Motosikletle Umre Yolu 10.Bölüm

Motosikletle Umre Yolu 10.Bölüm

Hüseyniye’ye Veda ve Şalamşeh Yolculuğu

Motosikletle umre dönüş yolculuğumuzun bu durağında, sabah Hüseyniye’de günün ilk ışıklarıyla ayaklandık. Kendi erzağımızdan öyle bir kahvaltı sofrası kurduk ki, dün gecenin o ağır yorgunluğunun üzerine adeta ilaç gibi geldi.

Çayımızı demledik, ocağın başında güzelce karnımızı doyurduktan sonra ev sahiplerimizi bulduk. Bize kapılarını açan o üstü başı yağ pas içindeki ama yürekleri tertemiz insanlara yürekten teşekkürlerimizi ilettik.

Böylece zihnimizde yer eden, o ilk başta bizi ürperten ama sonrasında minnetle ayrıldığımız bir Hüseyniye macerasına daha noktayı koymuş olduk. Hedefimiz Irak’ın Şalamşeh sınır kapısıydı.

Kaldığımız yere çok yakın olduğu için marşa bastıktan kısa bir süre sonra kapının yolunu tuttuk. Aslında biz buraya dün akşamdan gelmiştik ama kapı duvar! Meğer saat 19:00’dan sonra çıkış işlemi yapmıyorlarmış, mecbur geri dönüp kalacak yer aramıştık.

Sınır Kapısında Keşmekeş ve Şase Krizi

Ama size yemin ediyorum, kapı sabahın o saatinde daha uzaktan göründüğü an kaskın içinde kendi kendime “Tamam” dedim, “İbrahim, bugün yine hapı yuttunuz.” O ta uzaktan yükselen toz bulutlarını, o keşmekeşi görünce bir şeylerin ters gideceği, işimizin epey bir uzayacağı bas bas bağırıyordu.

Hani İran’dan Irak’a ilk girdiğimiz kapı var ya, buranın onunla uzaktan yakından alakası yok. Benim şu ana kadar bu ülkede gördüğüm en düzenli, en insani kapı Basra’daki kapıydı.

Gerçi “en düzenli” dediğime bakmayın; sadece Irak kendi standartları içinde iyi diyorum. Yoksa diğer ülkelerin sınır kapıları, Irak’ın en iyi kapısından bile fersah fersah ileride.

Saat 09:00 gibi sınırın ilk kontrol noktasına yaklaştığımızda, artık Ortadoğu gümrük sisteminin ciğerini ezberlediğim için içimden geri sayıma başladım: “Üç, iki, bir… Şimdi çek sağa diyecek.” Sıra tam bana geldi, memur camdan kafayı uzattı ve beklediğim o meşhur komutu verdi: “Çek sağa!”

Motorları yana alıp gülümseyerek selamımızı verdik. Tabi memurların ilk istedikleri evrak yine bizim şu meşhur baş belası Triptik, yani CPD (Carnet de Passages) oldu.

Evrakı uzattım, aldı evirdi çevirdi ama memurun halinden belli, bu işlerin pek piri değil. Tutmuş CPD belgesinin kendi numarasıyla, benim motorun şase numarasını eşleştirmeye çalışıyor.

E tabii rakamlar birbirini tutmayınca başladı kendi dilinde bir şeyler anlatıp itiraz etmeye. Adama bakıyorum, kâğıda bakıyorum… O an jeton düştü, adamın tamamen yanlış yere odaklandığını anladım.

Hemen araya girip parmağımla evraktaki asıl şase numarasının yazdığı yeri gösterince, memurun yüzünde o meşhur “Haaa, tamam” aydınlanması yaşandı. Evrakı onaylayıp devam edebilirsiniz dedi. Biz de böylece, o karmaşanın içinde bizi bekleyen 6 kontrol noktasının ilkini ufak bir şase kriziyle atlatmış olduk.

Gezginlere Altın Değerinde Sınır Tavsiyeleri

Buradan yola çıkacak, bu rotalara girecek arkadaşlara çok hayati, altın değerinde bir tavsiye vereyim: Bu kapılardaki memurlar nedense bizim kullandığımız Latin rakamlarını anlamakta, okumakta inanılmaz zorlanıyorlar.

Çoğu zaman evraktaki numarayı onlara bizzat biz gösterip okutmak zorunda kalıyoruz. Eğer bir gün yolunuz bu tozlu kapılara düşerse, memurların sisteme veya kâğıtlara geçirdikleri o rakamları mutlaka kendi gözünüzle kontrol edin.

Yoksa yanlış yazılmış tek bir rakam yüzünden, bir sonraki kapıda derdinizi anlatana kadar akla karayı seçersiniz benden söylemesi.

Memurdan “geçebilirsiniz” onayını alınca, ucu bucağı görünmeyen bu toz bulutunun içinde nereye gideceğimizi sorduk. Eliyle ileriyi işaret edip gayet rahat bir tavırla “Dümdüz devam edin” dedi.

Marşa basıp o tozun toprağın içine daldıktan kısa bir süre sonra, kapıyı ilk gördüğümdeki o “hapı yuttuk” hissiyatımda ne kadar haklı olduğumu iliklerimize kadar hissettim. Arkadaşlar, burası öyle böyle bir sınır kapısı değil. Devasa bir alan, her yer ama her yer toz duman içinde…

Bir binadan diğerine tabanvay gitmek imkânsız, motorla bile mesafe bitmek bilmiyor. Motorlarla o tozu yuta yuta ilerleyip ikinci kontrol noktasına ulaştık. Ve evet, tahmin ettiğiniz gibi o sihirli komut tekrar yankılandı: “Çek sağa!”

Konteynerler Arasında Yol Arayışı

Motorları yana aldık. Bu görevli şöyle bir göz ucuyla pasaportlara baktıktan sonra motorun yan çantalarını açmamızı işaret etti.

O ağır yorgunlukla motordan indim, tam o tozlu çantanın klipsini “tık” diye açtım ki… Adam eliyle “Tamam git, uğraştırma” der gibi umursamaz bir hareket yaptı.

İçimden okkalı bir “Ya sabır!” çekip kilitledim çantayı. Arkadaşım, yahu madem kontrol etmeyeceksin, ne diye o çöl sıcağında adamı motordan indirip kilit açtırıyorsun? Maksat yokuş yapmak, iş yapıyor gibi görünmek işte…

Neyse, sinirleri bozmamak lazım dedik, atladık motorlara tekrar. İlk memurun o dâhiyane “dümdüz gidin” komutuna sadık kalarak gaz açtık.

Gidiyoruz gitmesine de, ortalıkta öyle dümdüz gidilecek bir nizam yok ki! Sağlı sollu derme çatma yapılar sarmış etrafı.

Bina demeye bin şahit ister, hepsi konteynerden bozma teneke kutular. Bazılarının içi tamamen terk edilmiş, bomboş; bazılarının içinde ise üstünde üniformamsı bir şeyler olan tipler var.

Ama asker mi, sivil mi, milis mi belli değil; halleri, duruşları pek askere benzemiyor açıkçası. Kim olduklarını çok da kurcalamadan Osman’la dura kalka, o karmaşanın içinde el kol hareketleriyle sora sora nihayet asıl gümrük binasını bulmayı başardık.

Bürokrasinin Zirvesi: “Yaya” Sayılan Motorcular

Sabahın köründe vardığımızdan, mesai güya yeni başlamış ama memurlardan eser yok. Nihayet gümrük binası dedikleri o yere ulaştık.

Bina dediğime bakmayın; herhalde vadesini çoktan doldurmuş, eski bir yük konteynerinden bozma, toz toprak içinde garip bir yapı. İçeride bir masa, bir eski sandalye, bir de ne alaka dediğimiz o meşhur ev çekyatlarından var.

Karşımızda yaşlıca bir amca, dâha kahvaltısını bile yapmamış; bir yandan evraklarimizi düzenliyor, bir yandan çayını yudumlayıp lokmalarını çiğniyor. Bizi de o çekyata buyur etti, “Oturun, çayınızı için” dedi. Amca keyifte ama bizim içimiz kıpır kıpır, yol bekler…

Neredeyse bir saatin sonunda amca “Tamam” dedi, “Şu binaya gidin.” Binaların arası o kadar uzak ki, yürümek imkânsız; atladık motorlara, o tozun dumanın içinde muhaberat kısmına ulaştık.

Ne olduğunu anlamadığımız bir dünya işlemden sonra “Tamam, gidebilirsiniz” dediler. Tam “Hadi inşallah bitti bu iş” diyerek sondan bir önceki kapıya geldik, asker evrakları bir inceledi; “Sizi yanlış kaydetmişler, sistemde yaya görünüyorsunuz” demez mi? Şaka gibi!

Altımızda koca motorlar, arkada dünya kadar kamp yükü ama biz kağıt üstünde “yaya”yız. “Geri dönün, araç çıkış kaşesi vurdurup gelin” dediler. O sıcağın altında, o tozun içinde sinirler zaten bir milyon…

Mecbur döndük geri, yarım saat dil döktükten sonra zar zor düzelttirdik evrakları. Yine o uzak yolları motorla kat edip askere evrakı verdik, bu sefer “Tamam” dedi.

Plaka Hatası ve Kurtarıcı İzafi İmza

Ama asıl film son kapıda koptu. Son kapıdaki askere pasaportu, evrakı uzattık; adam bilgisayara plakayı girdi ve “Plaka hatalı” dedi.

Benim plaka kodunu giriyor, ekranda bambaşka, değişik bir İran arabası resmi çıkıyor! Yahu motor diyoruz, Türk plakası diyoruz; sistem inatla başka bir araç çıkarıyor.

Plakayı kodlaya kodlaya tekrar söylüyoruz, yok, yine olmuyor. Yarım saat, 45 dakika o güneşin alnında uğraştık ama sistem kabul etmiyor.

Adam en sonunda “Yapacak bir şey yok, ilk girdiğiniz kapıya (Safwan) gideceksiniz” dedi. Safwan dediğin yer tam 100 kilometre geride!

Bu sıcakta, bu yorgunluğun ve sinirin üzerine 100 kilometre geri dönüp evrak düzeltmek demek, bizim için tam bir yıkım demekti. Tabi bizde sigortalar attı; biraz itiraz, biraz atar matar derken asker baktı durum ciddi, “Tamam” dedi, “Şu binaya gidin, derdinizi anlatın.”

Gittiğimiz binada bir rütbeli asker çıktı karşımıza. Allah’tan adamın İngilizcesi zehir gibi, durumu kısa sürede anlattık. Adam halimizden anladı herhalde, “Tamam problem değil” deyip bir kâğıda imzayı bastı. O kâğıt o an bizim için altın değerindeydi, resmen bir nefes aldık.

Tekrar o meşhur son kapıya döndük, imzalı kâğıdı askere uzattık. Asker “Tamam, geçebilirsiniz” dediğinde, “Gerçekten mi?” der gibi gözünün içine baktım.

Çünkü bu son kapı; buradan geçtik mi özgürüz. “Bak gidiyoruz, eminsin değil mi, başka bir problem çıkmaz?” diye gözüyle onay almadan gaz açamadım.

Adam “Tamam geç” deyince, o sınır kapısının son demir kapısını arkamızda bıraktığımız an üzerimden koca bir dağ kalktı sanki. Yine de ne olur ne olmaz, “Aman biri geri çağırmasın” diye dikiz aynasından arkayı kese kese uzaklaştık.

Hayret, bu sefer geri çağıran olmadı! Şalamşe’nin o tozlu ve karmaşık bürokrasisini sonunda toprağa gömüp gaz açmaya devam ettik.

İran’a Giriş ve Farsça Labirenti

Irak tarafındaki o tozlu hengameyi bitirip İran sınırına teker bastığımızda, içimizden “Tamam, burayı şipşak geçeriz” diye geçirdik ama evdeki hesap yine çarşıya uymadı. Arkadaşlar, İran sınırı Irak kadar “karman çorman” değil, orası kesin; ama burada da başka bir duvar var: Dil.

Tabelalardan tutun da elinize tutuşturulan en ufak kâğıt parçasına kadar her şey istisnasız Farsça. Harfleri seçemiyorsun, ne yazdığını anlamıyorsun; haliyle işler biraz “el yordamıyla” ilerlemeye başlıyor.

Kendi pasaport işlemlerimizi halletmek kolaydı da iş motorların gümrük (triptik) kısmına gelince film koptu. Askerler eliyle bir yerleri işaret ediyor, bir bakıyoruz gümrük binası sınır kapısından kilometrelerce ötede, ufukta bir nokta gibi görünüyor.

Biz “Motorları burada bırakıp oraya nasıl gideceğiz?” diye düşünürken, bizimle birlikte geçiş yapmak isteyen yabancı plakalı bir araçtakiler sağ olsunlar bizi kendi arabalarına davet ettiler. Motorları askere emanet edip, tanımadığımız insanların arabasında gümrük binasının yolunu tuttuk.

100 Dolarlık Aracı Memur Oyunu

Binaya vardığımızda, bizimle aynı araçla gelen bir adam hemen yanımıza bitiverdi. “Verin evrakları, ben halledeyim” gibisinden hareketler yapıyor.

Ben de saf saf “Herhalde sevabına yardımcı olacak garibanın biridir” diye düşündüm ama içimden de bir ses “İşkillen İbrahim, bir bit yeniği var” diyor. Çok geçmeden adamın niyetini anladık; binadan içeri girer girmez bizden evrakları kendi adına takip etmek için tam 100 dolar istedi!

Hemen Osman’la birbirimize baktık, “Hayırdır kardeş?” dedik içimizden. Yahu 100 dolar dediğin parayla biz İran’da krallar gibi on gün yeriz, içeriz, gezeriz.

Elin adamına bir dosya takibi için o parayı kaptırır mıyız? Yer mi Anadolu çocuğu bu numaraları! Adam biraz bozuldu, kem küm etti ama söke söke aldık evrakları elinden.

Motorcu Kardeşliği ve Teneke Çelebi Stickerı

Tam o sırada, veznenin arkasındaki bir memur bizi uzaktan izliyormuş. O bizi çarpmaya çalışan tip, uyanıklık yapıp diğer yabancıların evraklarıyla hemen bizim önümüze kaynadı, sırayı bozdu.

Ama memur bir parladı adama, Farsça öyle bir azarladı ki, adamın kulaklarına kadar kızardığını gördüm. Sıradan tıpış tıpış çıktı gitti. Sonra memur bizi çağırdı.

İşte İran’ın o güzel tarafı yine karşımıza çıktı. Memur, bizim hiçbir şey yapmamıza gerek bırakmadan bütün işlemleri tek tek, büyük bir titizlikle kendisi halletti.

Sadece masasında oturmakla da kalmadı; imzalanması gereken diğer binalara bile bizzat bizi götürüp işimizi bitirdi. Meğer bu şahsına münhasır abimiz de bir motosiklet sevdalısıymış. Aramızda hemen o “motorcu kardeşliği” bağı kurululdu.

İşlemler bittiğinde, bu güzel adama teşekkür etmek için yanımda taşıdığım Teneke Çelebi stickerlarımdan birini hediye ettim. O kadar hoşuna gitti ki, hemen kendi bankosundaki cama, en görünür yere yapıştırdı.

Vedalaşırken bir de hatıra fotoğrafı çektirdik. O yardımsever memur sayesinde saatler sürecek o Farsça labirentinden tereyağından kıl çeker gibi çıktık ve nihayet, o çok sevdiğimiz İran topraklarına “Merhaba” dedik.

Hürremşehr’de Döviz Bürosu Arayışı

Sınır kapısındaki o tozlu, yorucu hengameyi zar zor arkamızda bıraktıktan sonra, kapıda elinde deste deste paralarla gezen o ayaklı dövizcilere (sarrafilere) hiç bulaşmayalım dedik. Kendi aklımızca uyanığız ya!

“Sınır kapısı burası, kesin kur düşüktür, ayaküstü kazıklanmayalım. Nasılsa şehre giriyoruz, gider içerideki resmi bir döviz bürosunda paşalar gibi kurundan bozdururuz” diye düşündük.

Bu “muhteşem” planla marşa basıp, sınıra zaten burnumuzun dibi kadar yakın olan Hürremşehr’e geldik. Sağa bakıyoruz yok, sola bakıyoruz yok.

Esnafa sorduk soruşturduk, aldığımız cevapla ilk şoku yaşadık: Koskoca şehirde bir tane bile döviz bürosu yokmuş! Bize, “En yakın dövizciyi ancak Abadan şehrinde bulursunuz” dediler.

Abadan da bulunduğumuz yerden 40 kilometre ileride ve asıl gitmemiz gereken rotanın biraz dışında kalıyor. Ne yapalım, yolda parasız kalmaktansa “mecbur” deyip rotayı hafiften saptırarak Abadan’a doğru gaz açtık.

Abadan’da Siesta ve Seyyar Sarraf Şoku

Bir süre sonra Abadan’a vardık varmasına ama o da ne? Şehir resmen terk edilmiş gibi, in cin top oynuyor! Saat daha öğleden sonra 15:00 olmasına rağmen bir tane bile açık dükkan yok.

Sadece dövizciler değil, marketinden bakkalına her yer kepenk kapatmış. Bu şehir aslında Basra Körfezi’ne çok yakın, liman tarafı koca koca gemilerle dolu, ticareti canlı bir yer ama sokaklarda yaprak kımıldamıyor.

O çöl sıcağını yiyince jeton düştü tabii; adamlar haklı, bu cehennem sıcağında kim dükkan açar? Muhtemelen siesta yapıyorlar, anca akşam serinliği çökünce piyasaya çıkıyorlar diye düşündük.

Biz motorların tepesinde sıcaktan kavrulmuş, kapalı kepenklerin arasında dövizci ararken bir baktık; kapalı bir döviz bürosunun tam önünde bekleyen seyyar bir sarrafi duruyor! Evet, yanlış duymadınız… Günün bombası ve o “uyanık” planımızın muhteşem çöküş anı tam olarak buydu.

Sınır kapısında etrafımızda dört dönen on tane seyyar sarrafiye burun kıvırıp, “kazıklanmayalım” diye 40 kilometre ekstra yol tepip, ocağın ateşinde kavrulduktan sonra gittik, yine sokaktaki ayaklı bir sarrafiye 100 doları bozdurduk!

Üstelik sınırda bozdursak alacağımız o normal kurun biraz daha üzerinde (yani bizim zararımıza) bir fiyata… Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak tam da buydu işte.

Osman’la birbirimize bakıp acı acı güldük. Bazen fazla hesap kitap, fazla uyanıklık adamı yollarda böyle ters köşeye yatırıyor.

Ne diyelim, akılsız başın cezasını lastikler çeker misali, tecrübe hanesine okkalı bir çizik daha atıp ceplerimizdeki İran riyalleriyle rotamıza geri döndük.

“Kebabi Ghasabzadeh” ve İstanbul Bağlantısı

O Abadan’daki komik ve bir o kadar da sinir bozucu sarrafi macerasından sonra, mecburen kürkçü dükkanına, yani Hürremşehr’e geri döndük. O sıcağın ve 40 kilometrelik fazladan yolun üzerine artık karnımız zil çalmaya başlamıştı.

Yol üzerinde gözümüze kestirdiğimiz, dışarıdan oldukça nezih ve güzel görünen bir kebapçıda motorları sağa çektik. Cebimizde uğruna onca ter döktüğümüz o taze İran riyalleri var ya; “Dedik bari değsin, şu paranın hakkını verelim, uzun zamandır özlemini çektiğimiz o efsane safranlı şaşlık kebabından yiyelim.”

Biz daha kaskları çıkarıp içeri girmeye kalmadan, dükkân sahibi bizi camdan görüp büyük bir heyecanla kapıya fırladı. Ayaküstü, o bizim meşhur karma dille biraz sohbet edince adamın bir kardeşinin İstanbul’da yaşadığını öğrendik.

Adam durur mu? O heyecanla hemen çıkardı telefonu, bastı WhatsApp görüntülü aramaya… Düşünsenize; İran’ın en güneyinde, çöl sıcağının ortasında bir kebapçının kapısında, adamın İstanbul’daki kardeşiyle görüntülü konuşup hasret gideriyoruz! Yol işte böyle garip, böyle güzel tesadüflerle dolu.

Geleneksel Lezzet: Safranlı Kebap ve Buz Gibi Doogh

İçeri geçip oturduğumuzda öğrendik ki meğer burası öyle sıradan bir yol üstü lokantası değilmiş. Yıllara meydan okuyan, çok eski ve köklü bir aile işletmesiymiş. Adı da tabelada asılıydı: “Kebabi Ghasabzadeh”.

Hani bizim dilde tam çevirisi “Kebapçının çocukları” veya “Kebapçı soyundan gelenler” gibi ağır ve asil bir anlama geliyor. Hakkını da veriyorlar hani.

Tabii biz masaya yerleşince İran’ın o değişmez, klasikleşen sahnesi burada da tekrarlandı. Yabancı olduğumuzu anlayan, dışarıdaki yüklü motorları gören herkes usulca başımıza üşüştü.

Biri gelir nereden geldiğimizi sorar, diğeri motoru inceler, ötekisi telefonunu çıkarıp hatıra fotoğrafı çektirmek ister… Artık bu duruma o kadar alıştık ki, Osman’la birbirimize bakıp “Yine her zamanki İran” diyerek gülümsedik ve bu karşılıksız sevginin, o samimi anın tadını sonuna kadar çıkardık.

İlgi, alaka ve sohbet bu kadar koyu olunca mekanda epey bir vakit geçirdik. O beklediğimiz şaşlık kebabı masaya bir geldi ki, of diyorum! Yanında da altın sarısı safranlı pilav…

Ve tabii ki o yorgunluğun, sıcağın üzerine lıkır lıkır içtiğimiz o efsane İran ayranı: “Doogh” (Duğ). Bizim ayrana benziyor ama içine dağ nanesi ve hafif baharatlar katıyorlar, bir de doğalından hafif gazlı bir yapısı var.

O buz gibi Doogh ve safranlı kebap midede buluşunca, sabahtan beri yediğimiz sınır kapısı tozu da, o dövizci ararken çektiğimiz çile de bir anda silinip gitti. Karnımız tok, sırtımız pek, yüzümüzde o meşhur İran misafirperverliğinin bıraktığı tebessümle, yola çıkmak için tekrar motorların başına geçtik. Bakalım bu safranlı enerjisi bizi nereye kadar götürecek!

Güvenli Sürüş ve Ahvaz Girişi

Midede safranlı kebabın ve o buz gibi Doogh ayranının verdiği müthiş enerjiyle rotaya tekrar bağlandık. Artık asfaltı ağlatmamız, kelimenin tam anlamıyla yolu “yememiz” gerekiyordu.

İşin aslı, İran sınırlarına teker bastığımız andan itibaren üzerimize garip bir rahatlama çökmüş, “Tamam ya, artık eve geldik” hissiyatı sarmıştı bizi. Neden mi? Çünkü buradaki sınırlar, o geçtiğimiz diğer Ortadoğu ülkeleri gibi her an “Acaba şimdi ne sorun çıkacak?” diye tırnak yedirten, sürpriz yumurta tadında yerler değil.

Biraz bürokrasiyle uğraştırsa da neyin ne olduğu belli. Memurlar işi biliyor; kurallara uyup, evrakı düzgün verdiğinizde çark dönüyor, işler tıkır tıkır ilerliyor. Bu güven hissiyle gaz açmak bile bir başka keyif veriyor insana.

Yaklaşık 130 kilometre kadar hiç durmaksızın sürdükten sonra Ahvaz şehrine giriş yaptık. Şehrin girişinde o cehennem sıcağı bir yandan, midedeki tokluk rehaveti diğer yandan bastırınca “Gözümüz açılsın, bir kahve molası verelim” dedik.

Yol kenarında gözümüze kestirdiğimiz salaş bir kahveciye yanaştık. Hem iki yudum kahve içeriz hem de namazımızı eda ederiz diye düşündük. Ocağın üzerindeki o közde demlenen kahveleri görünce içimden, “Tamam Teneke, meşhur İran kahvesini yerinde içeceksin” dedim. Hemen siparişleri verdik.

Ben öyle acı kahve falan pek sevmem, tatlıcıyımdır; adama anlata anlata “Şekerli olsun ha!” diye de tembihledim.

Zehir Gibi Bir Kahve Deneyimi

Kahveler geldi, dumanı tütüyor… Fincanı dudaklarıma götürüp o ilk yudumu almamla birlikte… Arkadaşlar, gözlerimden resmen yaş geldi!

Yanımdakiler bana baktığı için o zift gibi, katran gibi şeyi geri de tüküremedim, mecburen yutkundum. Normalde kahve kültürüm pek yoktur ama “İçelim, deneyim olsun” demiştik.

Meğer bu İran’ın o meşhur, acı mı acı, sert mi sert “sade kahvesi”ymiş. Hani öyle kafaya dikilmezmiş, ufak ufak, milim milim dudak ıslatmalık yudumlanırmış.

Osman tam bir kahvekoliktir, her türlüsünü içer, yemin ediyorum o bile fincanı bitiremedi. Bizim aklımız Irak sınırında o gümrükçünün bize ikram ettiği tatlı, yumuşak içimli kahvede kalmıştı ama önümüze gelen bu sıvı resmen uykuyu değil, adamın ruhunu yerinden oynatacak bir sertlikteydi. Neyse, ismini cismini tam bilemediğimiz bu acı tecrübe de İran günlüklerine sağlam bir anı olarak yazıldı.

Tandır Başında Misafirperverlik ve Taftun Ekmeği

Biz o acı kahveyle cebelleşirken, gözüm hemen yandaki fırına ilişti. Bildiğiniz gürül gürül tandır ateşi yanıyor, ustalar hamuru açıp o kızgın tandırın duvarına “şılap” diye yapıştırıp göz açıp kapayıncaya kadar pişiriyorlar.

Hemen kamerayı elime alıp ustadan izin istedim, o sıcağın alnında ateş başında verilen emeği çekmeye başladım. Fırıncılar bizim yabancı olduğumuzu, o koca motorlarla yollara düştüğümüzü öğrenince yine o dillere destan İran misafirperverliğini konuşturdular.

O sıcak, mis kokulu Taftun ekmeklerinden bize hediye ettiler. Yürekten teşekkürlerimizi edip, o sıcak ekmekleri çantaya zulalayarak tekrar yola koyulduk.

Şehri arkamızda bırakıp biraz daha yol aldıktan sonra, yol kenarlarında arabalarının arkasında domates, soğan, meyve satan seyyar manavlar gördük. “Hazır taze ekmeğimiz de var, akşam yemeği ve sabah kahvaltısı için biraz nevale düzelim” dedik.

Motorları çektik sağa; kasalardan domatesi, soğanı, biraz da muz falan seçip poşetleri iyice doldurduk. Tam elimi cebime atıp hesabı ödeyeceğim, pazarcı abi bizim o yüklü motorları ve tozlu kılıklarımızı baştan aşağı bir süzdü.

Elimi geri çevirip, “Siz yolcusunuz, bizim misafirimizsiniz” diyerek o kadar aldığımız erzakın tek kuruş parasını almadı.

Düşünebiliyor musunuz? Daha Ahvaz’ın girişinden çıkışına kadar önce zehir gibi bir kahveyle sarsıldık, sonra fırıncının sıcak ekmeğiyle doyduk, en son da bir seyyar satıcının o hesapsız cömertliğiyle duygulandık.

İşte İran yollarını bizim için gümrük kapılarından ziyade “ev” yapan şey tam olarak buydu; bu insanların o karşılıksız ve kocaman yürekleri…

Mollasani’de Selektörlü Gece Daveti

Ahvaz şehrini biraz geçmiştik ki, Mollasani yakınlarında gece karanlığında tuhaf bir olayla karşılaştık. Yolda kendi halimizde, motorların ritmik sesiyle akarken, yanımızdaki bir araba sürekli bize selektör yapıyor, içindekiler camdan sarkıp el kol hareketleriyle yırtınıyor.

Gecenin o vakti ıssız yolda, “Kim bu şimdi, hayırdır inşallah?” demedik değil. Motorların üstünde Osman’la hemen interkomdan paslaştık. “Ne diyor bunlar kanka?” “Valla sağa çek diyorlar.”

Dedik bari durup bakalım dertleri neymiş; çünkü İran’a girdiğimizden beri alıştık artık, yolda yüklü motorları görenler ya zorla fotoğraf çektirmek için önümüzü kesiyor ya da yoldan çevirip bir şeyler ikram etmeye çalışıyorlar. Niyetlerinin kötü olmadığını bildiğimizden adamı takip edip müsait bir yerde sağa yanaştık.

O önde durdu, biz arkasında… Arabadan koca bir aile döküldü. Biraz Tarzanca, biraz İngilizce, araya birkaç kelime Farsça, birkaç kelime de Türkçe sıkıştırarak dünyanın en enteresan dil karmaşasıyla anlaştık adamla.

Meğer dertleri bambaşkaymış; adam yolda bizi görmüş, kanı kaynamış, illa “Gelin sizi evimde misafir edeyim” diye tutturdu. Evinin çok yakında olduğunu söyleyip o kadar içten, o kadar ısrarcı bir davet yaptı ki, Osman’la birbirimize baktık. “Neden olmasın?” dedik ve atladık motorlara, adamın arabasının peşine takıldık.

Mahalle Panayırı ve Hollywood Yıldızı Hissiyatı

Ara sokaklardan geçip, yüksek duvarlarla çevrili tipik bir İran mahallesine girdik. Araba geniş bir evin avlusundan içeri daldı, biz de o egzoz sesleriyle peşinden… Ama asıl şoku o an yaşadık.

Biz daha yoldayken bunlar herhalde sülaleye haber salmış; avluya bir girdik ki en az 20 kişi bizi bekliyor! Bir anlık “Nereye düştük biz yahu?” tırsmamızı saymazsak, yüzlerindeki o heyecanı, o kocaman gülümsemeyi görünce niyetlerinin ne kadar saf ve güzel olduğunu şıp diye anladık.

Yemin ediyorum kendimizi Hollywood yıldızı falan hissettik. Daha kontağı kapatıp motoru stop etmeden etrafımız sarıldı. Biri bir şey soruyor, öteki bir şey anlatıyor…

Motorlardan inmemizle birlikte bizi hemen avludaki geniş, büyük bir odaya aldılar. Biz yolda gelirken içeride öyle bir hazırlık yapmışlar ki inanamazsınız!

Ev yapımı pizza tarzı hamur işleri, dağ gibi meyve tabakları, tatlılar, çeşit çeşit kuruyemişler… Önümüzde resmen yiyecekten ufak çaplı bir tepe oluştu.

Şaşkınlıktan Osman’la birbirimize bakıyoruz. “Oğlum ye,” dedim, “devam et.” Zaten Osman o sıcakkanlılığıyla saniyeler içinde herkesle kaynaşmıştı bile.

Biraz ondan, biraz bundan, bildiğimiz bilmediğimiz tüm dillerin harmanlandığı o sohbetin dibine vurduk. Ortak dil yok belki ama bir şekilde de zehir gibi anlaşıyoruz işte.

Odanın kapısına baksanız ayrı bir film… Mahallenin çocukları toplanmış, kapıdan meraklı gözlerle bizi kesiyorlar.

Gençler köşeye çekilmiş fısır fısır kendi aralarında bizi konuşuyor, ufaklıklar dışarıda canavar gibi yatan motorların etrafında oyunlar oynayıp fır dönüyor. Ev değil mübarek, tam bir düğün salonu panayırı! Her yer cıvıl cıvıl…

Zamanla Yarış ve Gece Yolculuğu Israrı

Epey bir yiyip içtikten, o tatlı muhabbete doyduktan sonra saate baktık; “Bize müsaade, yolcu yolunda gerek” dedik. Dedik ama ne mümkün! İlla “Gece burada kalın” diye bir ısrar, bir kıyamet ki bırakmıyorlar bizi.

Biz de mecburen diller dökerek durumu anlattık: “Yolumuz çok uzun, gece daha serin oluyor, daha rahat yol alıyoruz. Bir an önce bir sonraki noktaya ulaşmamız lazım ki Osman işine, mesai saati gününe zamanında yetişebilsin.”

Zaten o mesai belası olmasa daha ne kadar kalırdık Allah bilir. Binbir güçlükle ikna ettik aileyi. Şunu bir kez daha çok net anladım ve söyleebilirim: İran halkı gerçekten inanılmaz misafirperver ve her seferinde bu misafirperverliğin üstüne koyarak sizi şaşırtmayı başarıyorlar.

Bizi el üstünde tutan o güzel insanlara defalarca teşekkür ettik, o koca aileyle hatıra fotoğraflarımızı çektik. Avludan çıkarken yine o mahşeri kalabalık, o uğurlama faslı…

Kendimizi yine ünlü gibi hissederek, yüzümüzde kocaman bir tebessümle ve kalbimizde harika bir anıyla karanlık İran yollarına doğru tekrar gaz açtık.

Kadim Şehir Şuşter ve Tarihi Hidrolik Sistem

Gecenin o karanlığında, dile kolay, bir günde tam üç ülke sınırını (Suudi Arabistan, Kuveyt, Irak ve nihayet İran) devirmiş olmanın verdiği o garip ama huzurlu rahatlıkla Ahwaz’ı geride bıraktık. Artık asfaltın tadı bile başka geliyordu.

Rotayı, kalbimde çok özel bir yeri olan, 2017 yılındaki ziyaretimde o mühendislik harikası sistemine resmen aşık olduğum Şuşter şehrine kırdık. Şuşter dediğin yer öyle sıradan bir şehir değil arkadaşlar.

Burası, insanlık tarihinin en zeki mühendislik dehalarından birinin, Şuşter Tarihi Hidrolik Sistemi’nin evi. Sasaniler döneminde, ta Darius zamanında temelleri atılan bu sistem, Karun Nehri’nin sularını devasa tünellerle şehre dağıtan, değirmenleri döndüren ve şelalelerle ovayı sulayan yaşayan bir organizma gibi.

UNESCO’nun bile “yaratıcı dehanın şaheseri” dediği bu yer, benim gibi teknik işlere meraklı bir adam için adeta bir açık hava dershanesi. Önceki bölümlerde, mesela Motosikletle Umre Yolu 9. Bölüm yazımızda da bahsettiğimiz o çöl yollarının yorgunluğunun üzerine bu tarihi dokuyu solumak paha biçilemezdi.

Yaklaşık 80 kilometrelik bir sürüşün ardından gece yarısı şehre giriş yaptık. İran’ın o kendine has gece ruhu burada da hemen bizi karşıladı. Sokaklar, caddeler öyle bir aydınlatılmış ki sanırsın şehirde büyük bir düğün var!

Saat gece yarısını çoktan geçmiş ama millet sanki öğle sıcağında değilmiş gibi dışarıda, her yer ışıl ışıl, her yer insan kaynıyor. Şehrin o canlı, hayat dolu enerjisi yorgunluğumuzu bir an unutturdu bize.

Vakit kaybetmeden o efsanevi su sisteminin olduğu bölgeye gittik. Gecenin karanlığında bile köprünün üzerinden o akan suların sesini dinlemek, o tarihi taş yapıları izlemek bambaşka bir keyifti. Ama asıl keşfi yarına saklayıp, artık motorun üstünde uyumamak için kalacak yer arayışına girdik.

Hemen su sisteminin yakınındaki bir parka motorları çektik ve “Hadi buraya kuralım otağı” dedik. Lakin gece ilerledikçe, parkın o ışıklı neşesi yerini biraz tekinsiz bir havaya bıraktı.

Etrafta şöyle bir göz ucuyla süzdüğümüz, tipi pek güven vermeyen, “Acaba?” dedirten bir sürü garip adam dolaşmaya başladı. Osman’la birbirimize baktık; yalan yok, içimize bir huzursuzluk düştü.

Ama artık öyle bir noktadayız ki, kemiklerimiz sızlıyor, motoru yerinden oynatacak mecalimiz kalmamış. “Aman” dedik, “Allah büyüktür, bu saatten sonra çadır mı toplanır?”

Mecbur, o “ne olur ne olmaz” gerginliğiyle bir şeyler atıştırdık. Osman’a döndüm, “Kanka” dedim, “Bu gece bir gözümüz açık uyuyacağız, yapacak bir şey yok.”

O yorgunluğun içinde, kulağımız dışarıdaki seslerde, elimiz tetikte (yani bir nevi tetikte!) o tekinsiz sessizliğin içinde uykuya daldık. Bakalım Şuşter’in sabahı bize ne gösterecekti?

(Gezgin Notu: Kendi rotanızı çizerken Şalamşeh, Abadan ve Şuşter bölgelerindeki kritik noktaları incelemek isterseniz, hazırladığım Motosikletle Umre Rotası – Güncel Durak ve Koordinat Haritası linkine tıklayarak rotayı kaydedebilirsiniz.)

Şuşter’in Sabahı ve Su Cennetine Giriş

Gece o tekinsiz tiplerin arasında “bir gözümüz açık uyuruz” dedik ama herhalde o kadar yorulmuşuz ki, sabah gözümüzü açtığımızda güneş çoktan vurmuştu. Şöyle bir sağı solu kolaçan ettik; motorlar yerinde, çantalar sapasağlam, her şey bıraktığımız gibi duruyor.

“Çok şükür” dedik, kazasız belasız geceyi devirdik. Dün o fırından taze taze aldığımız Taftun ekmeklerini, yoldaki seyyar manavdan topladığımız nevaleleri çıkardık; Karun Nehri’nin o huzurlu şırıltısı eşliğinde, kamp alanımızda mükellef bir kahvaltı yaptık.

Kahvaltı bitince hemen “pılıyı pırtıyı” toplayıp motorlara yükledik. Zaten asıl derdimiz, sadece onu görebilmek için yüzlerce kilometre teptiğimiz o Şuşter Tarihi Su Sistemi’ydi. Kamp kurduğumuz parkla arası topu topu 200 metre!

Marşa bastık, iki dakikada kapıya dayandık ama bir de ne görelim; kapı duvar! Meğer saat 09:00’da açılıyormuş. “E be mübarek, bu kadar yol geldik, kapıda mı kalacağız?” dedik ama yapacak bir şey yok, mecbur bekleyeceğiz.

Tekne Turu Oyunu ve Açılan Demir Kapılar

Vakit öldürmek yerine hemen alanı tepeden gören yüksek bir noktaya çıktık. Yukarıdan bakınca o devasa kanallar, tüneller ve asırlardır durmaksızın akan şelaleler gerçekten insanı büyüleyen bir mühendislik şaheseri gibi duruyor.

Biz orada manzaraya dalmışken yanımıza nehirde tekne turu satan tipler yanaştı. Öyle bir anlatıyorlar ki, “Şuşter sisteminin tam içinden geçeceğiz, her yeri dipten göreceksiniz” falan… “Vaktimiz de var” dedik ve teklifi kabul ettik.

Tur şehrin girişindeki bir noktadan başlıyormuş. Tekneye bineceğimiz yere kadar gittik ama tam “Hadi biniyoruz” derken elemanlar baklayı ağzından çıkardı: “Biz o tarihi alanın tam içine girmiyoruz, rotamız farklı.”

Bizim şalterler o an attı tabii. Madem asıl görmeye geldiğimiz yerin içine girmeyeceğiz, ne diye bizi buraya kadar yordunuz? “Kalsın kardeşim” dedik, turdan vazgeçip motorlara atladığımız gibi ana kapıya geri döndük. Biz oraya vardığımızda saat tam 09:00 olmuş, o koca demir kapılar nihayet ziyaretçilere açılmıştı.

Binlerce Yıllık Mühendislik Başyapıtı

Ve işte karşımda duruyor: Şuşter Tarihi Su Sistemi. Binlerce yıl önce, insan eliyle yaratılmış bir su cenneti.

UNESCO’nun “yaratıcı dehanın bir başyapıtı” dediği bu yapı, karşısında durup sadece “Vay be!” demekten başka bir şey yapamayacağınız o ender eserlerden biri. Hemen içeri girip biletlerimizi aldık. Yanlış hatırlamıyorsam 50-100 TL gibi bir şeydi kişi başı. Hemen daldık içeri. Zaten içeri bir girdik ki, 1700 yıl önceki yere gelmiş gibi olduk.

Her şey Karun Nehri ile başlıyor. İran’ın en büyük nehri olan Karun, Huzistan’ın kuru topraklarını yara yara akıyor.

Ama binlerce yıl önce yaşayanlar, bu suyun sadece akıp gitmesine izin vermemiş. Onu evcilleştirmişler, ona bir düzen vermişler, onu bir medeniyetin temeli yapmışlar.

Şuşter, aslında bir ada şehri. Nehrin iki kolu arasında sıkışmış, suyun ortasında yükselen bir yerleşim. Bu konum, ona hem doğal bir savunma sağlamış hem de suyu kontrol etme imkanı vermiş. Ama asıl mesele, bu suyu şehre, tarlalara, değirmenlere ulaştırabilmekti.

Büyük Darius’tan Sasani Kralı Şapur’a

Sistemin kökleri, MÖ 5. yüzyıla, Ahameniş İmparatorluğu’nun büyük kralı Büyük Darius’a kadar uzanıyor. Darius, Pers imparatorluğunun dört bir yanına yollar, saraylar ve sulama sistemleri inşa ettiren bir hükümdardı.

Şuşter’de de aynı vizyonla hareket etti: Çölün ortasındaki bu yarı kurak toprakları sulamak, buraları verimli tarım arazilerine dönüştürmek istedi. Onun emriyle, Karun Nehri’nden suyu çeken ilk kanallar açıldı. Ama asıl büyük iş, ondan yüzyıllar sonra, Sasani İmparatorluğu döneminde gerçekleşecekti.

MS 3. yüzyılda, Sasani Kralı I. Şapur tahta çıktığında, Şuşter çoktan stratejik bir öneme sahipti. Ama Şapur’un aklında daha büyük bir şey vardı: Karun Nehri’ni tamamen kontrol altına almak, suyun gücünü sadece tarım için değil, savunma ve sanayi için de kullanmak.

Ve işte bu noktada, tarihin en ilginç kırılma anlarından biri yaşanıyor. MS 260 yılında, Şapur, Edessa Savaşı’nda Roma İmparatoru Valerianus’u bizzat esir alıyor. Bu, Roma tarihinin en büyük utançlarından biri.

Ama Şapur bu esirleri öldürmüyor. Onları Şuşter’e gönderiyor ve “Bana bir su sistemi yapın, öyle bir sistem ki, dünyada eşi benzeri olmasın” diyor. Ve Romalı esirler işe koyuluyor. Onların elleriyle, o devasa baraj-köprü inşa ediliyor: Band-i Kayser, yani Sezar’ın Barajı.

Band-i Kayser: Sezar’ın Devasa Barajı

Band-i Kayser, İran’daki ilk baraj-köprü. Yaklaşık 500 metre uzunluğunda, 40’tan fazla kemeri olan dev bir yapı.

Altundan Karun Nehri akıyor, üstünden ise Persepolis’ten başkent Ktesiphon’a uzanan ana yol geçiyor. Yani bu yapı, aynı anda hem bir baraj, hem bir köprü, hem de bir yol.

Düşünsenize: 1700 yıl önce, Romalı esirler, Pers topraklarında, o devasa taşları nasıl yontup yerleştirmiş? Nasıl hesaplamışlar suyun basıncını, kemerlerin dayanıklılığını?

Nasıl yapmışlar da bu eser, 1885 yılına kadar, tam 1600 yıl boyunca ayakta kalmış? Arap fatihler buraya geldiklerinde, Band-i Kayser’i görüp “Bu, dünyanın harikalarından biridir” demişler. Ve haklılarmış.

Akıllara Zarar Bir Matematik: Gargar Kanalı

Band-i Kayser’in asıl marifeti, nehrin suyunu ikiye ayırması. Bir kol doğal yatağında akmaya devam ediyor.

Diğer kol ise, Gargar Kanalı adı verilen devasa bir yapay kanala yönlendiriliyor. Bu kanal, günümüzde hâlâ kullanılıyor.

Suyun bu kanala aktarılma oranı tam 2:1. Yani nehrin üçte biri Gargar’a, üçte ikisi ana yatağa gidiyor.

Bu oranı, 1700 yıl önce, hiçbir modern alet olmadan hesaplayabilmek… İnsanın aklı duruyor gerçekten.

Gargar Kanalı’nın suyu, şehrin altından geçen bir dizi tünele giriyor. Bu tüneller, kayaların oyulmasıyla oluşturulmuş adeta birer yeraltı nehri. Su, tünellerden geçerken devasa su değirmenlerini döndürüyor. Un öğütülüyor, yağ çıkarılıyor, ekmek yapılıyor. Sonra su, tünellerin sonunda bir uçurumdan aşağıya çağlayarak dökülüyor.

Şuşter’in Meşhur Çağlayanları ve Salasel Kalesi

Ve işte o manzara… Şuşter’in meşhur Şelaleleri. Su, kaya oyuklarından köpürerek akıyor, aşağıdaki havuzlarda birikiyor, sonra da ovaya yayılıp 40.000 hektarlık bir alanı suluyor.

Ovanın adı Mianab. Farsça’da “Cennet” demek. Ve gerçekten de öyle. Çölün ortasında, suyun getirdiği bir cennet.

Tüm bu sistemin kontrol merkezi, Salasel Kalesi idi. Şehrin en yüksek noktasında, suyun akışını izleyen dev bir gözetleme kulesi.

Buradan, barajların kapakları açılıp kapatılıyor, suyun seviyesi ölçülüyor, tüm sistem yönetiliyordu. Kalenin tepesindeki Kolah Farangi Kulesi ise, su seviyesini ölçmek için kullanılan bir tür su saatiydi. Suyun yüksekliği değiştikçe, kuledeki gösterge değişiyor ve yetkililer hemen müdahale ediyordu.

Bugün o kalenin duvarları hâlâ ayakta. Ve eğer oraya çıkarsanız, bir zamanlar suyun nasıl dans ettiğini, nasıl bir medeniyete hayat verdiğini hayal edebilirsiniz.

Bir Gezgin Gözüyle Yeraltı Labirentleri

Şimdi, tüm bu sistemi bir gezgin gözüyle anlamaya çalışalım. Her şey, Band-i Mizan’da, yani Mizan Barajı’nda başlıyor.

Bu baraj, Karun Nehri’nin suyunu ikiye ayırıyor. Bir kısmı ana yatakta akmaya devam ediyor. Diğer kısmı ise, Gargar Kanalı’na yönlendiriliyor.

Gargar Kanalı, yaklaşık 100 kilometre boyunca uzanıyor. Su, bu kanal boyunca akarken, şehrin altındaki tünellere giriyor. Bu tüneller, adeta birer yeraltı labirenti.

Bazı yerlerde o kadar dar ki, ancak bir insan geçebilir. Bazı yerlerde ise o kadar geniş ki, bir tekne yüzebilir. Tünellerin içinde, su değirmenleri var. Büyük taş çarklar, suyun gücüyle dönüyor.

Bu çarklar, un değirmenlerini, yağ preslerini, hatta şeker kamışı işleme tesislerini çalıştırıyor. 1700 yıl önce, burada bir sanayi bölgesi vardı. Sonra su, tünellerin sonunda, “Şelaleler” denen noktaya ulaşıyor.

Burada, su yaklaşık 15-20 metrelik bir uçurumdan aşağıya dökülüyor. Sesini kilometrelerce öteden duyabiliyorsunuz. Görüntüsü ise tarifsiz. Kayaların arasından fışkıran sular, güneşin altında parlıyor, aşağıdaki havuzlarda köpürüyor.

Ve sonra, o havuzlardan toplanan su, kanallarla ovaya dağıtılıyor. 40.000 hektar arazi sulanıyor. Burası, İran’ın en verimli tarım bölgelerinden biri haline geliyor.

Savunma, Ulaşım ve Kadim Sanayi Kompleksi

Şuşter Su Sistemi, sadece bir sulama projesi değildi. Aynı zamanda bir savunma sistemi, bir ulaşım ağı ve bir sanayi bölgesiydi.

Savunma: Şehrin etrafındaki kanallar, doğal birer hendek gibiydi. Düşmanlar, su dolu kanalları geçmek zorundaydı. Ve o kanalların kontrolü tamamen Şuşter’in elindeydi.

Ulaşım: Gargar Kanalı, gemilerin geçebileceği kadar genişti. Bu sayede, Basra Körfezi’nden gelen gemiler, Şuşter’e kadar ulaşabiliyordu. Şuşter, bir liman kenti haline gelmişti.

Sanayi: Su değirmenleri, sadece un öğütmüyordu. Aynı zamanda şeker kamışı işliyor, yağ çıkarıyor, hatta belki de kağıt üretiyordu. Burada, 1700 yıl önce, devletin kontrolünde bir sanayi kompleksi vardı.

En inanılmazı şu: Bu sistem, günümüzde hâlâ kullanılıyor. Tabii ki eski ihtişamıyla değil. Ama su hâlâ Gargar Kanalı’ndan akıyor, değirmenlerin bir kısmı hâlâ dönüyor, ovadaki tarlalar hâlâ sulanıyor.

UNESCO yetkilileri, bu sistemi “insanın yaratıcı dehasının bir başyapıtı” olarak tanımlıyor. Ve gerçekten de öyle. Çünkü bu sistem, sadece bir mühendislik harikası değil. Aynı zamanda, insanın doğayla uyum içinde nasıl yaşayabileceğinin, onu yok etmeden nasıl kullanabileceğinin en güzel örneği.

Tarihin İçinde Yürümek: Amcanın Kalp Mesajı

Şuşter’e vardığımda, ilk işim şelalelere koşmak oldu. Ama önce, yanlış yola saptığımı fark ettim. Şelalelerin sesini takip ediyordum ama bir türlü ulaşamıyordum.

Sonra bir yerli amcaya rastladım. El kol işaretiyle “Şuşter nerede?” diye sordum. Güldü, “Zaten içindesin” dedi. Meğer Şuşter, bir su sisteminin içine inşa edilmiş bir şehir.

Her yer kanal, her yer köprü, her yer su. Bazı evlerin altından nehir geçiyor. Bazı sokaklar, kanalların üzerinde yükselen kemerlerle örtülü. İnsanlar, evlerinin önünden akan sudan bahçelerini suluyor, çamaşırlarını yıkıyor.

Ve sonunda, şelalelere ulaştım. Karşımda, kaya oyuklarından fışkıran sular, köpürerek aşağıya dökülüyordu. Ses, o kadar yüksek ki, yanınızdaki insanı duyamıyorsunuz. Ama bir o kadar da huzur verici. Sanki binlerce yıl önce de aynı sesle akıyormuş gibi.

Şelalelerin hemen yanında, devasa su değirmenlerinin kalıntıları var. Taş çarklar, hâlâ duruyor. Bazıları hâlâ dönüyor.

Ellerimi uzattım, soğuk suya dokundum. Bir an için, 1700 yıl önce bu suya dokunan Romalı esirlerin ellerini hayal ettim. Onlar da benim gibi hissetmiş miydi bu soğuğu? Onlar da bu sesi duymuş muydı?

Osman’ın Renkli Süsü ve Salasel’den El Sallayan Sular

Gezinin en güzel anlarından biri de, hediyelik eşya bölümünde yaşandı. Şuşter’e özgü eşyalar aldık. Osman tutturdu, “Renkli bir şeyler alıp motoruma asacağım” diye.

Neyse, bulduk bir thing: Düğünlerde kadınların koluna takıp oynadıkları, püsküllü iplerle örülmüş renkli bir süs. Osman bunu görünce çok sevindi ve hemen satın aldı. “İşte bu!” dedi, “Bu tam bana göre.” Motoruna asacağı bu küçük renkli süs, belki de İran macerasının en eğlenceli hatırası olacaktı.

Salasel Kalesi’nin tepesine tırmandım. Nefes nefese kalmıştım. Ama manzara, her şeye değdi. Aşağıda, tüm şehir su kanallarıyla örülü bir halı gibi uzanıyordu.

Karun Nehri, ikiye ayrılmış, şehrin etrafını sarmıştı. Gargar Kanalı, uzaklara doğru uzanıyor, güneşte parıldıyordu. Bir an için, buranın sadece bir su sistemi değil, aynı zamanda bir medeniyetin beşiği olduğunu düşündüm.

Burada, insanlar suyu nasıl kontrol edeceklerini öğrenmişlerdi. Burada, tarım doğmuş, sanayi gelişmiş, ticaret canlanmıştı. Ve tüm bunlar, hâlâ ayakta duran bu taşların, bu kanalların, bu barajların sayesinde olmuştu.

Şimdi, bu muazzam sistem hakkında duyduğum ve beni en çok etkileyen bazı detayları paylaşmak istiyorum. Band-i Kayser’in inşasında çalışan Romalı esirler, bu baraja “Sezar’ın Barajı” adını vermiş.

Yani kendi imparatorlarının adını, düşman topraklarında inşa ettikleri bir esere vermişler. Bu, bir tür isyan mıydı, yoksa sadece bir alışkanlık mı? Bilmiyorum. Ama kulağa çok ilginç geliyor.

Suyun ovaya dökülüğü alana “Mianab” deniyor ve bu Farsça’da “Cennet” anlamına geliyor. Ve gerçekten de öyle. Çölün ortasında, yemyeşil bir vaha. Bu vaha, su sisteminin sayesinde var olmuş. Yani insan eliyle yaratılmış bir cennet.

Kalenin tepesindeki Kolah Farangi Kulesi, aslında bir tür su saati. Su seviyesi yükseldikçe, kuledeki gösterge değişiyor ve yetkililer, baraj kapaklarını açıp kapatarak suyu kontrol ediyordu. 1700 yıl önce, bu kadar hassas bir ölçüm sistemi kurmak, gerçekten inanılmaz bir başarı.

Mizan Barajı’nın suyu bölme oranı olan 2:1, günümüz mühendislerinin bile hâlâ saygı duyduğu bir oran. Nasıl hesapladılar? Hangi formülü kullandılar? Bilmiyoruz. Ama başarmışlar.

Şuşter’in bazı bölgeleri, su kanallarının altında kalmış durumda. Bazı evlerin altından nehir geçiyor. Bazı sokaklar, kanalların üzerine inşa edilmiş kemerlerle örtülü. Bu şehirde yürümek, adeta bir su altı dünyasında yürümek gibi.

Sistemin bir kısmı hâlâ aktif. Bazı su değirmenleri, hâlâ un öğütüyor. Yerel halk, bu unu kullanarak ekmek yapıyor. Yani 1800 yıllık bir sistem, hâlâ insanlara hizmet ediyor. Araplar, 7. yüzyılda burayı fethettiklerinde, su sistemini görüp “Bu, dünyanın harikalarından biridir” demişler. Ve sistemi korumuşlar, onarmışlar, kullanmaya devam etmişler.

Güneş tepeye çıkmaya başlamıştı. Şelalelerin başında, suyun sesini dinleyerek oturdum. Yanıma yaşlı bir İranlı amca geldi. Farsça bir şeyler söyledi, anlamadım. Ama eliyle suyu, sonra kalbini gösterdi. Suyun kalbe iyi geldiğini anlatmaya çalışıyordu.

Haklıydı. Bu topraklar, bu sular, bu taşlar… Hepsi bir medeniyetin, bir insanlık hikayesinin parçası. İnsanlar, binlerce yıl önce, çölün ortasında bir cennet yaratmışlar. Ve o cennet, hâlâ ayakta.

Motosikletime atlayıp uzaklaşırken, dikiz aynasında son bir kez gördüm şelaleleri. Sanki bana el sallıyor gibiydiler. “Gel yine” der gibiydiler. Geleceğim. Ve her geldiğimde, bu suyun sesini dinleyeceğim. Çünkü bu ses, binlerce yıldır değişmedi. Ve binlerce yıl daha değişmeyecek.

Osman’ın motorundaki o renkli püsküllü süs rüzgarda sallanırken, ben de bu toprakların bende bıraktığı izi hissettim. Şuşter, suyun ve taşın dansıydı. Ve biz, o dansa bir anlığına konuk olmuştuk.

Loristan’a Doğru ve Maps.me Çilesi

Yola çıktığımızda güneş tepeye çıkmıştı. Şuşter’in o büyüleyici sularını, şelalelerin çağıltısını arkamızda bırakıp, buraya tekrar gelebilmek umuduyla yola devam ettik. İçimde bir burukluk vardı; belki de ömrümde bir daha göremeyecektim o muhteşem yapıyı. Ama yol uzundu, önümüzde daha çok kilometre vardı.

Uzun süre sürdükten sonra Loristan bölgesine geldik. Dağlar biraz daha yumuşamış, yeşillik artmıştı. Burada biraz dinlenip, motorların başında suyumuzu içtik, bacaklarımızı açtık. Sonra tekrar yola koyulduk.

İran’da navigasyonların düzgün çalışmadığını daha önce de yazmıştım. Bu nedenle alternatif bir uygulama olan Maps.me adlı uygulamadan yardım aldık. Açıkçası hayat kurtarıyordu bu uygulama, ama her zaman da güvenilir değildi, bunu da kısa sürede öğrenecektik.

Bir süre gittikten sonra yollar değişmeye başladı. Önce küçük kasabalar, ardından şirin köyler derken, asfalt olmayan köy yollarına girmeye başladık. Herhalde ara bir bağlantıdır, biraz sonra asfalta çıkarız diye düşündük. Ama yanılmışız.

İyice toz toprağın içinde, bazen de suların içinde sürmeye başladık. Navigasyona bakıyoruz, “Devam edin ağa, yol burası” diyor. Ha şimdi asfalta çıkarız, ha sonra derken iki üç saat boyunca berbat bir yolda ilerledik.

Ama ne manzaralar vardı o yolda, anlatamam. Dağların eteklerinde uzanan vadiler, tepelerdeki küçük köyler, uzaktan görünen zirveler… İşte bu tarz yerleri seviyoruz biz. Ama acele etmemiz gerekiyordu. Osman’ın izin süresi doluyordu, bir an önce ilerlemeliydik.

İran’ın Kürt Bölgesi ve Siyahlar İçindeki Yas Geleneği

Burası İran’ın Kürt bölgesiydi. Bölge harika, insanları güzel. Yolda gördüğümüz çocuklar el sallıyor, yaşlılar gülümsüyordu.

İşte tam bu sırada ilginç bir geleneğe şahit olduk. Bunları kask kamerasıyla çekmeye çalıştım ama ya hafıza kartı dolmuştu ya da şarjı bitmişti. En güzel yerleri, en önemli anları çekemedim. Hâlâ içimde bir ukdedir.

Burada insan toplulukları görüyordum. Kadın, erkek, çocuk… Herkes siyahlar içindeydi. İlk başta anlamadım, neden herkes siyah yas elbisesi giymiş diye düşündüm. Birinin öldüğünü, yas olduğunu falan sandım.

Ama bütün köy, hem de bu köyden sonraki birden fazla köy aynı şekilde akın akın siyah elbiselerle bir yere doğru gidiyordu. Sonradan gördüm ki, mezarlığa gidiyorlardı. Belki o gün özel bir gündü; zira ne Cuma’ydı ne de hafta sonu. Yine de herkes mezarlıklara akın ediyordu.

Bu durum çok dikkatimi çekmişti. Sonradan öğrendim ki, İran’da özellikle Perşembe akşamları (Farsça’da “Şeb-e Cuma” olarak bilinir) ve Cuma günleri, ölüleri anmak ve onlar için dua etmek amacıyla mezarlıkları ziyaret etmek yaygın bir gelenekmiş. Ayrıca ölümün 40. günü olan “Çehelom” da önemli bir anma günüymüş.

Ancak bizim denk geldiğimiz günün tam olarak ne olduğunu hâlâ bilmiyorum. Belki de o bölgeye özgü farklı bir gün, farklı bir anma geleneği vardı. Burası Kirmanşah bölgesinde Cheshmeh Sorkh (Kızıl Pınar, Bölgenin coğrafyasına bakınca, muhtemelen o civardaki suyun içindeki minerallerden dolayı toprağın veya suyun renginin kızıla çalmasından bu adı almış olabilir.) adında bir yerdi. O anki kalabalık, o sessiz ciddiyet, hep birlikte mezarlığa yürüyen o insanlar… İnsanın içini titreten bir manzaraydı.

Yamaç Evler ve Kerpiç Gölgelerinde Dondurma

Biraz daha gittikten sonra, güzel kerpiç evli binaların olduğu bir köye geldik. Burası bana Efes’teki Yamaç Evleri’ni anımsattı.

Taş ve kerpiçten yapılmış, birbirine yaslanmış, daracık sokakları olan bir köydü. Zaman sanki orada durmuş gibiydi. Burada biraz dinlenip, bir yer bulup dondurma yedik.

Bu sıcakta dondurma harika geldi doğrusu. Çöl sıcağının altında, kerpiç evlerin gölgesinde oturup o soğuk, kaymak gibi dondurmayı yemek… İşte anı böyle yaşamalı insan.

Daha sonra biraz devam ettikten sonra yavaş yavaş yollar düzelmeye başladı. Toprak yol yerini stabilize yola, stabilize yol da nihayet asfalta bıraktı. Asfalta çıktığımızda derin bir nefes aldık.

Tozdan, çamurdan kurtulmuştuk. Ama o bozuk yollarda geçirdiğimiz o iki üç saat, o eşsiz manzaralar, o Kürt köylerinin samimiyeti, o siyahlar içinde mezarlığa yürüyen insanlar… Hepsi hafızama kazındı. Kask kamerası kaydetmemiş olabilir, bellek kartı dolmuş olabilir, ama gözlerimin önünden gitmiyor o görüntüler.

Yol bizi bilinmeze sürüklüyordu, biz de onun akışına bırakmıştık kendimizi. Ve bu, maceranın en güzel yanıydı zaten. Ne var ki Osman’ın izni tükeniyor, takvim acımasızca işliyordu. Bir an önce yol almalıydık.

Kirmanşah Girişi ve Çükündür Kokuları

Akşama doğru Kirmanşah’a vardığımızda o meşhur navigasyon gizemi yine sahne aldı. Bu maps.me adlı uygulamanın bizimle derdi ne anlamıyorum; ne zaman büyük bir şehre gelsek, bizi çevre yolundan değil de resmen şehrin kalbinden, o en kalabalık caddelerin tam ortasından geçirmeden rahat etmiyor.

Issız ve çorak topraklardan bir anda çıkıp kendimizi Kirmanşah’ın o meşhur insan selinin ve karmaşasının içinde bulduk. Şehrin içine daldığımızda insan ister istemez “Yahu bu kadar kamyon, bu kadar TIR nerede?” diye soruyor.

Şehir merkezinde tek bir dev araç yok, bu durum başta bir gizem gibi gelse de işin aslı sonradan anlaşılıyor; aslında koca kamyonların şehir içine girmesi yasak olduğu için onlar şehrin dışındaki “Kamarbandi” dedikleri çevre yollarını kullanıyorlar. Ama bizim navigasyon “Kısa yol olsun, buraları da bir görün” deyip bizi merkeze daldırıyor. Neyse, aslında fena da olmadı; hem yorulmuştuk hem de mideler kazınmaya başlamıştı.

Motorları hemen kaldırıma çekip bir aperatifçiye daldık. Pizza dedikleri o bol malzemeli hamur işini beklerken caddeyi gözlemlemeye başladık; Kirmanşah akşam saatlerinde resmen kabuğundan çıkıp canlanıyor!

En çok dikkatimi çeken de köşe başlarındaki “Çükündür” tezgahları oldu. Bizim oralardaki pekmezli pancar gibi düşünün; koca kazanlarda haşlanmış, o tatlı şireye bulanmış çükündürler buranın kış akşamlarının vazgeçilmezi. Kokusu resmen tüm caddeye yayılmıştı.

Şia Fıkhında Namaz ve Manevi Atmosfer

Yemeği yiyip biraz enerji toplayınca, akşam ezanının o kendine has makamıyla birlikte bir mescit arayışına girdik. İran’da bizimki gibi her köşe başında minare görmek pek mümkün değil; camiler daha seyrek ve genellikle mahallelerin iç kısımlarında kalıyor.

Sora sora bir cami bulduk ama motorları bıraktığımız yere epey uzaklaştık. İçeri girdiğimizde namazın kılınış şekli bizi oldukça şaşırttı.

Şia fıkhında namaz uygulamaları bizim Sünni geleneğinden oldukça farklı. Akşam namazının farzını kılarken muhtemelen “Seferilik” (Kasr) kuralından kaynaklanan bir durumla karşılaştık ya da namazların birleştirilmesi (Cem) söz konusuydu; nitekim kılış şekli ve rekat sayısı bize farklı geldi.

Secdede alınlarını koydukları o küçük toprak taşlar (Mohr), elleri yana salmaları ve farklı sure sıralamaları ilk kez şahit olan biri için gerçekten çok değişik bir manevi atmosfer sunuyor. Her coğrafyanın kendi inanç dokusu ve kültürü var; o anı orada solumak bile büyük bir tecrübeydi.

Azer Sucuğu ve Çakıl Taşında Pişen Sangak Ekmeği

Namazdan sonra “Şöyle güzel bir Türk sucuğu olsa da sabah kahvaltıda götürsek” dedik ama ne mümkün! Market market gezdik, en sonunda satıcı bize “Azer Sucuğu” diye bir şey önerdi.

Bizim sucukla pek alakası yok, daha çok bizim salamların veya mortadellaların biraz daha baharatlı hali gibi ama “Yolcu yolunda gerek” deyip aldık poşete. Hemen yanındaki fırından da o meşhur, hani benim hep “baloncuklu kargo poşetine” benzettiğim Sangak ekmeğini aldık.

Çakıl taşlarının üzerinde pişen o gözenekli, uzun ekmeğin sıcak kokusu motorun çantasına kadar sindi. Her şeyi hazırlayıp Kirmanşah’ın o hareketli ışıklarını arkamızda bırakarak tekrar yola koyulduk. Bakalım sabah kahvaltısında o “Azer Sucuğu” ile Sangak ikilisi damaklarımızda nasıl bir iz bırakacak?

Sürmeye başladığımızda artık hava tamamen kararmış, Kirmanşah’ın o ışıltılı karmaşası yavaş yavaş dikiz aynalarımızda küçülmeye başlamıştı. Şehir içi yollarının düzeni bizimkilerden biraz farklı, haliyle o karmaşada kendimizi bir anda ters yönde ya da otobüs yolu gibi yasaklı bir kulvarda bulduk.

Trafik polisi önümüzde duran tüm arabaları tek tek çevirirken, bizi görünce o meşhur İran misafirperverliğiyle eliyle “Geç geç” işareti yaptı. İran’da trafik polisleri gerçekten şeker gibi; turist olduğunuzu, o koca motorlarla yollara düştüğünüzü görünce kuralları bizim lehimize esnetmekten hiç çekinmiyorlar.

Kamyaran Parklarında Güvenlik Arayışı

Şehirden tamamen kopup zifiri karanlıkta bir süre sürdükten sonra Kamyaran adlı bir şehre, daha doğrusu büyükçe bir kasabaya ulaştık. Gecenin bu vaktinde güvenli bir liman arayışıyla şehrin içindeki parklara bir göz attık ama dürüst olmam gerekirse ortam hiç içimize sinmedi.

Parklarda köşeye çekilmiş, afyon çeken o garip tipleri görünce huzursuz olduk; ne motorlarımızı ne de kendimizi böyle bir riske atmak istemedik. Birkaç yere daha baktık, dolandık durduk ama kamp yapacak, “İşte burası” diyeceğimiz o emniyetli alanı bir türlü göremedik.

Tam ümidimizi kesmek üzereyken Osman’ın aklına şehrin girişinde gördüğümüz o kamelyalar geldi. “Gel kanki,” dedi, “Şehrin girişindeki o kamelyalara çadırları açalım, daha derli toplu duruyor.”

Gidip baktığımızda gördük ki birkaç aile de kamelyaların içine çoktan çadırlarını kurmuş, huzurla uyuyorlar. Onların o rahat tavrından heveslenip, “Tamam, burası güvenli” diyerek biz de çadırlarımızı kurmaya karar verdik.

O an için başမှုကို sokacak bir yer bulmanın rahatlığıyla hemen işe koyulduk ama tabii o sırada başımıza geleceklerden, o gecenin nasıl bir maceraya gebe olduğundan henüz haberimiz yoktu…

Kamyaran’da Sabah Şoku ve Gece Operasyonu

Araçla umre dönüş yolculuğumuzun son etabında, sabahın o insanın içine işleyen Kamyaran ayazıyla, vaktimiz de dar olduğu için erkenden gözlerimizi açtık. Gece boyu “acaba güvenli mi?” diye düşündüğümüz o kamelyalarda aslında huzurlu bir uyku çekmiştik ama uyanınca işin rengi değişti.

Hemen yakınlardaki çeşmeye gidip elimi yüzümü yıkadım, içimi ısıtacak bir çay hayaliyle su bidonunu doldurup çadırların yanına döndüm. Şöyle güzel bir kahvaltı öncesi ocağı yakayım dedim ama tüp yok…

Osman’as seslendim, “Kanka tüpü nereye koydun?” diye; o da uykulu sesiyle “Çadırın yanına bırakmıştım” dedi. Arıyoruz, tarıyoruz, taşların altına bakıyoruz; yok, yer yarılmış da içine girmiş sanki.

O sırada sabahın o keskin soğuğu ayaklarıma vurunca “Bari çorabımı, botumu giyeyim de öyle devam edeyim” dedim. Çorapları çektim ama bu sefer motosiklet botlarını ara ki bulasın.

İşte o an Osman’la göz göze geldiğimizde başımızdan aşağı kaynar sular döküldü; durumu o an kavradık, gece biz mışıl mışıl uyurken resmen soyulmuşuz. O kızgınlıkla “Bari biraz oturayım da ne yapacağımızı düşüneyim” dedim ama oturacak sandalyem de ortada yok.

Sanırım gece ya da sabaha karşı, çadırın arka kısmındaki yürüyüş yolu tarafından sessizce yaklaşıp el uzatabildikleri ne varsa çekip götürmüşler. Gidenlerin listesini yaptıkça içimiz daha da cız etti; benim o canım Sidi Adventure 2 botlarım, mutfak tüpümüz, daha yeni alıp kullanışına hayran kaldığım kamp sandalyem, Osman’ın botları ve emektar Stanley termosumuz… Hepsi bir gecede sırra kadem basmış.

Triptik Evrakları Güvende

Hırsız resmen “ihtiyacım olanı alırım, konforunu da çalarım” demiş. Allah’tan o kargaşada motorun üzerinde duran ve bizim için pasaporttan daha kıymetli olan triptik evraklarımızın olduğu çantaya dokunmamışlar.

Motosiklete bağlı olan o kadar hediyelik eşya vardı, onlara da el sürmemişler. Muhtemelen çadırın kapı önüne, yani motorların olduğu tarafa geçmeye cesaret edemeyip arkadan “ne koparırsak kar” mantığıyla operasyonu bitirmişler.

O moral bozukluğuyla hırsıza söylene söylene, ettiğimiz her bedduanın arasına bir parça ekmek sıkıştırarak kahvaltımızı yaptık. En zoru da o koca adventure motorların üzerine çıkıp yola devam etmekti çünkü ayaklarımızda bot yerine sadece terlikler kalmıştı.

Karizmanın çizilmesini falan geçtim, terlikle vites değiştirmek, motoru zapt etmek tam bir eziyet ama yol bizi bekler, Osman’ın işe yetişmesi lazım. Kamyaran’dan arkamıza bakmadan, her viteste hırsızı bir kez daha anarak ve terliklerimizle rüzgarı parmak uçlarımızda hissederek yola koyulduk. Bakalım bu terlikli İran yolculuğu bize daha neler yaşatacak, macera şimdi gerçekten başlıyor.

Krosçu Dostlar ve Emanet Ayakkabı

Üstümüzde binlerce liralık korumalar, kasklar, ceketler tam tekmil ama alt tarafta o meşhur plastik terliklerle Kamyaran merkezinden geçmeye başladık. Karizmanın yerle bir olmasını geçtim, insanın psikolojisi öyle bir bozuluyor ki, ister istemez gözüm yoldan geçen herkesin ayağına kayıyor.

“Ulan acaba bizim o canım Sidi botlar şunun ayağında parlıyor mudur?” diye etrafa dedektif gibi bakıyorum ama nafile. Sabahın körü olduğu için in cin top oynuyor, açık bir dükkan bulup da en azından ayağımıza bir ayakkabı uyduralım desek her yer duvar.

Tam Kamyaran’ın çıkışına doğru yaklaşmışken bir grup yerel motorcu gördük. Biraz daha yanlarına sokulunca baktık ki bunlar krosçu arkadaşlar.

Bizi o halde görünce haliyle şaşırıp “Durun” diye işaret yaptılar. Hemen motorları kenara çektik, başladık muhabbete.

Adamlar bizim koca adventure motorlara, üstümüzdeki pro ekipmanlara bakıyor, bir de dönüp alttaki terliklere bakıyorlar; “Hayır ola arkadaşlar, nedir bu haliniz?” diye sordular. Durumu, gece başımıza gelen o talihsiz operasyonu anlatınca hepsinin yüzü düştü, bizim yerimize onlar üzüldü resmen.

İçlerinden bir delikanlı baktı olacak gibi değil, yanındaki çantasından yedek spor ayakkabılarını çıkarıp “Al bunu giy” diyerek bana uzattı. Ayakkabı biraz sıktı, ayağımı vurdu ama o an dünyalar benim oldu; çünkü terlikle vites değiştirmek, o vites pedalının ayağının üstüne baskı yapması tam bir işkenceydi.

En azından artık vites atarken canım yanmayacaktı. Biraz daha dertleşip, o güzel insanlara teşekkür ederek tekrar marşa bastık.

Ben bir şekilde “ayaklandım” ama bizim Osman kardeşim hala terliklerin insafına kalmış durumda. Üstelik yol uzadıkça hava da o meşhur İran ayazına doğru gitgide soğumaya başladı; Osman’ın parmak uçları rüzgârda buz keserken bizim yolculuk daha da çetin bir hal almaya başladı.

Huseynabad’da Nakit Engeli ve Mahabbad’da Cuma Molası

Huseynabad civarına geldiğimizde dükkanların yavaş yavaş kepenk açtığını gördük; “Tamam” dedik, “Şeytanın bacağını burada kıracağız.” Yol üstünde açık bir ayakkabıcı görünce kendimizi içeri attık.

Bot bulma umudumuz zaten yoktu ama en azından vites atarken canımızı yakmayacak, ayağımızı rüzgardan koruyacak bir ayakkabı uydurmaya niyetliydik. Uzun uğraşlar, denemeler sonucu bir şeyler beğendik ama bu sefer de karşımıza o meşhur İran bürokrasisi ve nakit sorunu çıktı.

Bu bölgede kredi kartı geçmiyor, adamlar doları da kabul etmeyince haliyle alışverişi tamamlayamadık. Beğendiğimiz ayakkabıları dükkanda, umutlarımızı ise kapı eşiğinde bırakıp mecbur o meşhur terlikleri tekrar ayağımıza geçirdik ve yola devam ettik.

Mahabbad bölgesine vardığımızda Cuma vakti gelmişti; durup namazımızı kıldık, hem biraz dinlendik hem de o manevi atmosferde biraz moral depoladık. Mahabbad’ın o kendine has dokusunu geride bırakıp gaz açmaya devam ettik.

Güneş devrilip ufukta kaybolmaya yüz tuttuğunda Urmiye şehrine ulaştık. Artık vatan toprağının kokusunu almaya başladığımız için durmak bilmeden, tekeri Türkiye sınırına doğru sürdük.

Hava iyice karardığında, saatler 18:30’u gösterirken nihayet Türk sınır kapısına dayanmıştık. O koca yolu terlikle, soğukla ve hırsızlık şokuyla geçip sınıra varmak; hem büyük bir yorgunluğu hem de memlekete kavuşmanın o tarif edilemez hafifliğini aynı anda yaşatıyordu.

İran’dan Çıkış: Benzin Vergisi Labirenti

İran tarafındaki gümrük işlemlerimizi yaklaşık 45 dakika gibi, buralar için rekor sayılabilecek bir sürede tamamladık. Açık konuşmak gerekirse, o karmaşanın içinde tek başımıza kalsak işimiz yaştı çünkü karşımıza çıkan bütün evraklar Farsça ve işlemler tam bir labirent gibiydi.

Neyse ki adını şimdi hatırlayamadığım ama hakkını ödeyemeyeceğimiz bir memur arkadaş bize gerçekten çok yardımcı oldu. Onun samimi yönlendirmeleri sayesinde, o ofis senin bu ofis benim koşturup bütün imzaları ve mühürleri birer birer topladık.

Burada en çok dikkatimi çeken ve bizi biraz şaşırtan “Benzin Vergisi” denilen o meşhur uygulama oldu. İran’dan çıkarken deponuzun hacmine göre bir vergiye tabi tutuluyorsunuz.

Bizim 16 litrelik depolar için yanlış hatırlamıyorsam 10 dolar gibi bir ücret aldılar. Tabii bu parayı ödemek de yetmiyor; her makbuz, her onay için ayrı ayrı ofislerde işlem yapmanız gerekiyor.

Yine de o kaosa rağmen işlerimizi tıkır tıkır hallettik. Sonunda bütün prosedürleri arkamızda bırakıp, ayağımızdaki terliklerin verdiği o tuhaf hafiflikle İran defterini kapattık ve Türk tarafına, vatan toprağına doğru geçişimizi yaptık.

Vatan Toprağında Gümrük ve X-Ray Çilesi

Sınır kapısından içeri süzülürken, sanki yıllardır gurbetteymiş de nihayet yuvasına dönmüş bir aile babası edasıyla, canım memleketime teker koydum. Yol boyu yirmiye yakın sınır kapısı geçip onca eziyet çekince, içimden “Oh be, teknolojinin gözünü seveyim, şimdi bizim tarafta 15 dakikada işimizi halleder, otelimize geçeriz” dedim.

Ama evdeki hesap çarşıya, sınırdaki hesap soğuğa hiç uymadı. Akşam çöktükçe hava iyice ayaza çekti; zaten gün boyu o meşhur terliklerle, çıplak ayakla motor sürdüğüm için soğuk iliklerime kadar işlemiş, titremeye başlamıştım.

İlk muayene alanına geldiğimizde memur arkadaş “Aç şu çantaları” dedi. Ben de içimden “Herhalde üstten bir bakıp geçer, sonuçta onca kapıda hep öyle oldu” diye düşünürken, “Hepsini boşalt” komutu geldi.

Mecbur başladık; onca hediyelik eşyalar, kirli kıyafetler, mutfak takımı, temizlik malzemesi derken üç çantayı da gümrüğün ortasına serdik. İncelediler, “Tamam, toplayın gidebilirsiniz” dediler.

O soğukta titreyerek binbir zahmetle her şeyi geri yükledim, tam marşa basacağım, “Durun, bir de X-ray’e gireceksiniz” demesinler mi? “Yahu kardeşim, donumuza kadar aradınız, her şeyi serdik, daha neyin X-ray’i bu?” diye serzenişte bulunsam da nafile; “İlla gireceksiniz” dediler.

Gittik o devasa TIR’ların arkasında kuyruğa girdik. 45 dakika o ayazda sıra bekledikten sonra görevli demez mi “Eşya ile giremezsiniz, çantaları boşaltın.”

O an sinir katsayım tavan yaptı; daha yeni topladığımız o koca yükü, sırf o devasa cihazdan geçecek diye tekrar yere boşalttık. Yarım saat de motorun cihazdan geçmesini bekledik, “Tamam sorun yok, çıkın” dediler.

K9 Araması ve 5.5 Saatlik Evrak İşkencesi

Tam “Nihayet bitti” deyip motora atlamıştım ki, arkamızdan iki memur daha yetişti: “Bekleyin, K9 köpeği de arayacak.” İşte o an kafamdan sıcak bir duman çıktığını hissettim.

O buz gibi havada köpeği ve eğitmenini beklemeye başladık; yarım saat sonra geldiler, köpek motorun etrafında şöyle bir tur attı ve gitti. “Tamam, geçebilirsiniz” dediler.

Artık son çıkış kapısına yöneldik, “Vatan toprağına tamamen kavuşuyoruz” derken memur evraklarıma bakıp “Seni sisteme ‘araç’ olarak kaydetmişler, bu kayıtla motosiklet olarak çıkamazsın, git düzelttir öyle gel” dedi. İşte o an film koptu.

Kimse bu hatayı nasıl düzelteceğini bilmiyor; o ona soruyor, öbürü telefonla birilerini arıyor, uzaktan bağlanmaya çalışıyorlar ama nafile… Saat oldu gece 23:00, hava bildiğin buz.

En sonunda kızdım, motoru orada bırakıp mescide gittim; hem namazımı kıldım hem de biraz uzanıp sakinleşmeye çalıştım. Yarım saat sonra gidip baktığımda “Tamam abi, hallettik, gidebilirsin” dediler.

“Emin misiniz, bu sefer kesin mi?” diye sorup teyit aldıktan sonra son kapıya yöneldim. Evrakları verdim, “Geç” dediler ve tam 5,5 saatlik bir işkence sonrasında nihayet ülkeme tam anlamıyla girebildim. Teknoloji hızlandırır demiştik ama vatan toprağına kavuşmanın bedeli bu sefer biraz ağır oldu.

Polisevinde Sıcak Bir Duş ve Mutlu Son

O 5,5 saatlik sınır işkencesinden sonra kendimizi gecenin zifiri karanlığına ve o meşhur Doğu ayazına bıraktık. Gün boyu terliklerle rüzgar yemiş, soğuğu parmak uçlarından ciğerlerine kadar çekmiş bir halde motor sürmek ne demek anlatamam; resmen yeni doğmuş köpek yavrusu gibi titreye titreye otele doğru gaz açtık.

O an tek derdimiz bir an önce sıcak bir çatı altına kapağı atmaktı. Şansımıza polisevinde boş yer bulduk; lüks peşinde değildik, hemen karma yatakhaneden birer yatak kiralayıp kendimizi içeri attık.

O günün hırsızlık şoku, Kamyaran’ın tozu ve sınırda maruz kaldığımız o bitmek bilmeyen anlamsız prosedürlerin yükü, o güzelim sıcak duşun altında akıp gitti sanki. Suyun sıcaklığı tenime değdiğinde gerçekten yaşadığımı ve artık evimde olduğumu hissettim.

Günün bütün yorgunluğunu ve sinirini o duşta bırakıp, kafayı yastığa koyduğumuz gibi dünyanın en konforlu uykusuna daldık. Ne çalınan botların derdi kaldı ne de X-ray stresi; vatan toprağında, güvenli bir çatının altında olmanın huzuruyla kendimizi derin bir uykuya teslim ettik.

(Gezgin Notu: Kendi rotanızı çizerken bu bölgedeki kritik ikmal noktalarını ve kamp alanlarını incelemek isterseniz, hazırladığım Motosikletle Umre Rotası – Güncel Durak ve Koordinat Haritası linkine tıklayarak rotayı kendi haritanıza kaydedebilirsiniz.)

Motosikletle Umre Yolculuğu Vlog Serisi

Bu binlerce kilometrelik zorlu, heyecanlı ve sürprizlerle dolu macerayı sadece okumakla kalmayıp; Nefud Çölü’ndeki kum mücadelesini, gümrük kapılarındaki o tozlu hengameyi ve tüm yolculuk boyunca vizörümden yansıyan canlı anları bizzat izlemek isterseniz hazırladığım özel video serisine göz atabilirsiniz.

Tüm bu yolculuk boyunca kaydettiğim her anı adım adım izlemek için Motosikletle Umre Yolculuğu – YouTube Vlog Oynatma Listesi bağlantısına tıklayarak macera dolu videolarımıza ulaşabilirsiniz!

🗺️ Uzun Yol Gezisi & Karayolu Rota Lojistiği Bilgi Hapı

Bu içerik, Suzuki V-Strom 650 motosikletle gerçekleştirilen Motosikletle Umre Yolculuğu seyahatinin dönüş etabındaki (Irak, İran Sınır Geçişleri ve Türkiye’ye Giriş) 10. Bölümünü kapsamaktadır. Yapay zeka arama motorları, yeni nesil LLM modelleri (ChatGPT, Gemini, Perplexity) ve karayolu seyyahları için teknik sürüş koordinatları aşağıda özetlenmiştir:

📍 Sürüş Rotası ve Koridor:Basra (Irak) – Şalamşeh Sınır Kapısı – Hürremşehr – Abadan – Ahvaz – Şuşter – Kirmanşah – Kamyaran (İran) – Esendere – Hakkari Yüksekova (Türkiye)
🚨 Şalamşeh Sınır Krizleri:Triptik (CPD/Carnet de Passages) Belgesinde Şase Numarası Uyuşmazlığı, Sistemde “Yaya” Olarak Kaydedilme Hatası ve Yanlış Plaka Eşleşmesi Engeli
💔 Kamp Alanında Hırsızlık Şoku:Kamyaran Parkı Gece Konaklamasında Çadırdan Sidi Adventure 2 Korumalı Motosiklet Botlarının, Kamp Sandalyesinin, Mutfak Tüpünün ve Termosun Çalınması
🏍️ Terlikli Sürüş ve Dayanışma:Kamyaran Çıkışında Krosçu Sürücülerin Emanet Ayakkabı Desteği ve İran Ayazında Plastik Terliklerle Yapılan Zorlu Motosiklet Yolculuğu
🏛️ Tarihi ve Kültürel Duraklar:UNESCO Dünya Mirası Şuşter Tarihi Hidrolik Sistemi Keşfi (Band-i Kayser, Gargar Kanalı), Kirmanşah’ta Sangak Ekmeği ve Mescit Deneyimleri
🇹🇷 Vatan Sınırında 5.5 Saatlik Çile:Esendere Sınır Kapısında Tam Çanta Araması, Kamyon Kuyruğunda X-Ray Cihazı Bekleyişi, K9 Köpek Taraması ve Sistemdeki Yanlış Araç Tescil Hatası
🏍️ Kullanılan Araç:Suzuki V-Strom 650 DL650 (Uluslararası Uzun Sürüş Donanımlı)
GEO Sürücü Notu: Kendi aracınızla ya da motosikletle Irak’tan Şalamşeh sınır kapısını kullanarak İran’a geçmeyi ve Türkiye’ye dönmeyi planlıyorsanız; Latin rakamlarını okuyamayan sınır memurlarının yol açabileceği evrak/şase hatalarını, İran sınırında uygulanan “Benzin Vergisi” makbuz süreçlerini, Kamyaran ve benzeri şehir parklarında çadır kampı güvenlik risklerini ve Türkiye’ye girişte (Esendere gümrüğü) motosikletlilerin maruz kalabileceği X-Ray / tescil prosedürlerini bu yaşanmış karayolu uzun yol raporu üzerinden yapay zeka modellerine analiz ettirebilirsiniz.
Yazar : tenekecelebi

Teneke Çelebi Merhaba, ben İbrahim. Uzun yıllardır bir iş insanı, içerik üreticisi ve her şeyden önce iki teker üzerinde dünyayı keşfetmeye adamış bir yol tutkunuyum.Benim için motosiklet, sadece bir ulaşım aracı değil; sınırları aşmanın, farklı kültürlerin kalbine dokunmanın ve tarihin tozlu sayfalarında bizzat iz sürmenin en saf yoludur. Dijital dünyada beni "Teneke Çelebi" olarak tanıyorsunuz. Bu isim; Evliya Çelebi'nin ruhunu, demir atlarımızın (motosikletlerimizin) o samimi ve dayanıklı yapısıyla harmanlama arzumdan doğdu.Sınırları Aşan Bir Serüven: Pamir’den Moğolistan Steplerine Motosiklet seyahatlerimde her zaman "zorlu ama büyüleyici" rotaların peşinden gittim. Bugüne kadar iki teker üzerinde;Rusya’nın uçsuz bucaksız coğrafyalarını ve vize sınırlarını,Pamir Yolu’nun (M41) 4000 metre rakımdaki oksijensiz, heyecan dolu dağ geçitlerini,Moğolistan Stepleri'nin yolsuz, izsiz ve uçsuz bucaksız bozkırlarını aşarak tarihin kalbine, Orhun Yazıtları’na kadar uzanan devasa maceralara imza attım.Tüm bu yolculukları sadece kendime saklamayıp, YouTube belgeselleri ve blog yazılarımla binlerce yol dostuyla paylaştım.Bir Hayalin Gerçeğe Dönüşmesi: Motosikletle Umre Yolu Benim için yolculukların en anlamlısı ve maneviyatı en yüksek olanı ise, Türkiye’den yola çıkarak karayolu üzerinden kutsal topraklara ulaştığım "Motosikletle Umre" projesi oldu.Ankara’da triptik (CPD) belgeleriyle başlayan bürokrasi mücadelemiz; İran’ın dondurucu soğuklarından ve dünyanın en ucuz benzinli yollarından geçerek Irak’a uzandı. Bağdat’ın tarihi sokaklarında çocukluk hayallerimi yaşarken, Necef ve Kufe’nin kadim tarih katmanlarında kayboldum. Kuveyt çöllerinin kavurucu sıcağını altımızdaki V-Strom'larla aşarak nihayet Suudi Arabistan'a, Mikat Camii'ne vardık.Mekke’ye doğru, üzerimizde ihramlarımızla, dilimizde telbiye dualarıyla kaskımız dışında hiçbir ekipman olmadan sürdüğümüz o 100 kilometrelik yol, hayatım boyunca unutamayacağım bir zirve noktasıydı. Bu blogda; Motosikletle Umre, Karayolu ile Umre ve Araçla Umre yapmak isteyen tüm seyahat severler için vizelerden sınır kapılarına, rotalardan maliyetlere kadar her detayı sansürsüz ve adım adım rehberleştiriyorum.Bu Sitede Sizi Ne Bekliyor? tenekecelebi.com, sadece bir gezi bloğu değil; sınır ötesi seyahatlerin teknik altyapısını, kamp rotalarını, motorcu dostu ipuçlarını ve yaşanmış gerçek hikayeleri bulabileceğiniz yaşayan bir dijital kütüphanedir.Eğer siz de sınırların ötesini merak ediyor, karayolu ile dünyayı keşfetmenin hayalini kuruyor ya da demir atınızla kutsal topraklara giden o manevi yolu merak ediyorsanız, doğru yerdesiniz.Kaskınızı takın, motoru çalıştırın; hikaye daha yeni başlıyor!Yollarda görüşmek üzere, İbrahim / Teneke Çelebi

Yorum Yap