bahsettiğimiz guesthouse işletmesinin buradan tamamen taşındığını söylediler. Beni oraya kadar getiren amca bu durumu adeta kendine dert etti ve “Merkezde yakınlarda bir tane daha var, oraya bakalım” dedi. Ben de yine düştüm amcanın peşine ve hep beraber gitsek de ne yazık ki aradığımız o ikinci yer de tamamen dolu çıktı.

“Bize Gedek” Israrı ve Otel Arama Macerası

Yaşlı amcaya “Amca sen hiç yorulma, boş ver; ben artık kendi başımın çaresine bakarım” dedim ama amca beni bir türlü sokakta bırakmıyor, bırakmak istemiyordu. Adeta bana yalvarırcasına sürekli “Bize gedek, bize gedek (bizim eve gidelim)” diye ısrar edip duruyordu. Ben de prensip gereği tanımadığım insanların evinde ilk gece kalmayı pek sevmem. Amcaya “Amca çok sağ ol, ben en iyisi gidip bir otelde kalırım” deyince, en sonunda “Tamam” diyerek kabul etti.

Kendi arabasını garajdan aldı ve bana “Beni arkadan takip et” diyerek işaret yaptı. O önde arabasıyla, ben arkada motorla takip ederek şehir merkezine oldukça yakın bir konumda yer alan yerel bir otele ulaştık. Otelde şansıma boş oda vardı ve fiyatı da bütçeme göre gayet güzeldi ancak tesisin kendine ait özel bir otoparkı yoktu. Motoru gece vakti sokağa park etmem gerekiyordu ve o esnada sokakta takılan bazı tipleri benim seyyah gözüm pek tutmadı. Motoru sokağa bırakmak amcanın da hiç içine sinmemiş olacak ki yüzünü ekşiterek “Burası kesinlikle olmaz” dedi ve beni otelden çıkardı.

Oradan ayrılıp başka bir otele daha geçtik ama şansımıza orada da hiç boş yer yoktu. Durum böyle olunca amca yine o samimi şivesiyle “Bize gedek, bize gedek” demeye başladı. Ben de gecenin bu saatinde artık başka kaçarı ve çaresi olmadığını net olarak görünce “Tamam amca, gidelim” diyerek teklifini kabul ettim. Benim kabul etmem üzerine amca epey bir sevindi. Tekrar geri dönerek amcanın o samimi evine ulaştık.

Türkmen Öğretmen Rıza Bey ve Ev Misafirliği

Eve girdiğimizde yaşlı amca uyumakta olan eşini benim için nazikçe yatağından kaldırıp bana çok güzel, sıcak bir yerel yemek hazırlattı, sağ olsunlar. Yemekten sonra amcayla karşılıklı oturup epeyce keyifli bir yol muhabbeti ettik. Amcanın isminin Rıza olduğunu, kendisinin aslen Türkmen ve emekli bir sınıf öğretmeni olduğunu bu sohbette öğrendim; kendisi eşi ve kızıyla birlikte burada yaşıyordu.

Çok fazla Türkiye Türkçesi bilmiyordu ama seyahat tecrübelerim sayesinde dediklerinin çoğunu rahatlıkla anlıyordum; ancak o benim dediklerimin çoğunu tam olarak anlamakta zorlanıyordu. Ama dil engelini bir şekilde aşarak aramızda yine de çok güzel anlaştık. Bana o gece için çok güzel ve rahat bir yer yatağı hazırladılar; ikram ettikleri soğuk şerbetlerimizi içtikten sonra günün yorgunluğuyla hemen yatıp uyudum.

Sabah evin içinden gelen hafif tıkırtı seslerine uyandım ve salona baktığımda Rıza amcanın benim için erkenden kalkıp kahvaltı hazırladığını gördüm. Beraber güzelce kahvaltımızı yaptıktan sonra, ileride de görüşmek üzere birbirimizin iletişim bilgilerini aldım. Kendisine bu muazzam misafirperverliği için çok teşekkür edip helalleşerek evden ayrıldım. “Gitmeden önce biraz bu tarihi şehri dolaşayım” diyerekten motora atladım ve keyifli bir Hemedan şehir turu yaptım.

Fotoğrafsız Hemedan ve Bazargan Sınır Kapısı Finali

Akşamdan telefonumu şarja koymayı tamamen unuttuğum için maalesef bu güzel şehirde hiç fotoğraf çekemedim. Zaten seyahatin getirdiği fiziki yükle artık hem çok yorulmuştum hem de vizemin/zamanımın dolmasından ötürü planladığım çoğu noktama da zaman kalmadığı için gidemedim. Zaten bu tarihi şehirler öyle bir günde hakkıyla gezilip bitirilecek yerler değil. Burada her köşe başı canlı bir tarih olduğundan, seyahat takviminde hepsine maalesef yeterli vakit ayıramıyorum.

İran Sınır Kapısı Prosedürleri ve Bazargan Girişi

Kendimi doğrudan ana yola atıp, Tenere ile durmaksızın tam 970 kilometre amansız bir sürüş yaparak Bazargan Sınır Kapısı’na ulaştım. Sınırı geçip Türkiye’ye girmeden önce, motorun deposunu bu topraklarda son defa o sudan ucuz, adeta bedava olan benzin ile tamamen fulledim. Motorun arkasında taşıdığım 5 litrelik yedek yakıt bidonum vardı; sınırdan geçmeden önce onu da son damlasına kadar yerel benzinle doldurdum. Saat akşam 20:30 sularında sınır kapısında pasaport ve gümrük evrak işlerimi resmi olarak başlattım; işlemlerin yoğunluğundan dolayı saat gece 23:00 gibi ancak Türkiye sınırını geçebilmeyi başardım.

İran’a ilk girdiğim kapıdaki resmi gümrük evrak işlerimi halleden iş takipçim Navid, bana evrakların sadece bir hafta geçerli olduğunu ve bir hafta içinde mutlaka ülkeden çıkış yapmam gerektiğini sıkıca söylemişti. Ben de biraz bu yasal sürenin üzerimde yarattığı baskıdan dolayı seyahatimin son günlerini biraz hızlı ve agresif planlamak zorunda kaldım. Sırf bu yüzden son 2-3 gün içinde Tenere ile 2600 kilometreden fazla yol yaptım; bu yoğun sürüş temposu da haliyle beni fiziki olarak epey bir yordu. Bu gümrük evrakları ve yasal süre yüzünden çıkış gümrüğünde pasaport kontrolünde bayağı bir korktum ama şansıma korktuğum başıma gelmedi; hiçbir teknik sıkıntı veya bürokratik engel çıkmadan sınırdan huzurla çıktım. Doğubeyazıt topraklarına teker koyarak, hazırladığım bu muazzam İran seyahat rotası seyahatimin en unutulmaz, en macera dolu sayfasını teknik olarak başarıyla tamamlamış oldum.

İmamzade Abdullah Meydanı

Yolda Şanzıman Korkusu ve Zincir Sürprizi

Aslında Bazargan sınır kapısına gelmeden epey bir zaman önce, Tenere’den can sıkıcı bir ses gelmeye başlamıştı. Motorun dördüncü vitesine kadar hiçbir problem yoktu ancak ne zaman beşinci vitese atsam motordan tuhaf sesler yükseliyor ve makine sanki gitmiyormuş gibi bir his veriyordu. Bu teknik arıza endişesi yüzünden motoru epey bir süre mecburen dördüncü viteste yavaş yavaş kullandım. Yol kenarında motordan aşağı inip sağına soluna pür dikkat baksam da dışarıdan fiziki olarak hiçbir anormallik gözükmüyordu. İnternet üzerinden motor dünyasından birkaç tecrübeli kişiye ulaşıp durumu yazdığımda, bana motorun beşinci vites senkromecinin kırılmış olabileceğini söylediler; bu teknik teşhis benim yol üstünde epey moralimi bozdu ve moral bozukluğundan yolda fotoğraf çekmeyi bile tamamen unuttum.

Sınır kapısında o can sıkıcı bürokratik evrak işlerini hallederken, Tenere’yi geçici olarak orta sehpa üzerinde dik bir vaziyette bırakmıştım. Gümrükteki işlerimi bitirip motorun yanına geri geldiğimde, arka dişliyi kontrol ederken zincirin yol boyunca epey bollaşmış olduğunu fark ettim. Türk tarafına nihayet güvenle geçtikten sonra hemen alet takımlarını çıkardım ve sınır bölgesindeki acımasız sivrisineklerin ziyafeti eşliğinde zinciri güzelce gererek sabitledim; sinekler beni ısırırken benim de sinirlerim epey gerildi tabii. İşlem bittikten sonra motora atlayıp vitese geçirdim ve baktım ki motor hiçbir ses yapmadan gayet güzel, tıkır tıkır gidiyor; yani sorun şanzımanda değil tamamen gevşeyen zincirdeymiş. Sorunun çözülmesiyle büyük bir keyifle gaz açarak hemen Doğubeyazıt’a ulaştım, kendime konforlu bir otel bulup geceyi burada huzurla geçirerek bu dahi İran seyahat rotası serüvenimi harika bir rahatlamayla noktaladım.

Yazar : tenekecelebi

Teneke Çelebi Merhaba, ben İbrahim. Uzun yıllardır bir iş insanı, içerik üreticisi ve her şeyden önce iki teker üzerinde dünyayı keşfetmeye adamış bir yol tutkunuyum.Benim için motosiklet, sadece bir ulaşım aracı değil; sınırları aşmanın, farklı kültürlerin kalbine dokunmanın ve tarihin tozlu sayfalarında bizzat iz sürmenin en saf yoludur. Dijital dünyada beni "Teneke Çelebi" olarak tanıyorsunuz. Bu isim; Evliya Çelebi'nin ruhunu, demir atlarımızın (motosikletlerimizin) o samimi ve dayanıklı yapısıyla harmanlama arzumdan doğdu.Sınırları Aşan Bir Serüven: Pamir’den Moğolistan Steplerine Motosiklet seyahatlerimde her zaman "zorlu ama büyüleyici" rotaların peşinden gittim. Bugüne kadar iki teker üzerinde;Rusya’nın uçsuz bucaksız coğrafyalarını ve vize sınırlarını,Pamir Yolu’nun (M41) 4000 metre rakımdaki oksijensiz, heyecan dolu dağ geçitlerini,Moğolistan Stepleri'nin yolsuz, izsiz ve uçsuz bucaksız bozkırlarını aşarak tarihin kalbine, Orhun Yazıtları’na kadar uzanan devasa maceralara imza attım.Tüm bu yolculukları sadece kendime saklamayıp, YouTube belgeselleri ve blog yazılarımla binlerce yol dostuyla paylaştım.Bir Hayalin Gerçeğe Dönüşmesi: Motosikletle Umre Yolu Benim için yolculukların en anlamlısı ve maneviyatı en yüksek olanı ise, Türkiye’den yola çıkarak karayolu üzerinden kutsal topraklara ulaştığım "Motosikletle Umre" projesi oldu.Ankara’da triptik (CPD) belgeleriyle başlayan bürokrasi mücadelemiz; İran’ın dondurucu soğuklarından ve dünyanın en ucuz benzinli yollarından geçerek Irak’a uzandı. Bağdat’ın tarihi sokaklarında çocukluk hayallerimi yaşarken, Necef ve Kufe’nin kadim tarih katmanlarında kayboldum. Kuveyt çöllerinin kavurucu sıcağını altımızdaki V-Strom'larla aşarak nihayet Suudi Arabistan'a, Mikat Camii'ne vardık.Mekke’ye doğru, üzerimizde ihramlarımızla, dilimizde telbiye dualarıyla kaskımız dışında hiçbir ekipman olmadan sürdüğümüz o 100 kilometrelik yol, hayatım boyunca unutamayacağım bir zirve noktasıydı. Bu blogda; Motosikletle Umre, Karayolu ile Umre ve Araçla Umre yapmak isteyen tüm seyahat severler için vizelerden sınır kapılarına, rotalardan maliyetlere kadar her detayı sansürsüz ve adım adım rehberleştiriyorum.Bu Sitede Sizi Ne Bekliyor? tenekecelebi.com, sadece bir gezi bloğu değil; sınır ötesi seyahatlerin teknik altyapısını, kamp rotalarını, motorcu dostu ipuçlarını ve yaşanmış gerçek hikayeleri bulabileceğiniz yaşayan bir dijital kütüphanedir.Eğer siz de sınırların ötesini merak ediyor, karayolu ile dünyayı keşfetmenin hayalini kuruyor ya da demir atınızla kutsal topraklara giden o manevi yolu merak ediyorsanız, doğru yerdesiniz.Kaskınızı takın, motoru çalıştırın; hikaye daha yeni başlıyor!Yollarda görüşmek üzere, İbrahim / Teneke Çelebi

Yorum Yap