Gürcistan, Azerbaycan, İran Gezisi -3
-Azerbaycan Bölümü-
05.08.2017 (Sekizinci Gün)
Balakan – Zaqatala – Qax (Azerbaycan)
İki Kulübeden İbaret Bir Sınır Kapısı
Motosikletle uzun yol maceramda, Tiflis’ten sonra heyecanla sürdüğüm yolun sonunda nihayet Azerbaycan sınır kapısına ulaştım ancak kapının tamamen kapalı olduğunu gördüm. Orada çaresizce bekleyen diğer araç sürücülerine kapının neden kapalı olduğunu sorduğumda, görevlilerin azar azar ve tamamen canları istediği zaman araç aldıklarını söylediler. Durumu anlayınca motosikletin avantajını kullanıp sıranın biraz önüne geçtim ve oradaki nöbetçi askere ismimi ve plakamı yazdırdım. Yaklaşık yarım saat kırk beş dakika kadar bekledikten sonra nihayet kapıyı açıp içeriye araç almaya başladılar ve ilk giriş yapan şanslı kişi ben oldum.
Ben sınır kapılarını hep Batum’daki gibi devasa ve modern yapılar zannederdim; fakat bu Azerbaycan sınır kapısı geçişi maceramda karşılaştığım yer sadece iki tane küçük kulübeden ibaretti. Hemen motoru kenara çekip kulübeye doğru ilerledim ve pasaport ile araç evraklarımı görevli memura teslim ettim. Yola çıkmadan önce yaptığım araştırmalarda, can dostumuz, gardaşımız dediğimiz Azerbaycan’a maalesef vize ile girildiğini öğrenmiş ve internet üzerinden 25 dolar ödeyerek online vizemi almıştım. Gitmeden önce her ihtimale karşı Yeşil Sigorta (uluslararası motor sigortası) ve vizemi eksiksiz hazırladığım için evrak tarafında herhangi bir problem çıkmadı.
Üç Saatlik Sınır İşkencesi ve “Mülteci” Modu
Evraklarım tam olmasına rağmen buradaki gümrük polisleri beni durduk yere tam 3 saat boyunca kavurucu sıcağın altında beklettiler. Hava zaten inanılmaz sıcaktı, bir de üzerimdeki korumalı motosiklet ekipmanlarıyla beraber sıcağın altında hepten pişip perişan oldum. Üstelik sıradaki hiçbir aracı doğru dürüst aramayan bir gümrük memuru, gıcıklığına benim motosikletteki tüm çantaları tek tek boşalttırıp didik didik aradı, hatta motordan indirdiğim o ağır çantaları X-Ray cihazına bile sokturdu. Karşımdaki memurlar son derece suratsızdı ve sürekli emir verir gibi “Şöyle yap, böyle yap” diyerek canımı sıkıyorlardı.
Ben durumun haksızlığına karşı hafiften atarlanmaya başlayınca, orada er pozisyonunda görev yapan bir asker sessizce yanıma yaklaşıp, “Abi gözünü seveyim yapma! Sen sesini çıkardıkça daha da sıkıntı çıkarırlar, boş ver suyuna git” diye fısıldadı. Sonradan yollarda diğer sürücülerden öğrendiğime göre, o dönem orada görev yapan bazı polis ve askerlerin Türklere bilerek zorluk çıkardığı söyleniyordu. Hatta sıcağın altında beklemekten Trabzonlu bir TIR’cı abi yanımda resmen baygınlık geçirdi. Ben de sıcağa daha fazla dayanamayıp üzerimdeki montu, korumaları ve botları çıkarıp kenara fırlattım; bir süre sonra sınır kapısında bekleyen mültecilerin o bitkin görüntüsüne bürünmüştüm.
Sakarya’nın Meşhur “Sarması” ve Kamera Kurtarışı
Epey bir eziyetin ardından nihayet evrak işlemlerim tamamlandı ve Azerbaycan motosiklet turu etaplarına resmen başlamak üzere son çıkış kapısına yöneldim. Tam kapıdan geçecekken orada bekleyen nöbetçi askerle aramızda çok ilginç, trajikomik bir diyalog yaşandı. Asker plakamı görünce “Ooo hemşerim hoş geldin, nerelisin?” dedi; ben de “Sakaryalıyım” diye cevap verdim. Asker anında gözlerini parlatarak “Oooo çok iyi bilirim ben Sakarya’yı” deyince şaşırıp, “Hadi ya, nereden biliyorsun, Sakarya’da mı yaşadın?” diye sordum.
Asker sırıtarak “Ben bilirim” dedi, ben de merakla “Söyle o zaman, Sakarya’nın neyi meşhurdur?” deyince adam hiç ikilemeden “Sarması” cevabını verdi. “Sarma” kelimesini duyar duymaz kafamda jeton anında düştü; çünkü buralarda rüşvete, parayı rulo yapıp vermeye “sarma” derlerdi. Ben durumu anlasam da parayı kaptırmamak için hemen salağa yattım ve hiçbir şey anlamamış gibi davrandım. Baktı ki benden nakit para koparamayacak, bu sefer de yüzsüzce “Abi bari bir sigara parası at be” dedi ancak o parayı da kesinlikle vermedim.
Tam o esnada kaskımın üzerindeki aksiyon kamerasını fark etti ve tedirgin bir ses tonuyla “O kafaındaki kayıt yapıyor mu?” diye sordu. Ben de hiç istifimi bozmadan, kendinden emin bir şekilde “Evet, sürekli kayıtta” deyince asker panikle “Tamam tamam, geç” diyerek kapıyı açtı. Böylelikle motosikletle uzun yol maceramın en gerilimli sınır facialarından birini, akıllıca bir kamera hamlesiyle sağ salim atlatıp Azerbaycan topraklarına teker koydum.

Azerbaycan Yollarında “Gül Suyu” Vakası
Sınır kapısındaki o büyük gerilimin ardından nihayet Azerbaycan topraklarına girdim ancak haritamda planladığım ilk ana noktama daha epey bir mesafe vardı. Havanın tamamen kararması ve zifiri karanlığın çökmesi üzerine “Yakınlarda bir yerde konaklayayım bari” diyerek, sınır kapısının yaklaşık 80 kilometre ilerisinde bulunan Qax (Kah) şehrine doğru sürdüm. Oldukça tozlu, topraklı ve bozuk köy yollarından geçerek binbir güçlükle Kah merkezine ulaştım ve vakit kaybetmeden Booking uygulaması üzerinden uygun bir otel aramaya başladım.
İsmini şu an tam olarak hatırlayamadığım ama bütçeme oldukça uygun olan sakin bir otel bulup hemen odama yerleştim. Günün tüm yorgunluğu üzerimdeydi ve karnım da fena halde acıkmıştı; hemen otelin restoranına inip garsondan yemekten önce buz gibi soğuk bir su istedim ancak çocuk bana su yerine bira getirdi. “Yahu kardeşim, ben bira istemiyorum, bana normal soğuk su getir” diye bastırınca çocuk “Hee tamam” deyip bu kez de masaya başka bir sert içki bıraktı. En sonunda ” Lan oğlum, normal soğuk su ya!” diyerek elimle kolumla bardağı tarif ettim; çocuk yine kafasını sallayıp mutfağa gitti.
Bu sefer beni kesin anladı diye düşünerek sabırla beklerken, bir baktım elinde buz gibi, kıpkırmızı renkli cam bir şişeyle çıkageldi. Şişeyi elime alıp dikkatlice baktığımda bunun aslında soğuk bir gül suyu (gül şerbeti) olduğunu fark ettim. Hayatımda ilk defa böyle bir içecek gördüğümden “Neyse, en azından buz gibi soğuk” diyerek şişeyi açtım ve birkaç fırt çektim; tadı gerçekten muazzamdı. Zaten çok acıktığım için o koca şişeyi aç karnına bir dikişte bitirdim, hızımı alamayıp bir şişe de gelen akşam yemeğinin yanında gömdüm. Yolun ve sınırın verdiği o muazzam yorgunlukla birlikte, yemek biter bitmez odama çıkıp yatağa boylu boyunca uzandım ve saniyeler içinde uykuya daldım.
06.08.2017 (Dokuzuncu Gün)
Qax – Şeki – Qebele – Ismayıllı – Bakü
Kafkaslar’ın İncisi Şeki’ye Sürüş
Sabah erkenden zımba gibi uyanıp eşyalarımı Tenere’ye güzelce yükledim ve yaklaşık 40 kilometre ileride yer alan tarihi Şeki kentine doğru tekeri döndürdüm. Azerbaycan motosiklet turu etaplarımın bu kısmında, Büyük Kafkas Sıradağları’nın eteklerinde bana eşlik eden muazzam manzaralar sayesinde çok keyifli ve kısa bir sürüşün ardından Şeki’ye ulaştım. Kentteki ilk durağım, ihtişamıyla göz kamaştıran ve dünya anıtları listesinde yer alan ünlü Şeki Hanları Sarayı oldu.
Bu muazzam saray, 1761-1762 yıllarında Azerbaycan’daki ilk bağımsız hanlığın temelini atan Hacı Çelebi Han’ın torunu Hüseyin Han döneminde, hanların yazlık ikameti olarak inşa edilmiş. Aynı zamanda usta bir şair olan Hüseyin Han, edebiyatta “Müştag” mahlasını kullandığı için tarihi kaynaklarda bu yapı “Müştag Sarayı” olarak da anılıyor. Devasa kale duvarlarıyla korunan iki katlı bu saray; altı oda, dört koridor ve iki aynalı balkondan oluşuyor. Şeki Han Sarayı’nı dünyadaki diğer tüm saray mimarilerinden ayıran en büyüleyici özellik ise inşası sırasında tek bir metal çivinin bile kullanılmamış olması ve duvarlarındaki el emeği göz nuru şebeke işlemeleridir. Günümüzde UNESCO koruması altında olan bu dünya miras alanı hakkında daha fazla tarihi bilgiye Sheki Khans Palace resmi platformundan ulaşabilirsiniz.
Taş Evler, Zengin Bir Tarih ve “Bozulan” Motor
Şeki gerçekten de motosikletle uzun yol yapan her gezginin mutlaka gelip görmesi gereken, buram buram tarih kokan nefis bir şehir. Ana caddesinin tam ortasından şırıl şırıl akan güzel bir dere geçiyor; dükkanlar, mağazalar ve yerel evler ise tamamen göz alıcı taş yapılardan oluşuyor. Kendimi bildim bileli bu tarz geleneksel taş mimarileri çok sevmişimdir. Kentin köklü geçmişini incelerken buranın Kafkas Albanyası’ndan Araplara, Safevilerden Osmanlı Devleti’ne kadar onlarca medeniyete ev sahipliği yaptığını ve 2016 yılında TÜRKSOY tarafından Türk Dünyası Kültür Başkenti seçildiğini öğrendim.
Bu güzel kentin tarihi sokaklarını motorla iyice gezip ruhumu doyurduktan sonra Bakü’ye doğru yeniden yola koyuldum. Yol kenarında sıra sıra dizilmiş, taze Kafkas meyveleri satan yerel tezgahlardan birinde durarak yanıma yolculukta atıştırmalık biraz meyve satın aldım. Ancak dün gece Kah kentinde yediğim o ağır yemeklerden mi, yoksa aç karna diktiğim o iki şişe soğuk gül suyundan mı bilemedim, af buyurun benim vücudun “motoru” fena halde bozuldu. Yol üstünde kendi kendime “Lifli meyveler sindirim sistemine iyi gelir” diye söylenerek tezgahta ne kadar lifli ve şifalı meyve varsa hepsini torbaya doldurdum.




Çamaşır Sodasından “Sarıkız” Aydınlanmasına
Meyve tezgahından hemen önce, bozulan mideme sodanın iyi geleceğini düşündüm. Yol üstündeki küçük bir mahalle bakkalında durup aceleyle soda istedim. Ancak bakkal amca içeri gidip bana içecek olan maden suyu yerine bildiğimiz paketli çamaşır sodası getirdi.
Hemen durumu toparlamaya çalışarak temizlik sodası istemediğimi belirttim. “Hani şu içilen, asitli maden suyu var ya, ondan istiyorum” dedim. Adam boş gözlerle yüzüme bakarak bizde öyle bir şey yok diyebilirim deyip kestirip attı.
Mecburen en azından serin bir gazoz alayım diye dükkanın arkasındaki içecek dolabına doğru yürüdüm. Raflarda sıra sıra dizilmiş maden sularını gördüm. Şaşkınlıkla bakkala dönüp “E hani abi yoktu, bak ya işte burada bir sürü soda var” dedim.
Adam “Ay abi o soda değil, onun adı Sarıkız” dedi. Şiieyi elime alıp baktığımda markasının gerçekten Sarıkız olduğunu gördüm ve o an durumu kavradım. Bizim ülkede gaz ocağına Aygaz dememiz gibi Azerbaycan halkı da maden suyuna doğrudan “Sarıkız” diyordu. Nitekim bu olaydan sonra hangi bakkaldan Sarıkız istediysem anında önüme buz gibi sodayı koydular.
İsmayıllı’nın Doğal Tünelleri ve Sürpriz Trafik Cezası
Gül suyu ve Sarıkız maceralarının ardından, göz alabildiğine uzanan harika manzaralar eşliğinde İsmayıllı bölgesine doğru sürdüm. Azerbaycan motosiklet turu boyunca gördüğüm en ağaçlık, en yeşil ve en serin yerler kesinlikle buradaydı. Kilometreler boyunca, devasa ağaçların gökyüzünü tamamen kaplayarak oluşturduğu o muazzam doğal tünellerin içinden geçtim.
Fotoğraf çekmek için motoru ne zaman kenara çeksem, yerel insanlar cana yakınlıkla yanıma gelip benimle fotoğraf çekilme yarışına girdiler. Hatta bir ara devasa bir TIR yanımda aniden “tısss” diye fren yapıp durdu. Şoför abi koşa koşa bana doğru gelince bir an yolda motordan bir şey mi düştü diye fena tırstım. Neyse ki abimiz sadece benimle selfie çekilmek için durmuş.
Bu büyüleyici manzaralar eşliğinde yaklaşık 70-80 kilometre daha gittikten sonra bir anda ağaçlar bıçak gibi kesildi. Bölgenin iklimi tamamen değişmeye başladı. Az önce yemyeşil bir doğanın ortasındayken birdenbire karşımda çırılçıplak, çorak dağları görünce psikolojik olarak bir tuhaf oldum. Aynı hissi daha önce Rize’den Erzurum İspir’e doğru sürerken de yaşamıştım.
Azerbaycan trafik kuralları ve sıkı polis denetimleri hakkında epey bilgi edindiğim için yol boyunca kurallara milimetrik olarak riayet ettim. Ta ki o dik rampaya kadar. Dik bir rampayı yukarı doğru tırmanırken önümde hayatımda ilk defa gördüğüm lüks bir jip ilerliyordu. Onun da hemen önünde Rus yapımı eski model, serçeye benzeyen ve kaplumbağa hızıyla giden bir araç vardı. Ağır ağır rampayı çıkıyorlardı.
Epey bir süre bu iki aracın arkasında sabırla bekledim. Sonra kendi kendime “Yahu bu altındaki milyarlık jip önündeki bu döküntü arabayı neden sollayıp geçmiyor acaba?” dedim. Sabrımı tüketip ani bir gazla ikisini birden sollayarak önlerine geçtim. Tam sollamayı bitirdiğim an, rampanın tepesinde duran trafik polisi ile resmen burun buruna geldik. Memur beni görür görmez elindeki tabelayla hemen işaret yaparak motoru sağa çekmemi istedi.
“Türk Bu, Koy Ver Gitsin!” ve Muazzam Bakü Şaşası
Motosikletle uzun yol tecrübeme dayanarak sakin kalmaya çalıştım ve motoru hemen sağ bankete yanaştırdım. Polis yanıma gelerek sert bir ses tonuyla hatalı soluma yaptığımı söyledi. Ben de önümdeki araçların çok yavaş gittiğini, karşı şeridi de tamamen boş görünce emniyetli bir şekilde geçtiğimi belirttim. Ancak memur beni hiç dinlemeden ceza defterini cebinden çıkarınca bir anda tepemden aşağı kaynar sular döküldü. İçimden ya burada yine yüklü bir rüşvet vereceğiz ya da dünyanın cezasını yiyip bütçeyi patlatacağız diye düşünüyordum.
Ben tam çaresizce ne yapacağımı düşünürken, polis arabasının içindeki diğer kıdemli memur dışarıdaki megafondan bağırdı. “Türk bu! Koy ver gitsin” diye seslendi. Başımda bekleyen memur bir bana baktı, bir de arabanın içindeki meslektaşına bakıp derin bir nefes aldı. “Bir daha böyle hareketler yapma, hadi devam et” diyerek beni serbest bıraktı. O anki rahatlama ve sevinçle hemen marşa basıp oradan hızla uzaklaştım.
Bu heyecanlı polisten kaçış etabının ardından yaklaşık 75 kilometre daha sürdüm. Yakıt almak için yol üstündeki bir benzinliğe daldım. Emektar Tenere’nin 23 litrelik devasa deposunu o dönemin parasıyla koskoca 48 TL gibi komik bir rakama tamamen fulledim. Keyfim anında tavan yaptı. İçimden “Ulan Teneke Çelebi işin iş, bundan sonra istediğin kadar benzin içebilirsin” diyerek kendi kendime güldüm.
Benzinlikten çıkıp biraz daha ilerledikten sonra uzaktan büyük hedefim olan Bakü şehri gözükmeye başladı. Yavaş yavaş şehir merkezine girmeye başladığımda, etrafı inanılmaz bir lüks, zenginlik ve şaşaalı yapılar kaplamadı. Aslında Bakü’ye gelene kadar geçtiğim bütün diğer şehirler (rayonlar) ekonomik olarak oldukça fakir, harap ve bitik bir haldeydi. Ancak Bakü’ye adım attığım an kendimi modern bir Avrupa şehrinde gibi hissettim. Buranın İstanbul’dan bile çok daha ferah, planlı ve modern bir şehir olduğunu kendi gözlerimle gördüm.




Sakarya’yı Özleten Telefoncu Arayışı ve 4 Yıldızlı Hostel
Bu muazzam şehir Hazar Denizi’nin hemen kıyısında yer alıyor. Temiz ve geniş caddeleri, çok yoğun olmayan sakin trafiği ile gerçekten çok harika bir yer. İnternet erişimi sağlamak adına hemen kendime yerel bir telefon hattı aramak için motosikletimi sahildeki güvenli bir otoparka bıraktım. Ancak caddelerde ne kadar dolansam da ara ara bir tane bile telefoncu dükkanı bulamadım. Tam o an hemen kendi memleketim Sakarya aklıma geldi. Sokağa çıkınca gözünü seveyim her adım başı bir telefoncu olan şehrimi içten içe özledim.
Uzun uğraşlar sonucunda zor da olsa bir bayiden Azercell hat satın almayı başardım. İnternet paketim aktif olur olmaz telefondan hemen uygun konaklama yerlerini araştırmaya başladım. Booking uygulaması sayesinde sahile çok yakın bir konumda yer alan Sahil Hostel adında bir mekan buldum. Gecelik fiyatı sadece 16 AZN, yani o dönemin parasıyla yaklaşık 35 TL civarındaydı. Fiyatı bu kadar uygun görünce vakit kaybetmeden adrese gidip yerine bakmak istedim.
Büyük bir binanın en üst katını komple hostel haline getirmişlerdi. İçeri girdiğimde gözlerime inanamadım; burası hostelden ziyade adeta 4 yıldızlı lüks bir otel konforundaydı. Ben motosikletle uzun yol gezim boyunca bu denli temiz ve şık bir hostel ortamıyla hiç karşılaşmamıştım. Hemen motoru hostelin otoparkına güvenle bırakıp odama yerleştim. Azerbaycan tarafına yolu düşecek olan tüm dostlara burayı kesinlikle tavsiye ederim.
Meraklısına Bakü Kamp ve Konaklama Notu: > Gitmek isteyenler için mekanın tam açık adresi: SAHIL Hostel & Hotel, 27, Zarifa Aliyeva Street, Baku 1091, Azerbaycan.
07.08.2017 (Onuncu Gün)
Bakü
Bakü’de Müslüman Ülkede Domuz Eti Şoku
Bakü’deki ilk sabahımda erkenden güne uyandım. Kahvaltı hazırlamak için bir gece önceden yerel marketten satın aldığım malzemeleri hostelin geniş mutfağına çıkardım. Market alışverişinde canım çektiği için sucuk ve yumurta da almıştım. Hemen sıcak çayımı demledim ve tavada güzel bir sucuklu yumurta yapmak için sucuğu paketten çıkardım. Tam sucuğu dilimleyecekken arkasındaki etikete bir bakayım dedim; içeriğini okuyunca gözlerime inanamadım. Paketin üzerinde kocaman puntolarla “%100 domuz etinden imal edilmiştir” yazıyordu.
Gördüğüm yazı karşısında şoke oldum ve kendi kendime “Yahu Müslüman ülkede domuz etli sucuğun ne alakası var?” diyerek şaşkınlığımı gizleyemedim. Demek ki Azerbaycan topraklarında bu tarz şarküteri ürünleri alırken içeriğe çok dikkat etmek gerekiyormuş. Doğal olarak sucuklu yumurta yapma fikrimden anında vazgeçtim. Kahvaltımı sadece zeytin, peynir ve reçel üçlüsüyle geçiştirmek zorunda kaldım.
Azerbaycan motosiklet turu rotamda acele etmemek adına Bakü’de tam bir gün daha kalmaya kesin olarak karar verdim. Bu yüzden emektar Tenere’yi hiç çalıştırmadan hostelin güvenli otoparkında bıraktım. Üzerimdeki o ağır, korumalı motor kıyafetlerini dolaba kitleyip rahat yazlık eşyalarımı giydim. Kendimi Bakü caddelerinin kollarına bırakmak üzere heyecanla dışarı çıktım.




11 Kilometrelik Bakü Yürüyüşü ve Şehitler Hiyabanı
Bakü seyahatimden önce haritada titizlikle hazırladığım gezilecek yerler listesini tek tek keşfetmeye başladım. Emektar motosikletimi hostelin otoparkında bıraktığım için akşamın geç saatlerine kadar tüm şehri yürüyerek turladım. Günün sonunda telefonumdaki adımsayara baktığımda akşama kadar tam 11 kilometre yol yürüdüğümü fark ettim.
Yürüyüş rotam üzerindeki en anlamlı durak, şanlı tarihimizin izlerini taşıyan Şehitler Hiyabanı oldu. Kafkas Harekatı döneminde, Türk-Kafkas Ordusu 15 Eylül 1918’de Bakü’ye girerek Azerbaycan, Karabağ ve Dağıstan’ı düşman işgalinden tamamen kurtarmış. Bu çetin savaşlarda şehit düşen Azeri ve Türk askerlerinin yan yana defnedildiği bu kutsal mekana Şehitler Hiyabanı adı verilmiş.
Toprakları savunurken şehit olan tam 1130 kahraman Türk askerinin isimlerini, 1999 yılında buraya açılan anıtın üzerinde tek tek okuyabilirsiniz. Günümüzde hala devlet protokolü karşılamalarında resmi olarak kullanılan bu şehitliğe kolay ulaşılabilmesi için sahilden yukarıya dik bir füniküler hattı da inşa edilmiş. Hemen yanına ise Türk Diyanet Vakfı tarafından, askerlerimizin aziz anısını sonsuza dek yaşatmak amacıyla estetik mimarili Şehitlik Camii yapılmış. Gece geç saatlere kadar bu buram buram tarih kokan şehri iyice gezdikten sonra hostele dönüp günü huzurla kapattım.








08.08.2017 (Onbirinci Gün)
Bakü – Şirvan – Saatlı – Masallı
Hazar Eşliğinde Saatlı Yolculuğu
Bakü’de görülmesi gereken her yeri güzelce gezdikten sonra artık yavaş yavaş İran’a doğru yola çıkayım diyerek sabah erkenden kalktım. Hostelde kahvaltımı yaptıktan sonra bu modern ve güzel şehre veda ettim. Yola çıkmışken Türkiye’den önceden tanıdığım Azeri kardeşlerimi de mutlaka ziyaret etmek istedim.
Arkadaşlarımı arayıp bulundukları konumları istedim ancak gelen harita verilerine baktığımda bu ziyaretin yolumu epey uzatacağını fark ettim. Kendi kendime “Aman ne kadar geç kalabilirim ki, hem yollar da gayet güzel” diyerek hedefime doğru gözümü karartıp sürdüm. Masmavi Hazar Denizi’ni sol yanıma alarak, yol boyunca bana eşlik eden devasa petrol pompaları ve rafineriler eşliğinde kilometreleri devirdim.
Yaklaşık 50-60 kilometre ana yoldan gittikten sonra tali yollara sapmak zorunda kaldım ve zemin bozuk olduğu için yavaş yavaş devam ettim. Toplamda 195 kilometre boyunca teker döndürdükten sonra nihayet Saatlı şehrine ulaştım ve oradaki arkadaşlarımla hasret giderip keyifli bir buluşma gerçekleştirdim. Ardından yeniden ana yola çıkıp biraz daha tempolu sürerek Masallı şehrine geçtim. Buradaki yerel bir otelle geceliği 20 AZN’ye, yani oldukça uygun bir fiyata kahvaltı dahil anlaşarak odama yerleştim, güzel bir duşun ardından deliksiz bir uykuya daldım.
09.08.2017 (Onikinci Gün)
Masallı – Lenkeran – Astara Sınır Kapısı
Azerbaycan Çayı ve “Kestirme” Yol Kabusu
Masallı’da uyandıktan sonra oradaki yerel dostlarla da bir araya gelerek çok güzel vakit geçirdik ve masaya gelen çaylar eşliğinde sohbete daldık. Azerbaycan’da çay kültürü bizim Karadeniz kültüründen çok farklı; çayı porselen demlikte su ve çayı aynı anda koyarak demliyorlar. İçine nane gibi farklı aromalar katıyorlar ve bizim damak tadımıza göre rengini çok açık yapıyorlar. Sıkı bir çay müdavimi olmama rağmen bu yerel çaya hiç alışamadım; seyahatim boyunca çoğu yerde kendi yanımda getirdiğim halis muhlis Rize çayımı çıkartıp kendi ocağımda demledim.
Epey vakit geçtikten sonra “Yolcu yolunda gerek” diyerekten dostlarla helalleşip İran sınırına doğru yola çıkmaya karar verdim. Arkadaşların kalmam için çok ısrar etmelerine rağmen yola koyuldum ama o an ileride kafamı gidona vuracağımı nereden bilebilirdim. Çevredekilere hangi rotadan gitmem gerektiğini sorduğumda, “15-20 kilometre ileride bir kestirme var ama yolu biraz kötüdür” dediler. Eğer o düzgün yoldan tamamen dönmeye kalksaydım yaklaşık 120 kilometrelik koca bir yolu geri dönmem gerekecekti.
Yolu uzatıp geri dönmemek adına “Tamam, ne olacaksa olsun ben bu kestirmeden giderim” dedim ve o yola girene kadar aslında her şey çok güzeldi. Yaklaşık 45 kilometre uzunluğundaki bu yol meğer daha yeni yapılıyordu ve her yer aktif şantiye alanı gibi çalışma altındaydı. Yola komple çakıl dökmüşlerdi ve bir yandan da silindirler yolu ezmeye çalışıyordu. Üstelik yolda vızır vızır işleyen ağır kamyon trafiği yüzünden havada öyle bir toz bulutu vardı ki inanılmazdı.
Toz fırtınasından dolayı karşı şeritten gelen koca kamyonlar bile görünmüyordu ve resmen göz gözü görmez bir halde sürüyordum. Bu kabus gibi geçen 45 kilometrelik taşlı, topraklı parkuru ancak 1,5 saatte tamamlayıp nihayet ana yola çıkabildim. Motoru durdurup aynadan kendime baktığımda korkudan resmen kendi kendimden tırstım. Tozdan dolayı komple bembeyaz olmuştum; motosikletin ve üzerimdeki ekipmanların ne kadar havalandırma deliği varsa her yerinden içeriye toz girmişti. Bu tozlu çilenin ardından üzerimi biraz silkeleyip nihayet İran sınırının yer aldığı Astara Sınır Kapısı’na doğru Tenere’nin kafasını çevirdim.
