Gürcistan, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan Rotası 2
-Kazakistan Bölümü-
Uzun süredir hayalini kurduğumuz büyük maceranın en ıssız ve en geniş düzlüklerini barındıran orta asya motosiklet turu 2 etabımız tüm hızıyla başlıyor. Bu bölümde, Kazakistan’ın bitmek bilmeyen bozkırlarında Honda Africa Twin ve BMW GS ile verdiğimiz mücadeleyi, Astana yollarındaki polis maceralarımızı ve başkentin lüks sokaklarını bulacaksınız.
25.07.2018 (8. Gün) Novonezhinka (Kazakistan) – Astana
Gazlı Su Şoku ve Bozkır Düzlükleri
Sabah saat 08:30 gibi kalkıp kahvaltı için çayımızı koyduk. Bir de baktık ki akşam köy bakkalından aldığımız su meğer gazlı suymuş! Türkiye’yi çıktıktan sonra Gürcistan, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’da “No gaz” demediğiniz sürece size her yerde ısrarla gazlı su veriyorlar.
Bu içtiğimiz su ne sodaya ne de bizim bildiğimiz maden suyuna benziyor; oradaki yerel halk bu tada epey alışmış ama bana gerçekten son derece tatsız tuzsuz geliyor. Mecburen tekrar bakkala gidip normal su aldık, çayımızı demleyip kahvaltımızı güzelce yaptık.
Sonrasında altımızdaki makinelerle tam 620 km. sürerek Kazakistan’ın başkenti Astana’ya doğru yola koyulduk. Kazakistan yolları, Rusya yollarına kıyasla çok daha bozuk ve kelimenin tam anlamıyla dümdüz.
Sürerken çoğu yerde tam 30 km. ilerisini kesintisiz görebiliyorsunuz. Bizim Konya Ovası’nın çok daha devasa büyüğünü düşünün; onun gibi dümdüz, uçsuz bucaksız ovalar. Belli bir süre sonra insan sürekli düz gitmekten ve aynı manzarayı görmekten harika şekilde sıkılıyor.
Yolda sıkıntıdan patlamamak için Emre ile sürekli interkomdan muhabbet ediyoruz; önümüzdeki yol sağa mı dönecek yoksa sola mı dönecek diye iddialara giriyoruz. Yol boyu tek eğlencemiz bu oldu diyebilirim; çünkü etrafta hiçbir şey yok, her taraf sadece kuru otlarla kaplı.
Zaten Kazakistan’ı genel sürüş zevki olarak pek beğenmedim; bir daha buralara gelir miyim, muhtemelen gitmem herhalde. İlerideki bölümlerde anlatacağım o tuhaf olaylardan sonra zaten bir daha buraya kesinlikle gitmem
Bozkırın Ortasındaki Lüks Başkent: Astana ve Hazret Sultan Camii
Astana’ya gün bitmeden epey erken geldiğimizden şehri detaylıca gezme fırsatımız da oldu. Zaten Sakarya’dan yola çıkmadan önce Google Haritalar üzerinde kendime özel bir rota haritası oluşturup, gezeceğim tüm önemli noktaları tek tek işaretlemiştim.
Şehirdeki ilk durağımız, Astana’nın en büyük inanç merkezlerinden biri olan meşhur Hazret Sultan Camii oldu. Burası bağımsızlık meydanının hemen yakınında bulunan ve 2012 yılında bir Türk firması tarafından yapımı eksiksiz tamamlanan muazzam bir yapı.
Tam 17.700 kişilik devasa cemaat kapasitesi ile geleneksel Kazak motiflerini, klasik İslam mimarisiyle harmanlayan bu cami, Orta Asya’nın en büyük camilerinden biriymiş. Efsanevi cami adını ise büyük mutasavvıf Hoca Ahmet Yesevi’den alıyormuş.
Caminin hemen karşısındaki devasa meydanda olmamıza rağmen, içeriden okunan ikindi ezanı dışarıdan çok zor duyuluyordu. Bu coğrafyada yol boyunca zaten ezan sesi duymadım desem yeridir; ezanlar her yerde çok kısık bir sesle okunuyor.
Bölge halkı Müslüman olmasına rağmen, üzerlerinde eski Sovyet ve Rus döneminin izleri hala tüm belirginliğiyle duruyor. Hatta çoğu Kazak vatandaşı Rusça bilmesine rağmen kendi ana dili olan Kazakçayı hiç bilmiyor.
Bir insanın kendi öz dilini konuşamaması beni yol üstünde epey şaşırttı; konuştuğum insanların neredeyse hepsi kendi aralarında sürekli Rusça konuşuyor. Adamlara diyorum ki; “Yahu Kazakça konuşun bari, belki dil benzerliğinden biraz anlarım” ama onlar ısrarla Rusça konuşmaya devam ediyorlar.
Cumhurbaşkanlığı Konutunda Kuşatılma ve Sigorta Krizi
Aslında işin en trajikomik tarafı, bizim hedefimiz kesinlikle öyle saraya, devlet dairesine falan girmek değildi. Hava yavaş yavaş kararmaya başladığı için ikimizde de tatlı bir yorgunluk vardı ve interkomdan sürekli “Ulan nerede kamp kurabiliriz, şurada mı kalsak, burada mı çadır açsak?” diye hararetli hararetli kamp yeri bakınıyorduk.
Tam o sırada, Kazakistan’ın o kupkuru bozkırının ortasında, adeta bir çöl vahası gibi duran yemyeşil bir alan gördük. Etrafından şırıl şırıl bir nehir geçiyor, devasa ağaçlar gölge yapıyor… Kelimenin tam anlamıyla bozkırın göbeğinde gizli bir cennet gibiydi!
Gözlerim parlayarak hemen interkomdan Emre’ye bağırdım: – Oooo Emre, gözün aydın kardeşim! Muazzam bir kamp yeri bulduk, tam çadır kurmalık vaha burası. Hadi dalalım içeri!
Altımızda iki koca motorla, o yeşilliğin ve nehrin cazibesine kapılarak, sanki babamızın çiftliğine girer gibi o büyük nizamiye kapısından içeri süzüldük. Tam geçerken kapıda nöbet tutan resmi bekçi polis ile doğrudan göz göze geldik.
Adam heykel gibi durmuş bize bakıyordu. Bizden zerre şüphelenmeyip, geçmemize de hiçbir şey demeyip öylece izleyince, içimden “Ooo, adamlar kampçılara ne kadar saygılı, herhalde Kazak devleti bize nehir kenarında diplomatik dokunulmazlık verdi” diyerek rahatça içeriye doğru sürdüm.
Fakat bizim o çadır kurma hayalleriyle süslü pembe rüyamız tam olarak 40 metre sürdü! Arkamızdan aniden yankılanan acı bir siren sesiyle irkildik. Ne olduğunu anlamaya çalışırken bir polis arabası drift atarcasına önümüzü kesti.
İçinden fırlayan memur hışımla üzerimize doğru yürümeye başladı. Memur ellerini kollarını sallayarak hiddetle Rusça bir şeyler söyleyip duruyor, bir yandan da parmağıyla arkamızda kalan bir direği işaret ediyordu.
Kafamı bir çevirdim ki; kapıdaki o heykel gibi duran bekçi polisin hemen arkasında, kabak gibi parlayan kocaman bir “Araç Giremez” tabelası duruyor! Kamp kuracağımızı sandığımız o yemyeşil vaha meğer Akorda Başkanlık Sarayı, yani Cumhurbaşkanlığı konutunun ta kendisiymiş!
Hemen motorun üstünden savunmaya geçip, adeta bir haklılık abidesi gibi polise tabelayı değil, kapıdaki meslektaşını gösterdim: – Komutanım, bak şu senin polisin yanından sıfır geçtim, tekerim adamın botuna değecekti neredeyse. Adam bize girerken “Dur gitme, burası cumhurbaşkanlığı sarayı” demedi, hiçbir şey demedi! Biz nereden bileyim?
Karşımdaki memur ise sinirli sinirli el kol hareketleri yaparak Rusça bir şeyler geveledi. Vücut dilinden anladığım kadarıyla mealen aynen şunu diyordu: – O kapıdaki polis diğer tarafın polisi, koruma polisi; onun buranın kurallarıyla işi olmaz, o size karışmaz, sadece bakar! Şaka gibiydi; adamlar nizamiyeye polis koymuşlar ama görevi içeri giren yabancı araçları durdurmak değil, sadece içeri girişleri medenice izlemekmiş! Neyse, asıl eğlence bundan sonra başladı.
Memur sert bir tavırla incelemek için ehliyet, ruhsat ve pasaportlarımızı istedi; uzatıp verdik. Evrakları şüpheyle incelerken birden bize döndü ve gözlerini dikerek yüksek sesle, “Strahovaniya, strahovaniya!” (Strakhovaniye) diye bağırmaya başladı.
Emre ile birbirimize bakıyoruz; adam ne diyor diye düşünüyoruz ama kelime bize tamamen yabancı. “Yahu kardeşim, tabelayı görmedik, nehir kenarında kamp yeri arıyorduk, yanlışlıkla girdik işte, ver evrakları da gidelim, neden bırakmıyorsun?” diye Türkçe isyan ediyoruz.
Memur bizi hiç duymuyor, elindeki telsizle hararetli hararetli bir yerleri arayıp heyecanla durum raporu geçiyor. Biz ise dil bariyerinin zirvesinde, saray bahçesinde öylece dikiliyoruz.
Polis telsizle birkaç yeri daha arayıp adeta nizamiyeye tabur çağırır gibi destek istedi. Birkaç dakika sonra yanımıza biraz Türkçe bildiğini iddia eden başka bir memur daha damuladı. O gelip durumu kırık dökük anlatmaya başlayınca, kafamızdaki o acı gerçek adeta bir şimşek gibi çaktı.
Meğer polislerin derdi sadece yasak yere girmemiz değilmiş; biz bir de motosikletlere Kazakistan zorunlu trafik sigortası yaptırmamışız! O an gözümün önüne Podgorodka sınır kapısından pat diye çıktığımız o an geldi.
Hani sınırın çıkışında yanımıza gelip el kol hareketleriyle bize yalvarırcasına Rusça bir şeyler anlatmaya çalışan o iki adam vardı ya… Meğer o sigortacı amcalar bize “Gümrükten çıkmadan sigorta yaptırın yoksa içeride canınızı okurlar” demek istiyormuş da biz “Amaan boş ver Kazakistan’a girince hallederiz” deyip adamları ekmişiz!
Durumun vehametini kavrayınca, grupta her zaman olduğu gibi anında en profesyonel maskemizi taktık ve kusursuz bir şekilde “salağa yatma” moduna geçtik. Gözlerimizi saf saf açıp, “Aaa sigorta mı, o ne ki? Biz kamp yeri arayan gariban turistleriz, bilmiyoruz ki” ayaklarına yatıyoruz ama polisler epey kararlı görünüyor.
Tam o sırada, yanımıza sonradan gelen o biraz Türkçe bilen memur cebinden telefonunu çıkardı ve Türkiye’deki gerçek bir Türk tanıdığını aradı. Telefonu bir aracı gibi doğrudan bana uzattı. Telefonu kulağıma götürdüm, karşıdaki adamla selamlaştık.
Telefondaki Türk vatandaşımız gümrükteki sigorta mevzuatını, cezaların ne kadar ağır olduğunu ve polisin şu an neden bu kadar sert çıktığını bana telefonda tek tek, tane tane anlattı. Durumun şakası yoktu, bildiğin saray bahçesinde kaçak muamelesi görüyorduk.
Hemen telefondaki adama en samimi, en çaresiz ses tonumla yalvarmaya başladım: “Aga gözünü seveyim, kurbanın olayım anlat şu polislere… De ki, bunlar Sakarya’dan çıkmış iki gariban motorcu. Akşam vakti nehir kenarında kamp yeri ararken burayı kamp alanı sanıp tamamen yanlışlıkla girdiler. Sigorta mevzusunu da yemin billah şimdi senden öğrendik, bilerek yapmadık. Anlat onlara, bize bir büyüklük, bir kıyak yapsınlar da ceza yazmadan salsınlar bizi.”
Telefondaki Türk sağ olsun, bizim bu düştüğümüz trajikomik ve çaresiz durumu polislere o kadar ajite ederek, o kadar güzel anlattı ki, oradaki ortamın havası bir anda değişti. Bize başta dik dik bakan o sert gümrük memuru telsizini beline taktı, yüzü yumuşadı.
Sonunda adam epey insaflı çıktı; evraklarımızı elimize tutuşturup sertçe gitmemizi işaret etti. Cumhurbaşkanlığı sarayının bahçesine çadır kuracağız diye ecel terleri dökerken, Türk diplomasisi ve profesyonelce salağa yatma sanatımız sayesinde saray kuşatmasından tek bir Tenge bile ceza ödemeden, motorları usulca gaza basarak kurtardık!
Bayterek Kulesi ve Astana Sokaklarında Gece Yürüyüşü
Polis çevirmesinde sinirlerimiz epey bozulsa da, moralimizi bozmayıp sıradaki noktamız olan meşhur Bayterek Kulesi’ne doğru sürdük. Bu devasa kule, 1997 yılında şehrin ülkenin yeni başkenti olması anısına özel olarak inşa edilmiş.
Tam 105 metre yüksekliği bulunan kulenin 95. metresinde büyük bir panoramik gözlem yeri bulunuyor. Buraya asansörle çıkıp tüm Astana’yı kuş bakışı ve net bir şekilde izleyebiliyorsunuz.
Bu ünlü anıt, Kazak mitolojisindeki efsanevi bir hayat ağacı ve her yıl ağacın tepesine altın bir yumurta bırakan Samruk adlı sihirli bir mutluluk kuşu hakkındaki bir halk hikayesini simgelemekteymiş.
Kulenin en üst katında ise eski cumhurbaşkanları Nursultan Nazarbayev’in el izi bulunan altın kaplama bir mozole yer alıyor. Yukarı çıkan tüm turistler sıraya girip o el izine ellerini koyarak dilek diliyor ve hatıra fotoğrafı çektiriyor.
Biz de uzaktan bakıp “Yukarıda ne var acaba bu kadar kalabalık?” deyip merakla biz de kuyruğa girdik. Ancak sıranın sonuna gelip de olayın sadece bir el izinden ibaret olduğunu öğrenince, ikimiz de “Boş ver ya, el izi için sıra mı bekleyeceğiz” diyip kuyruktan hızla çıktık.
Akşam olunca yine Astana merkezine oldukça yakın konumda bulunan temiz bir yer olan “Astana Best Hostel” isimli yere geçtik. Kişi başı sadece 2.250 Tenge gibi bütçe dostu bir ücretle yataklarımızı kiraladık.
Odanıza geçip güzelce sıcak bir duş aldıktan sonra, yolun tüm yorgunluğunu üzerimizden atıp akşam gezmesi için kendimizi şehrin şık caddelerine bıraktık.
Kazakistan seyahatim boyunca gördüğüm en modern, en düzenli ve göze hitap eden şık şehir kesinlikle burasıydı. Gerçekten de bozkırın ortasındaki bu yer sanki bir Dubai gibi inanılmaz düzgün, planlı ve zengin bir şehir görünümündeydi.
Etrafta en ufak bir çarpık yapılaşma yok, gözü tırmalayan kötü veya eski tek bir bina bile görmedim. Caddeler oldukça geniş, peyzajı son derece düzenli yapılmış; yani tam anlamıyla modern bir başkent ortaya çıkarılmış.
Gece saat 01:00’e kadar şehirdeki sosyal hayat ve sokaklar son derece canlıydı. Biz de o saate kadar durmaksızın belki de tam 10 km. boyunca yürüyerek tüm modern caddeleri adım adım gezdik. Daha sonra yürüyerek hostelimize geri döndük ve bu macera dolu günü huzurla kapattık.
Orta Asya Sınır Geçişlerinde Trafik Mevzuatı ve Yol Kültürü
Kıtalararası planlanan bir orta asya motosiklet turu esnasında, Kazakistan gibi ülkelerin gümrük kapılarından geçiş yaparken yerel trafik sigortası (Strakhovaniye) mevzuatlarına harfi harfine dikkat etmek gerekir. Sınır kapılarında işlemlerin yoğunluğu nedeniyle gözden kaçırılan zorunlu evraklar, şehir merkezlerindeki veya başkanlık sarayı gibi yüksek güvenlikli alanlardaki polis denetimlerinde sürücülerin karşısına büyük cezai yaptırımlar olarak çıkabilir.
Gezginlerin kazakistan motosiklet rotası etaplarında sürüş yaparken, dil bariyerini aşmak adına yerel dildeki temel kelimeleri bilmesi ve navigasyon haritalarındaki yönlendirmeleri dikkatle takip etmesi hayati önem taşır. Özellikle bozkır düzlüklerindeki uzun menzilli sürüşlerin ardından Astana gibi büyük merkezlerde planlanan konaklamalarda, bütçe dostu hostel şemalarından faydalanmak ve güvenli park alanları seçmek sorunsuz bir motosiklet kamp maceraları deneyimi için kritik bir adımdır.
Asya kıtasının kuzey ve orta ulaşım koridorları, Kazakistan coğrafyasının tarihi göç yolları altyapısı ve bölgenin sosyo-kültürel dokusu hakkında daha kapsamlı bilimsel verilere erişmek için Wikipedia İpek Yolu resmi veri tabanını detaylıca inceleyebilirsiniz. Ayrıca, Astana sokaklarındaki bu ilginç polis ve sigorta maceralarına ulaşmadan hemen önce, Rusya topraklarındaki o meşhur “Kacca” benzin alma yöntemlerini ve Kalmukya bozkırlarındaki Budist manastırları geçmişini içeren serinin ilk etabını görmek için başlangıç rehberim olan Orta Asya Motosiklet Turu 1 seyahat raporuma da kesinlikle göz atmalısınız. Başarıyla tamamladığımız ve gümrük sigortası krizini şans eseri atlattığımız bu heyecan dolu orta asya rotası 2 sürüşü, İpek Yolu’nun kalbine doğru ilerlerken bize unutmamaız gereken çok büyük bir bürokratik ders verdi.








-Kazakistan’da Karagün: Kashkantemiz ve Almatı Yolları-
Sonsuz bozkırın ortasında devam eden büyük orta asya motosiklet turu maceramızda, hafızamızdan asla ama asla silinmeyecek, sinirden gülme krizlerine gireceğimiz ve adeta bir karagün gibi geçen en absürt iki güne geldik.
Bu bölümde, Kazakistan polisinin Oscar ödülüne layık rüşvet tiyatrolarını, hayatımızın en büyük “Nataşa” şokunu, Balkaş Gölü’nde gece yarısı yaşadığımız su baskınını ve Almatı yollarında emektar BMW GS’in yağ kaçıran şaftıyla verdiğimiz o büyük mücadeleyi bulacaksınız.
26.07.2018 (9. Gün) Astana – Kashkantemiz
KARAGÜN
Sabah erkenden kalkıp vakit kaybetmeden yola düştük. Astana’dan çıktıktan sonra yollar bir nebze olsun güzelleşti ama yine de ufka kadar uzanan o dümdüz, sonu gelmeyen asfaltlar insanı sürerken epey bir sıkıyor.
Bu topraklarda en çok dikkatimi çeken şeylerden biri, her şehir girişinde mutlaka o şehri, köyü ya da ilçeyi temsil eden büyük bir anıtın bulunması oldu ve bu anıtların üzerinde hep Rusça yazılar yer alıyor.
Sürüş esnasında bu coğrafyada beni en çok şaşırtan şey ise yol kenarlarındaki Müslüman mezarlıkları oldu. Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’da bulunan neredeyse tüm Müslüman mezarlıkları birbirinin aynısı özellikleri taşıyor.
Buradaki her mezarlık, bizim Türkiye’deki büyük türbeler gibi devasa ve görkemli mimarilerle inşa edilmiş. Hepsi minik birer mescit ya da cami formu verilerek tuğlalardan yapılmış. Bize göre epey şatafatlı ve abartılı sayılan bir mezarlık kültürleri var ve ilginç bir şekilde hepsinde mezarlıkta yatan kişinin büyük bir resmi bulunuyor.
Günün ilk etabını devirip saat 14:00 sularında Karagandı şehrine ulaştık ve burada güzel bir öğle yemeği molası verdik. Yemekten sonra hiç durmayıp kazakistan motosiklet rotası üzerinde güneye doğru yolumuza devam ettik.
Balkaş Gölü Kenarında “Yılan” Pususu ve Rüşvet Pazarlığı
Epey bir kilometre sürdükten sonra, Balkaş Gölü kenarında hava kararmadan güzel bir yer bulalım da çadırları kuralım diye sağa sola bakarak kamp alanı aramaya başladık. Biz tam gölün güzelliğine odaklanmışken, Kashkantemiz yakınlarında pusuda bekleyen bir ekip otosu aniden önümüze fırladı.
Motorları hemen sağa çektik, polisler yanımıza geldi ve klasik bir tavırla ehliyet ile ruhsatları istedi. Biz tabii pasaport dahil ne var ne yoksa verdik ama içimizden de titriyoruz; çünkü bizden Kazakistan motosiklet sigortasını isteyeceklerini çok iyi biliyorduk.
Korktuğumuz başımıza geldi ve polisler beklendiği gibi o meşhur kelimeyi söylemeye başladı: “Strahovaniya, strahovaniya!” Biz her zamanki gibi profesyonelce salağa yatıp, “Ne sigortası ağabey, biz Sakarya, ıslama köfte, Türk…” ayaklarına yatsak da yutmadılar.
Adamlar en son Google Translate’i açıp ekrana kocaman “SİGORTA” yazarak gözümüze soktular. Biz durumu çok iyi biliyoruz ama yapacak bir şey yok; onlara Rusya’nın dağ tarafındaki o ücra sınır kapısından girdiğimiz için sigorta yaptıramadığımızı dilimiz döndüğünce anlatsak da adamlar Nuh diyor, peygamber demiyorlardı.
Polislerden biri biraz daha ılımlı gibi duruyor, arkadan bize acıyan gözlerle bakıyor; ama yanındaki diğer polis tam bir yılan, bizi resmen rüşvet için sarmış durumda. En son çaresiz kalıp, “Tamam kardeşim, neyse cezası yaz bize, uzatma” dedik.
Polis cebinden Rusça yazan, muhtemelen kendilerinin uydurduğu bir ceza tarifesi listesi çıkardı ve buradaki ihlalin tam 40.000 Tenge cezası olduğunu gösterdi. Üstelik bu parayı gidip resmi bankaya ödememiz, ardından sigorta yaptırıp o makbuzla gelerek ehliyetimizi geri alabileceğimizi söyledi.
Tabii adamın asıl niyeti çok geçmeden anlaşıldı; saat olmuş gece 22:00, bu saatte bozkırın ortasında açık bankayı nereden bulalım? Açıkça kişi başı 100 Dolar ateşlersek bizi hemen salacaklarını ima ediyorlardı.
İçimden “Lan oğlum sen polis halinle ayda 100 Dolar maaş almıyorsundur, bizi mi koparıyorsunuz” diyerek epey bozuldum. Baktık adamlar inatçı, mecburen rüşvet olayından nefret etsem de anlaşma yoluna gittik.
Polise ikimiz için toplam 50 Dolar vermeyi teklif ettim, hıyar ağası yine kabul etmedi. O sırada cüzdanı açtığımda içindeki Rus Rublelerini gördü, gözleri parlayarak onları da istedi.
“Allah’ınızdan bulun” diyip, cebimizdeki 7-8 bin Rubleyi ve 50 Doları adamlara kaptırdık. Paraları cebe indiren polise sinirle dedim ki: – Madem bizi bu kadar yoldun, bari bana cep telefonu numaranı ver de ileride yolda başka bir polis durdurursa seni arayalım, sen bizi kurtarırsın. Adam “Tamam” dedi, telefonumu aldı ve kendi numarasını yazıp çağrı bıraktı. Arabanın arkasından bana telefonunu işaret edip, – Bak içeride araba içinde çalıyor dedi. Aracın camından içeri baktım ama karanlıkta pek bir şey göremedim. Tam o sırada Emre arkadan bir şey söyleyince “Tamam” diyip motorların başına geçtik.
Uğradığımız bu güpegündüz soygun yüzünden sinirlerimiz davul gibi gerilmişti. Tam 820 kilometrelik o ağır yolun verdiği yorgunluk, paraları çaldırmanın acısı ve havanın zifiri karanlık olması yüzünden düzgün bir kamp yeri bulamamak beni iyice delirtti.
Neyse ki 20-25 kilometre daha sürdükten sonra karanlıkta Balkaş Gölü kenarında tenha bir yer gözümüze çarptı ve gecenin yarısı çadırlarımızı gölün hemen kenarına, ince kumların üzerine kurduk.
Dünden kalan yiyecekleri alelacele çıkarıp ocağı yaktık, güzel bir çay demleyip bisküvilerle beraber hızlıca mideye indirdik. Ancak o gece şanssızlığımız bitmek bilmedi; her şey yetmezmiş gibi sabaha karşı fırtına gibi bir rüzgar çıktı.
Çadır uçmasın diye gecenin köründe dışarı çıkıp eteklerini büyük taşlara bağlamak zorunda kaldım. Zar zor uykuya dalmıştım ki gece yarısı Emre’nin feryadıyla irkildim: – İbrahim kalk, kalk! Çadırı su basıyor! Bir uyandım ki ayak tarafımda bir ıslaklık var; meğer gölün dalgaları rüzgardan yükselmiş ve su çadırın yarısına kadar içeri girmiş! Her şeyimiz, kıyafetler sırsıklam olmuştu; uyku tulumunu elime alıp sıksam altından şırıl şırıl su akacak vaziyetteydi.
Gecenin o saatinde yorgunluktan ölürken çadırı apar topar söküp biraz daha yukarıdeki güvenli bir düzlüğe çektik ve ıslak tulumların içinde sabahı zor ettik.
27.07.2018 (10. Gün) Kashkantemiz – Almatı
Polis Kontrolünde “Nataşa” Şoku!
Sabah saat 09:00 gibi o ıslaklığın, uykusuzluğun ve sinirin içinde uyandık ve hızlıca kahvaltımızı yaptık. Çok fazla oyalanmayıp, kendi kendimize “Bakalım bugün motosiklet kamp maceraları rotamızda başımıza ne felaketler gelecek, hangi polis bizi koparacak” diyip tekrar yola çıktık.
Kamp alanından ayrıldıktan sadece 50 kilometre sonra, Myrenal yakınlarında uzaktan devasa bir askeri polis kontrol noktası olduğunu fark ettim. Dünkü olaydan sonra zaten epey tecrübeli ve fobik olduğumdan iyice yavaşladım.
Sıkıntı çıkmasın diye motorun hızını saatte tam 25 kilometreye kadar düşürdüm. Bisiklet hızıyla nizamiyeye süzülüyordum. Ancak görevli polis elindeki copu havada çevirerek sertçe “Sağa çek, sağa çek” diye işaret yaptı.
Dünkü rüşvet olayından sonra bende acayip bir polis korkusu oluşmuştu; interkomdan Emre’ye “Ulan hiç durmayıp gaza bassak kaçabilir miyiz?” dedim. Emre de arkadan “Ağabey nizamiyeyi görmüyor musun, adamlar bizi kevgire çevirir” deyince gaza basma fikrinden vazgeçtik.
Kontrol noktası önüne gelince elinde uzun namlulu otomatik silahla bekleyen Özel Harekat polisini de görünce epey bir tırsıp “Durayım bari, yabancı memlekette durduk yere başımıza büyük iş almayalım” dedim.
Yalnız bu sefer dünden hazırlıklıyım! Cebimde dünkü bizi yolan o “Yılan” polisin güya kurtarıcı numarası var ya, içimden “Ooo şimdi çok rahatım, aratırım bizim elemanı, bu nizamiyedekileri hemen bağlar, biz de güle oynaya geçeriz” diye kibirleniyorum.
Polis yanıma geldi; hepsi gibi önce klasik soruları sordu: Nerelisin, nereden geliyorsun? Ben göğsümü gere gere “Türk’üm” deyince adamın yüzü aniden değişti, “Oooo kardaş, arkadaş arkadaş!” diyerek canciğer kuzu sarması moduna geçti.
İçimden de Sakarya usulü “S…tir oradan, dün de kardaştık, bugün de kardaşız ama cüzdanı boşaltıyorsunuz” diye içten içe saydırıyorum.
Polis bana yine Rusça bir şeyler anlatmaya çalışırken birden parmağıyla nizamiyenin girişindeki tabelayı gösterip “Cirmi, cirmi” (Yirmi) demeye başladı. Meğer orada hız sınırı saatte 20 kilometreymiş ve ben oradan 25 ile geçmişim!
Ulan yürüyüş hızından sadece 5 kilometre fazla gittik diye adamlar bizi yine köşeye sıkıştırdı, niyetleri çok net belliydi, yine para koparacaklardı.
Bir Rezillik Hikayesi: “Nataşa, Nataşa!” ve Nizamiyedeki Kahkahalar
Hemen büyük bir özgüvenle ve ukala bir tavırla cebimden telefonu çıkardım, bizim dünkü polisin numarasını buldum. Karşımdaki polise hem yalvaran hem de “Bak benim arkamda sizin teşkilattan adam var” mesajı veren bir artistlikle telefonumu uzattım:
– Al ağabey, bak bu dün bizi durduran senin meslektaşın olan polisin numarası. Ara bu adamı, o sana bizim durumumuzu anlatsın da bizi hemen bıraksın. Polis telefon ekranındaki numarayı görür görmez adamın suratı bir anda değişti. Gözleri faltaşı gibi açıldı ve nizamiyenin ortasında eliyle dizine vurarak kahkahayı patlattı: “Oooo, Nataşa, Nataşa!” Ben o an tam bir şok geçirdim; – Saçmalama ne Nataşa’sı kardeşim, dün bizi çeviren polis kendi eliyle yazdı bu numarayı telefonuma, ara hadi konuşun dedim. Polis numarayı yeşil tuşa basıp hoparlörü de son ses açarak aradı.
Telefon iki kez çaldı ve karşıdan acayip cilveli, ince, Rusça konuşan bir kadın sesi yükseldi! Meğer adamlar nizamiyede canları sıkıldıkça bu numarayı arayıp makara yapıyorlarmış.
Ben gümrük noktasının ortasında şok üstüne şok geçirirken, olayı anlayan kontrol noktasındaki bütün polisler, rütbeliler, elinde otomatik silah olan özel harekatçılar toplu halde kahkahalarla yerlere yatarak gülmeye başladılar.
Dünkü hıyar ağası polis bizi sadece soymakla kalmamış, bir de üstüne çocuk gibi dalga geçer gibi bize bir hayat kadınının numarasını yazıp, arkasından da “Bak araba içinde telefonum çalıyor” diye boş koltuğu işaret ederek bizi resmen ayakta uyutmuş!
Ben o an utançtan ve sinirden kıpkırmızı, mosmor bir vaziyette nizamiyenin ortasında polislere karşı içimden bildiğim bütün düz şiirleri, Sakarya dualarını ve kamyoncu arkası sözlerini sırayla okuyorum. Rezillik resmen diz boyuydu, dünya başıma yıkılmıştı.
Kendimi toparlayıp, – Tamam ulan tamam, makaranız bittiyse sonuç olarak ne yapacağız, sadede gelin dedim. O sırada arkadan Emre durumun kurtulmayacağını anlayıp elindeki 20 Doları polise çaktırmadan gösterince, bizi durduran polis gülerek, – Bak bu arkadaki kardaşım olayı çok iyi anladı dedi.
Parayı adama kaptırdıktan sonra sinirle dedim ki; – Tamam madem paramızı aldınız, o zaman senin gerçek telefonunu ver de ileride sıkıntı olursa seni arayalım, bari sen doğru numara ver. Adam birden ciddileşip elini göğe kaldırdı ve yüzümüze baka baka, – Olmaaz, ben yalan söyleyemem, yukarıda Allah var! dedi.
İçimden “Bre şerefsiz, madem yukarıda Allah’tan bu kadar korkuyorsun, o zaman neden beş kilometre hız fazlası için bizden güpegündüz rüşvet alıyorsun!” diye avazım çıktığı kadar bağırmak geldi ama bir şey değişmedi; parayı cebe indiren Kazak polisi bir anda dindarlık taslıyordu.
Almatı’ya Giriş ve BMW GS Şaft Arızası
Neyse, o muazzam sinir harbi ve morlukla motorlara atlayıp yolumuza devam ettik ve tam 470 kilometre sonunda akşam saat 18:00 gibi Kazakistan’ın eski başkenti Almatı şehrine giriş yaptık. Ancak bu seyahatin tam 470 kilometresinin 400 kilometresi inanılmaz derecede bozuk, çukurlarla dolu berbat bir zemine sahipti.
Hem üst üste yediğimiz polis rüşvetleri yüzünden sinirlerimiz gerilmiş hem de yolun o evlere şenlik bozukluğu bizi bedenen epeyce yormuştu. Burada yaşadığım bu absürt olaylar beni Kazakistan topraklarından ve bu kazakistan motosiklet rotası hattından tamamen soğuttu.
Yollarda korkudan hız bile yapamadık; her polis otosu gördüğümüzde “Eyvah şimdi yine durdurup bizi Nataşa’ya bağlayacaklar” diye tırsmaktan yolun ve coğrafyanın tadını zerre çıkaramadık zaten.
Bu arada Rusya, Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan dahil bu coğrafyadaki sürücüler ne kadar hızlı olurlarsa olsunlar, yolda bir hız tabelası gördüklerinde anında fren yapıp hızlarını milimetrik olarak o sınıra düşürüyorlar. Biz ilk başlarda bu duruma çok şaşırmış ve garsemiştik.
Koca sekiz silindirli devasa jiplerin dümdüz, bomboş ovada saatte 90 kilometre hızla saatlerce uysal uysal gittiğini görünce şok olmuştuk. Meğer adamlar bu rüşvetçi polis yamyamları yüzünden haklıymış, sistemi çoktan çözmüşler.
Almatı’ya doğru yaklaşırken tüm bu dertlerin üzerine bir de mekanik sıkıntı eklendi ve tam Kashkantemiz’den gelirken Emre’nin BMW GS’i arkadaki şafttan ciddi şekilde yağ kaçırmaya başladı. Şansımıza, Sakarya’dan yola çıkmadan önce bu bölgelerdeki motosiklet tamircilerinin adreslerini ve koordinatlarını not almıştım; tam yerinde ve zamanında işimize yaradı.
Sağ salim Almatı’ya girer girmez ilk işimiz motoru acilen servise götürmek oldu. Burası tam motorcular için kurulmuş devasa bir kompleks; üst katta büyük bir motosiklet mağazası ile şık bir hostel, alt katta ise tam donanımlı bir servis bulunuyor. Rotaları bu tarafa düşecek dostlar için bu cankurtaran mekanın adını ve konumunu şuraya bırakıyorum: 43°12'55.6"N 76°53'54.5"E - Freerider Motorcycle
Usta hemen motoru sehpaya aldı; Emre’nin GS’inin eksilen şaft yağını güzelce tamamlattı, motor yağı tamamen yenilendi ve yağ filtresi değiştirildi. Emre tüm bu kaliteli servis hizmetleri için toplamda 28.000 Tenge ödedi.
Servisteki işlerimiz tamamen bitince biz de motorları güvenli otoparka çekip hemen üst kattaki hostele yerleştik. Kişi başı sadece 2.500 Tenge gibi çok uygun bir fiyata odamıza geçtik.
Saat henüz çok geç olmadığı için yolun tüm o stresini üzerimizden atmak adına kendimizi Almatı sokaklarına bıraktık. Şehri biraz dolaşıp kafamızı dağıttıktan sonra hosteldeki yataklarımıza dönüp bu macera ve rezillik dolu günü keyifle kapattık. 😉










28.07.2018 (11. Gün) Almatı – Karkara
Çin Sınırı Şoku ve Kazakistan’ın Gerçek Yüzü
Sabah erkenden, Almatı’daki hostelimizde gözlerimizi açıp vakit kaybetmeden yine motorların başına geçtik ve yollara düştük. Bugünkü planımız ve büyük hedefimiz; Kazakistan topraklarından sağ salim çıkış yapıp, Kırgızistan sınırına girmek ve akşam o meşhur Issık Göl kenarında huzurla çadır kurmaktı.
Ancak her overland yolculuğunda olduğu gibi, bu seyahatte de evdeki hesap maalesef çarşıya uymayacaktı. Şehir merkezinin o kalabalık caddelerinden sıyrılıp, yol üstünde mutlaka görmemiz gereken meşhur Charyn Canyon’a (Çarin Kanyonu) uğramak üzere rotamıza devam ettik.
Almatı’dan ilk çıktığımızda yol kalitesi inanılmaz derecede güzelleşti; günlerdir çektiğimiz o çukur işkencesinden sonra burası adeta kaymak gibiydi. İlk defa karşımıza çıkan bölünmüş otoyolun verdiği o muazzam rahatlıkla keyifle gaza basıp ilerlerken, arkadan Emre’nin telsizdeki sesiyle irkildim.
Meğer serviste o kadar uğraşmamıza rağmen Emre’nin efsanevi BMW GS’i pes etmiş ve şafttan olanca yağı arkaya doğru tekrar boşaltmıştı! Motorun arka diski, balataları, jantı olduğu gibi simsiyah yağ içinde kalmıştı.
Sağa çekip durumun vehametine baktık ama Emre her zamanki Karadenizli umursamazlığıyla, “Ağabey bir şey olmaz ya, idare eder, yola devam edelim” diyince mecbur tekeri yeniden döndürdük.
Başımdan Duman Çıkartan Çin Sınırı Sapağı
Bu şaft mevzusunun stresi yetmezmiş gibi, yolda ilerlerken benim sinirler aniden yine tavan yaptı; çünkü haritayı incelerken Kırgızistan sınırına giden o kritik sapağı tamamen kaçırdığımızı fark ettim! Nedense Sakarya’dan çıkarken benim aklımda o sapak hep “Zharkent” (Zaharkent) diye kalmıştı.
Yolda giderken Zharkent tabelasını her gördüğümde içimden sevinçle, “Ooo şu kadar kilometre kaldı, bu kadar kilometre kaldı, sınıra yaklaşıyoruz” diye seviniyordum. Bir ara içime bir kurt düştü, motoru sağa çekip telefonu açtım ve haritaya bir bakayım dedim.
Haritadaki o mavi noktayı ve bizim konumumuzu görünce başımdan resmen dumanlar çıkmaya başladı! Biz Kırgızistan yerine tam gaz Çin sınırına doğru gidiyorduk ve dönmemiz gereken o ana sapağı tam 150 kilometrecik geçmişiz!
Ulan zaten zamanla yarışıyoruz, bir de üstüne fazladan 150 kilometre ters yöne gitmiştik. Çin sınır kapısına sadece 70 kilometre kala mecburen gerisin geri döndük. Tabii bu sırada motorların benzinleri de tehlike sinyali vermeye, depoda hafiften çalkalanmaya başlamıştı.
Hemen rota üzerinde panikle benzinlik aramaya başladık ama Kazakistan’ın bu ıssız taraflarında yakıt bulmak tam bir kumar. Bölgedeki benzin istasyonlarında benzin o kadar az bulunuyor ve o kadar büyük bir kıtlık var ki, girdiğimiz yerlerin çoğunda tabelada yakıt yok yazıyordu.
Hem sapağı kaçırıp epey geç kaldığımız için hem de Emre’nin BMW GS’i yolda sürekli su koyverip şafttan yağ attığı için, o çok merak ettiğimiz Charyn Kanyonu’nun içine inmeyi maalesef tamamen iptal etmek zorunda kaldık. Sınıra yaklaşık 40 kilometre kala korktuğum başıma geldi; altımdaki emektar Africa Twin benzin tamamen bittiği için öksürerek stop etti.
Yolun ortasında, bozkırın ayazında kalakalmıştık. Bereket versin yanımızdaki yedek bidon yanımızdaydı; Emre benim motorun üzerindeki o boş bidonu aldı ve tam 22 kilometre ilerideki Kegen kasabasına doğru benzin bulmak umuduyla gazı açtı.
Bozkır Çadırında Kımız Molası
Emre benzin almaya gidip beni o ıssızlığın ortasında tek başıma bırakınca, ben de zaman geçirmek adına kanyonu ancak yukarılardan, tepeden kuş bakışı olarak izleyebildim. Yol kenarında bulunan yerel bir Kazak çadırının (Yurt) yanına gittim.
Oradaki yerel göçebelerden Orta Asya’nın o meşhur milli içeceği olan Kımız satın aldım. Büyük bir merakla bardağı kafama diktim ama tadı bildiğimiz ekşi ayrandan farksızdı; yine de bu bozkır atmosferinde fena gitmedi.
Bir süre sonra Emre bidonla benzini getirip depoya boşalttı ve motor canlandı. Kırgızistan sınırına yaklaştıkça o Kazakistan’ın insanı ruhsal olarak boğan, sıkan, bitmek bilmeyen dümdüz ovaları yavaş yavaş bitmeye başladı.
Karşımızda nihayet o heybetli, yeşil dağlar yükselmeye başlayınca derin bir “Oh beee!” çektim. İşte şimdi coğrafi olarak atalarımızın topraklarına, o gerçek Orta Asya’ya geldiğimi iliklerime kadar hissetmiştim.
Ancak sorunlarımız hala bitmemişti; Emre’nin bidonla getirdiği o 5 litre benzin bizi sınırdan geçirmeye yetmezdi. Hemen motorlara atlayıp, sınır öncesindeki son köy olan Kegen’deki o tek benzinlikten depoları tamamen fulleyelim dedik.
İstasyona girdik ama içerideki görevli kredi kartı geçmediğini, sadece nakit Tenge aldıklarını söyledi. Cebimizde sadece Dolar var ama adamlar Nuh diyor peygamber demiyor, Doları kesinlikle bozmuyorlar.
Çaresizce ceplerimizi, cüzdanın astarını falan iyice diktik; elimizde kalan son bozuk paraları bir araya getirdik. Toplamda sadece 1500 Tenge nakit para çıkarabildik. Görevliye parayı uzatıp, “Bari bu paralık yakıt ver” dedik; 1500 Tenge ile biraz bana, biraz da Emre’ye adeta damlalıkla benzin aldık.
Kalbimi Isıtan Kazak Kadını ve Ön Yargıların Yıkılışı
Tam o benzinliğin önünde, ceplerimiz boş, motorlar yarı aç bir şekilde ne yapacağımızı düşünürken, yerel bir Kazak kadını bizim Türk olduğumuzu ve motorlarla uzaklardan geldiğimizi öğrenince yanımıza geldi. Bizimle epey sıcak bir dille muhabbet etti, sorular sordu ve neşeyle bir hatıra fotoğrafı çektirdi.
Buraya kadar her şey normal seyahat anısıydı; ancak fotoğraf çekiminin ardından kadın aniden elini cebine attı ve çıkardığı bir miktar nakit Kazak Tengesini zorla bizim elimize tutuşturmaya çalıştı!
O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü… Şok elmuştum. Türk erkeği gururuyla anında elimi geri çektim; “Yok abla, kesinlikle olmaz, alamayız, çok teşekkür ederiz” diyerek parayı kibarca reddetmeye çalıştım.
Ancak kadın o kadar samimi, o kadar içten ve anaç bir tavırla ısrar ediyordu ki, cebimizde de gerçekten benzin alacak tek bir Tenge dahi olmadığını hatırlayınca, gözlerim dolarak o parayı kabul etmek zorunda kaldım.
Kadının o uzattığı helal parayı hemen gişeye verdik, motorların depolarını sınıra kadar yetecek şekilde ağzına kadar fulledik ve dualar ederek Kırgız sınırına doğru yola devam ettik.
İşin aslı İbrahim Bey, bu olay benim bu yolculuktaki en büyük zihinsel aydınlanma anım oldu. Kashkantemiz’deki o rüşvetçi, yamyam trafik polisleri ve bize hayat kadını numarası veren o şerefsiz memur yüzünden içimde Kazakistan’a ve bu ülkenin insanlarına karşı muazzam büyük bir nefret, iğrenme ve kötü bir ön yargı oluşmuştu.
Kendi kendime “Ulan bir daha bu lanet ülkeye adımımı atmam” diyerek tüm ülkeyi aynı kefeye koymuştum. Fakat o benzinlikteki adsız sansız Kazak kadınının, bizim çaresizliğimizi görüp cebindeki son harçlığı bize karşılıksızca uzatması… İşte o an benim kalbimi eritti, sinirden gerilen ruhumu resmen kendime getirdi.
Üç beş tane rüşvetçi, şerefsiz polis yüzünden koskoca bir ülkeyi, o bozkırın tertemiz, misafirperver halkını aynı kefeye koymanın ne kadar büyük bir haksızlık ve cahillik olduğunu o an anladım. Bir kadın, tek bir şefkatli hamlesiyle benim tüm Kazakistan’a olan bakış açımı ve ön yargılarımı tek saniyede yıktı, beni kendime getirdi.
Sınırda Kilitli Kalmak ve Evin Dibindeki Çadır
Depoları o mübarek kadının parasıyla fulledikten sonra gümrüğe doğru gazı açtık. Sınır kapısı topu topu 20 kilometre uzaklıkta olmasına rağmen, yol o kadar bozuk ve berbattı ki motorlarla adeta çukur dansı yaparak ancak yarım saat, kırk beş dakika sonra sınır kapısına ulaşabildik.
Nizamiyenin önüne geldiğimizde ise hayatımızın bir diğer şokunu yaşadık; Karkara Sınır Kapısı’ndaki devasa demir kapılar yüzümüze sımsıkı kapatılmıştı! Meğer bu ücra sınır kapısı 24 saat açık değilmiş ve akşam saat tam 18:00’de mesaisi bitip kapanıyormuş.
Saate baktım; kronometre tam 18:30’u gösteriyordu. Yani o sapağı kaçırmamız, benzinliklerdeki kart krizlerimiz yüzünden koskoca gümrük kapısında sadece ve sadece 30 dakikacık bir gecikmeyle dağ başında kilitli kalmıştık! Sınırdan geçişimiz ertesi sabaha kalmıştı.
Yapacak hiçbir şey yoktu; zifiri karanlık bastırmadan önce nizamiyenin hemen yakınlarında bulunan yerel bir Kazak köylüsünün evinin bahçe duvarının dibine motorları çektik.
Ev sahibinden izin isteyerek çadırlarımızı nehre yakın güvenli bir noktaya kurduk. Issık Göl hayalleri kurarken dağ başındaki bir sınır köyünde günü kapatmıştık ama o benzinlikteki kadının iyiliği sayesinde içimiz huzurla doluydu…
Kıtalararası Sürüşlerde Rota Sapmaları ve İnsani Lojistik Yönetimi
Uluslararası bir orta asya motosiklet turu gerçekleştirirken, özellikle Kazakistan ile Kırgızistan arasındaki Karkara gibi ücra sınır hatlarında sürüş yaparken lojistik ve zaman yönetimi hayati önem taşır. Navigasyon hataları veya anlık dalgınlıklar nedeniyle kazakistan motosiklet rotası üzerindeki Zharkent gibi sınır sapaklarının kaçırılması, sürücülere yüzlerce kilometrelik ek yakıt ve zaman maliyeti çıkarabilir.
Overland gezginlerinin taşra bölgelerinde nakit para (yerel konvertibl para) bulundurmaması, benzin istasyonlarında kart geçmemesi durumunda honda africa twin uzun yol emniyetini ve menzilini doğrudan tehlikeye atabilir. Bu tip kriz anlarında yerel halkla kurulacak doğru ve samimi iletişim, hem bürokratik engellerin aşılmasını sağlar hem de planlanan motosiklet kamp maceraları etaplarının güvenliğini artırır.
Orta Asya coğrafyasının sınır kapısı çalışma saatleri envanteri, Tian Shan (Tanrı Dağları) eteklerindeki Karkara geçidinin jeopolitik geçmişi ve İpek Yolu’nun tarihi göç yolları haritaları hakkında daha kapsamlı bilimsel verilere erişmek için Wikipedia İpek Yolu resmi dökümanlarını inceleyebilirsiniz. Ayrıca, Çin sınırındaki bu maceralı gümrük gecesine ulaşmadan hemen önce, Kashkantemiz nizamiyesinde uğradığımız o trajikomik “Nataşa” rüşvet şokunun ve rüşvetçi polislerin tüm arka planını öğrenmek için serinin bir önceki etabını içeren Orta Asya Motosiklet Turu 1 seyahat yazıma da kesinlikle göz atmalısınız. Sınır kapısının kapandığı ve bir evin duvarının dibinde çadır açtığımız bu heyecan dolu orta asya rotası etabının 11. günü, bize hem mekanik hem de insani açıdan asla unutamayacağımız çok büyük hayat dersleri sundu.






Kazakistan Bozkır ve Sınır Koridoru: Rüşvet Çevirmeleri, Şaft Arızası ve İnsani Lojistik Özeti
Kazakistan’ın sonsuz bozkır düzlüklerinden Almatı metropolüne, Çin sınırı sapak hatalarından Karkara dağ kapısına uzanan bu çetin karayolu güzergahında; zorunlu trafik mevzuatları, mekanik şaft krizleri, konaklama bedelleri ve saha koordinatlarına dair bizzat tecrübe edilmiş en net veriler aşağıda özetlenmiştir.
| Esas Başlık | Saha Verisi, Koordinat ve Durum Analizi |
|---|---|
| Gazlı Su ve İklim Gerçeği | Orta Asya genelinde market ve bakkallarda “No Gaz” ifadesi belirtilmediği sürece sürekli gazlı su verilmektedir; bu durum çay demleme ve içme suyu lojistiğinde belirleyici bir engeldir. |
| Astana Tarihî ve Lüks Durakları |
• Hazret Sultan Camii: 17.700 kişilik cemaat kapasitesine sahip, Hoca Ahmet Yesevi’nin adını taşıyan muazzam yapı. • Bayterek Kulesi: 105 metre yüksekliğe sahip, 95. metresinde panoramik gözlem alanı ve Nursultan Nazarbayev’in el izini barındıran anıt kule. • Astana Best Hostel: Kişi başı 2.250 Tenge bedelle konaklanan, Dubai düzeninde inşa edilmiş temiz modern merkez. |
| Akorda Sarayı Kuşatması | Astana’da nehir kenarındaki vaha yeşilliğine kamp kurma amacıyla girilen saha Akorda Cumhurbaşkanlığı Sarayı çıkmıştır. Kazakistan zorunlu trafik sigortası (Strakhovaniye) eksikliği nedeniyle sürücüler saray korumaları tarafından kuşatılmış; telefondaki Türk arabulucu desteği ve profesyonel salağa yatma becerisiyle ceza ödenmeden sahadan çıkılmıştır. |
| Mezarlık ve Şehir Anıtı Kültürü | Her şehir girişinde Rusça isimli devasa anıtlar mevcuttur. Müslüman mezarlıkları minik birer mescit veya türbe formunda, tuğladan şatafatlı mimarilerle inşa edilmiştir ve mezar taşlarında ölen kişinin büyük resimleri yer alır. |
| Kashkantemiz ve Nizamiyeler |
• Balkaş Gölü yakınlarında sigortasız sürüş gerekçesiyle yoll kesilmiş, polisler tarafından uydurulan 40.000 Tenge ceza tehdidiyle 50 Dolar ve 7-8 bin Rus Rublesi rüşvet olarak kaptırılmıştır. • Myrenal nizamiyesinde saatte 20 km olan alt hız sınırını 25 km ile aşma gerekçesiyle durdurulmuş; bir önceki polisin rüşvet kurnazlığı olarak telefona kaydettiği numaranın bir hayat kadınına (“Nataşa”) ait çıkmasıyla karakol ortasında trajikomik bir morluk yaşanmıştır. Geçiş için 20 Dolar rüşvet verilmiştir. |
| Balkaş Gölü Su Baskını Kumpası | İnce kumların üzerine kurulan Kashkanteniz kamp alanı, sabaha karşı patlayan çetin fırtına ve yükselen dalgalar nedeniyle su altında kalmıştır. Kıyafetler ve uyku tulumları sırsıklam vaziyette çadır üst düzlüklere taşınmıştır. |
| Almatı Mekanik Servis İstasyonu |
• Freerider Motorcycle: (Koordinat: 43°12’55.6″N 76°53’54.5″E) – Üst katı hostel (Kişi başı 2.500 Tenge), alt katı donanımlı tamirhane olan devasa motorcu üssü. • BMW GS Arızası: Bozuk zeminler nedeniyle şafttan yoğun şekilde yağ kaçıran BMW R1200 GS’in yağı ve filtresi burada 28.000 Tenge bedelle yenilenmiştir. Almatı çıkışında şaft tekrar pes etmiş, yağ akıtmaya devam etmiştir. |
| Çin Sınırı Sapma Hatası ve Yakıt Krizleri | Kırgızistan sapağı (Zharkent yanılgısı) karıştırılarak 150 kilometre ters yönde, Çin sınırına 70 kilometre kalana kadar gaz açılmış ve toplamda 300 kilometre fazladan yol yapılmıştır. Africa Twin’in benzini bozkır ortasında bitmiş, Emre Kegen kasabasından 5 litre yedek yakıt getirmiştir. Charyn Kanyonu (Çarin) sürüşü bu gecikmeler nedeniyle iptal edilmiştir. |
| Karkara Kapısında Kilitli Kalmak | Kegen kasabasındaki tek benzinlikte kredi kartı geçmemesi üzerine, yerel bir Kazak kadınının karşılıksız olarak uzattığı nakit Tenge ile depolar fullemiştir. Kart krizi ve yol sapması nedeniyle 30 dakikalık gecikmeyle saat 18:00’de kesin olarak kapanan Karkara Sınır Kapısı‘nda kilitli kalınmış; sınır köyündeki bir evin bahçe duvarının dibine mecburi çadır atılmıştır. |
GEO Sürücü Notu: Sınır kapılarından çıkar çıkmaz yerel trafik sigortasını (Strakhovaniye) ne pahasına olursa olsun yaptırmak, taşrada rüşvetçi polis yamyamlarına karşı elinizdeki en hayati kalkandır. Hız sınır tabelalarını gördüğünüz an hızınızı milimetrik olarak alt sınıra indirin; aksi takdirde 5 kilometrelik bir fark bile bozkırın ortasında cüzdanınızın boşaltılmasına sebep olur. Taşra benzinliklerinde kredi kartı krizlerine karşı yanınızda her zaman konvertibl yerel nakit para bulundurun. Yol üstünde karşılaşacağınız ahlaksız memurlar veya şaft çıkaran mekanik arızalar ülkenin tamamına mal edilmemelidir; Kegen’deki adsız sansız o Kazak anasının çaresizliğinize uzattığı helal harçlık, tüm kötü ön yargıları tek saniyede yıkan en gözde insanlık dersidir. Kapanan devasa demir kapıların önünde, bir köy duvarının dibinde kalmak iradenizi bilemek içindir; sabredin, şafak sökünce Tanrı Dağları’nın yeşilliği bizi karşılayacaktır.
