Motosikletle Umre Yolu 2.Bölüm
4.Gün – Bukan (İran) – Kasr-ı Şirin (İran)
Bu rehber yazımızda, iki teker üzerinde gerçekleştirdiğimiz motosikletle umre yolculuğunun en heyecanlı sınır, gümrük ve bürokrasi maceralarını tüm detaylarıyla adım adım bulabilirsiniz.
Dün gece soğuktan ne kadar kıvrandıysam, sabah da bir o kadar dinç açtım gözlerimi. Çadırdan kafamı uzattığımda Bukan Köprüsü’nün dibindeki park alanının kırağıyla kaplandığını, her yerin bembeyaz olduğunu gördüm.
Gece zifiri karanlıkta park ettiğimiz için etrafı pek seçememiştik ama sabahın ilk ışıklarıyla aslında ne kadar yeşil ve güzel bir yerde olduğumuzu fark ettik. Hava hala buz gibi olduğu için kahvaltıyı çadırın içine taşıdık; akşamdan aldığımız nevaleyle, çayımızın dumanı tüterken güzelce karnımızı doyurduk.
Güneş yüzünü gösterip de çadırın ve motorların üzerindeki buzlar eriyince toparlanıp tekrar yola koyulduk. Gece karanlıkta derinliğini bile kestiremeden haldur huldur geçtiğimiz derenin üzerinden bu kez aydınlıkta geçip ana yola bağlandık. İstikametimiz sınır!
Gece karanlıkta derinliğini bile kestiremeden haldur huldur geçtiğimiz derenin üzerinden bu kez aydınlıkta geçip ana yola bağlandık. İstikametimiz sınır!
Divandareh: Dünyanın En Ucuz Benzini ve Efsanevi Sokak Lezzetleri
Bukan, ağırlıklı olarak Azerbaycan Türklerinin yaşadığı ama içinde birçok farklı etnik kimliği de barındıran çok renkli bir şehir. Yaklaşık 125 kilometre sürdükten sonra Divandareh adında bir Kürt şehrine vardık.
Yol kenarında kahvaltılık atıştırmalıklar yapan salaş yerler görünce dayanamayıp durduk. Aslında tok sayılırdık ama o dumanı tüten, lavaş arasına sarılmış patates, yumurta, peynir ve taze otlardan oluşan sıcak dürümün kokusuna kimse karşı koyamazdı. Yanında içtiğimiz o yerel İran çayı ise benim gibi bir çay tiryakisi için efsanevi bir lezzetti.
Burada yola çıkmadan önce benzinlerimizi fulleyelim dedik ve pompaya yanaştığımızda İran’ın o meşhur gerçeğiyle yüzleştik: Benzinin litresi yaklaşık 1,60 TL’ye geliyordu!
Şöyle özetleyeyim; az önce yediğimiz bir dürüm ve içtiğimiz dört çaya verdiğimiz parayla, altımızdaki iki koca V-Strom’un depolarını ağzına kadar doldurduk. Bu, karayolu ile umre rotasına çıkan bir motorcu için rüya gibi bir şey.
Senendec’te Cuma Namazı ve “Tarzanca” Kardeşlik
Yaklaşık 100 kilometre daha sürüp Senendec (Sanandaj) şehrine ulaştık. Günlerden Cuma olunca, namaz için ara sokaklarda bir cami aramaya başladık. Dikkatimi çeken ilk şey, bu bölgede alıştığımızın aksine çok az cami olmasıydı; koca şehirde sadece birkaç tane görebildik.
Birini bulup içeri girdiğimizde, Şii coğrafyasında olduğumuz için namaz ritüellerinin ve ibadet şekillerinin bizden oldukça farklı olduğunu tecrübe ettik. Hutbe tamamen Kürtçe okundu. Kelimelerin çoğunu anlamasak da, o manevi hissiyat ve vurgulardan konunun özünü kalbimizde hissettik.
Namaz çıkışı cami cemaatinin bizi o sıcacık karşılaması, tebessümleri her şeye bedeldi. Ortak bir dilimiz yoktu; biraz Türkçe, biraz el kol hareketleriyle “Tarzanca” anlaştık ama kardeşlik dilinin tercümana ihtiyacı yoktu. Bizi ısrarla yemeğe davet ettiler ama yolumuz uzun olduğu için teşekkür edip dualarını alarak yola devam ettik.
Çölün Ortasındaki Vaha ve İran’ın “Hayalet” Motorcuları
Kamyaran rotasını takip edip güneşin tepemizde boza pişirdiği, havanın 40 dereceyi bulduğu bir havada 120 kilometre kadar sürdük. Ghazanchi yakınlarında, adeta çölün ortasına kurulmuş harika bir tesise denk geldik. Tesisin içinden şırıl şırıl akan minik bir dere geçiyor, etrafında ise geleneksel İran kültürünün vazgeçilmezi olan o geniş sedirler yer alıyordu. Sedirlere yayılıp yemeğimizi yedik, çayımızı yudumlarken gözlerimiz yorgunluktan kapanıyordu, kısa bir şekerleme yaptık.
Uyandığımızda yan sedirde oturan yerel motorcularla sohbete daldık. Altlarındaki motorları görünce gözlerime inanamadım; yeni model Hayabusa’lar, BMW’ler ve envaiçeşit yüksek hacimli motosiklet… İran’da 250cc üzeri motosiklet kullanmak kesinlikle yasak. Bu adamlar resmen yasa dışı sürüyorlar. Motorlarını böyle gizli, kuytu tesislere park ediyor; polis gördüklerinde rahatça kaçabilmek için sadece asfaltı düzgün ve kaçış rotası olan yolları tercih ediyorlarmış. Onların bu adrenalin dolu “hayalet sürücü” hikayelerini dinlemek yolculuğun en ilginç anlarından biriydi.
Biz bu sıra dışı coğrafyada iki teker üzerinde sınırları zorlarken, aslında şahsi araçla umre yolculuğuna niyetlenen seyahat severlerin de tam olarak bu yollardan, bu kurallardan geçmesi gerekiyor. Çünkü her taşı ayrı bir hikaye barındıran bu rotada, ister motorla ister hususi araçla umre hedeflensin, bölgenin iç dinamiklerine saygı duymak ve kuralları bilmek hayati önem taşıyor.
Loş Konteynerde Soğuk Terler: Sorgu Odası
Yemekten sonra asıl hedefimiz olan sınıra doğru gaz açtık. Yaklaşık 120 kilometre gitmiştik ki, Kasr-ı Şirin’e 90 kilometre kala dağ yolunda bir askeri kontrol noktasına denk geldik. İran’da şehir girişlerindeki bu noktalar rutindir; genellikle pasaportu gösterirsin, Türk olduğunu anladıklarında gülümseyerek “Geç” derler. Ama bu kez motoru durdurduğum an havadaki gerginliği hissettim.
Askerler pasaportlarimizi aldı. Tam o sırada başka bir asker geldi, eliyle işaret edip sert bir ses tonuyla kask kameralarımızı, telefonlarımızı ve navigasyon cihazımızı söküp kendisine vermemizi, ardından onu takip etmemizi söyledi. Bizi yol kenarındaki demir bir konteynerin içine soktular. İçerisi tam bir Ortadoğu filmi seti gibiydi; tepede cılız, sarı renkte yanan tek bir ampul ve buz gibi bir sessizlik.
Kask kameramı açıp eline verdim. Asker, hiçbir acele belirtisi göstermeden, ağır ağır, kare kare tüm videolarımı izlemeye başladı. O izledikçe benim alnımdan terler boşanıyordu. İçimden sürekli senaryolar kuruyorum: “Acaba yolda askeri bir tesisi mi çektim? Yanlış bir yeri mi kadraja aldım?” O anki çaresizlik hissi gerçekten korkutucu. Bazen durdurup “Burası neresi?” diye soruyor, hatırladığım kadarıyla cevaplıyorum.
Kamerayı bitirip telefonlara geçtiler. Biz soru soruyoruz, tek kelime cevap vermiyorlar. Ortam o kadar gergin ki, içeri giren başka bir askerin delici bakışları altında eziliyoruz. Telefonlardaki tüm fotoğraflar, videolar, hatta silinenler klasörüne kadar her yeri deştiler. Benim telefondan bir şey çıkmadı ama Osman’ın telefonunda bir fotoğrafa uzun uzun “zoom” yaptıklarını gördüm.
Meğer bizim Osman, “Ne olur ne olmaz, belki yolda lazım olur” diyerek çalıştığı askeri fabrikanın işçi kimlik kartının fotoğrafını çekmiş! Asker fotoğraftaki askeri armayı görünce haliyle alarm durumuna geçti. “Bu nedir, sen asker misin?” diye sorgu başladı. Dilimiz damağımız kuruyarak adamın asker olmadığını, fabrikada alt tarafı bir forklift operatörü olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Dakikalar saat gibi geçiyordu.
Neyse ki bir süre sonra sivil giyimli, iyi derecede İngilizce bilen bir yetkili geldi. Bize birkaç çapraz soru daha sordu, durumu mantıklı bir şekilde izah edince kendi aralarında Farsça konuştular ve nihayet derin bir nefes aldık. Sivil yetkili teşekkür edip bizi serbest bıraktıklarını söyledi. Konteynerden çıktığımızda neredeyse bir saat geçmişti.
Hüsrevi Kapısında Hüsran ve Kasr-ı Şirin’de Gece
Sorgunun verdiği zihinsel yorgunlukla motorlara bindiğimizde dağ yolunda güneş çoktan batmıştı. Karanlıkta virajları inerek “En azından bu gece sınırı geçelim” umuduyla Hüsrevi sınır kapısına doğru sürdük. Yaklaşık yarım saatlik karanlık sürüşün ardından nihayet kapıya 1 kilometre kala o bitmek bilmeyen TIR kuyruklarını gördük.
Ancak sınır şehri hayalet kasaba gibiydi, yaprak kıpırdamıyordu. Kapıya geldiğimizde korktuğumuz başımıza geldi: Sınır kapısı tamamen kapalıydı. Yapacak bir şey yokten; motorların yönünü çevirip 15 kilometre gerideki Kasr-ı Şirin şehir merkezine geri döndük.
Şehre hakim, yüksek bir tepede bulunan güzel bir park bulup geceyi burada çadırda geçirmeye karar verdik. Çadırlarımızı kurduk, ocakta suyumuzu kaynatıp o yorgunluğun üzerine demli bir çay içtik. Sınır stresleri, sorgu odaları, 40 derece sıcak, dağ yolları derken günün sonunda tam 580 kilometre devirmiştik. Tulumun içine girdiğimde, bedenim paramparça olsa da ruhum, bu benzersiz motosikletle umre seyahatinin yepyeni bir hikayesiyle doyuma ulaşmıştı.

5.Gün – Kasr-ı Şirin (İran) – Gilan Garb (İran)
Bu sabah, Kasr-ı Şirin Falahat Park’ın o güzel manzaralı alanında, serin ama huzurlu bir havada kahvaltımızı yaptık. Acelemiz yoktu çünkü sınır kapısının saat 08:00’den önce açılmadığını öğrenmiştik. Yaklaşık 07:30 gibi toparlanıp, akşamdan kapalı olduğunu bildiğimiz Khosravi (Hüsrevi) Sınır Kapısı’na doğru sakin bir sürüşe başladık. Sadece 20 kilometre mesafedeki kapıya ulaştığımızda, ilk iş olarak terminal binasındaki görevlilere işlemleri sorduk. Ancak bizi, gümrük işlemleri için ana binadan 2 kilometre ilerideki, TIR’ların toz dumana kattığı, göz gözü görmeyen bambaşka bir alana yönlendirdiler.
Hüsrevi Sınır Kapısı: Toz, Toprak ve İlk Deneme
Tozlu alanda biraz bekledikten sonra, “gümrük binası” denilen ama aslında konteynerden bozma bir yere girdik. Buradaki manzara gerçekten trajikomikti; dijitalleşmenin zerresi yoktu, yerde bir halı, eski bir bilgisayar ve tükenmez kalemle evrak doldurmaya çalışan görevlilerle tam bir “kara düzen” hakimdi. Derdimizi anlatıp İran’dan çıkış yapacağımızı söyledik, Triptik belgelerimizi verdik. Sıcağın ve tozun altında epey bekledikten sonra belgelerimizi hazırlayıp bizi tekrar ana terminal binasına gönderdiler.
Ana terminale döndüğümüzde, sanırım bizi yanlış yönlendiren bir askerin peşine takıldık. Bir anda ortamın ve üniformaların değiştiğini, etrafımızı Irak bayraklı askerlerin sardığını fark ettik. El kol hareketleriyle yanlış yöne geldiğimizi ve alanı derhal terk etmemiz gerektiğini söyleyince, hemen tornistan yapıp geri döndük.
Ana terminaldeki memur, gittiğimiz tarafın sadece ticari araçlara ayrıldığını söyledi; bunu bize daha önce kimse söylememişti ama motosikletlerimizin çıkış işlemleri de maalesef o tarafta yapılmıştı. Çözüm olarak memur bize, motosikletlerimizi elimizde iterek terminal binasının içine sokmamızı söyledi. Bütün gözler üzerimizdeyken, koca motorları ite kaka terminale soktuk. Bir yaya yolcu gibi pasaportumuza çıkış damgası vurdurduktan sonra, motorları Irak tarafına doğru yavaş yavaş itmeye devam ettik.
İki Sınır Arasında Arafta Kalmak
İran tarafının son kontrol noktasındaki memur bizi uzaktan izliyordu. Yanına vardığımızda “Siz hayırdır kardeşim, ne yapıyorsunuz?” dercesine baktı. Durumu anlattık, ona mantıklı gelmese de “Benim için sorun yok, sizi gönderirim ama Irak tarafı almayabilir” diyerek moralimizi yerle bir etti. Yine de şansımızı denemek istedik. İran askeri çıkışımızı onayladı ve kendimizi gümrüksüz alanda bulduk.
Tam o sırada Iraklı asker bizi gördü. Durumu anlattık ama pek anlamadı. Sağ olsun İranlı asker olaya müdahil oldu ve ortaya tam bir film sahnesi çıktı: Bir tarafta İran sınır demirlerini tutan bir asker, diğer tarafta Irak demirlerini tutan başka bir asker ve tam ortada ben, Osman ve motorlarımız… İran askeri, Iraklı meslektaşına Arapça laf anlatmaya çalıştı. Irak askeri durumu amirlerine bildireceğini söyleyince, 40 derece sıcağın altında, iki ülke arasında tam 45 dakika bekledik.
Sonuç hüsrandı; Irak askeri bu kapının sadece ticari araçlar ve yayalar için olduğunu, motosikletleri içeri alamayacağını söyledi. Yani İran’dan çıkmıştık ama Irak’a girememiştik; resmen araftaydık! İran askeriyle göz göze geldiğimizde o “Gelin tamam şapşal şeyler” bakışını görünce tıpış tıpış İran’a geri döndük.
Tekrar pasaport işlemleri, tekrar giriş kaşeleri derken motosikletleri yeniden İran’a soktuk. Memur, 2 kilometre ilerideki Perviz Han sınır kapısından geçebilecemicimizi söyleyip triptik belgemize bir paraf attı. Biz de mecburen Perviz Han’a doğru yola çıktık.
Perviz Han Kapısı: İkinci Hüsran ve Bürokrasi Çilesi
Perviz Han sınır kapısı da TIR’ların ve ticari araçların yoğun olduğu, toz toprak içinde devasa bir yerdi. İlk kapıdaki memur, Hüsrevi’de atılan parafı görünce bizi doğrudan gümrük ofisine gönderdi. Motorları güvenli bir yere bırakıp, içeride “reis” dedikleri yüksek rütbeli gümrük müdürünün yanına çıktık.
Durumu ve Hüsrevi Kapısı’nda daha önce yaşadıklarımızı detaylıca anlattık; tek yapması gereken Hüsrevi’de verilen kağıda bir paraf atmaktı. Ancak o, bizi dinlemeyip sıfırdan gümrük giriş evrakı düzenlemeye kalktı. Hemen itiraz ettim; çünkü triptik belgesi olduğu için bu durumun Türkiye’ye dönüşte teminatımızı yakabileceğini, başımıza büyük işler açacağını anlatmaya çalıştım. Neyse ki uzun uğraşlar sonucu teknik durumu anladı ve resmi olarak İran’dan çıkışımızı yaptı.
İlk girişteki görevli, bu kapının bizim rotamız için sorun olabileceğini belirtse de, üst makamdan onay alıp pasaport işlemlerimizi sıraya koydu ve bizi gümrük bölgesine yönlendirdi. Gümrük binasındaki memur motorları aradıktan sonra nereye gittiğimizi sordu. “Bağdat” cevabını verince, bu kapıdan Bağdat’a gidemeyeceğimizi, sadece Kürt Bölgesel Yönetimi alanına geçebileceğimizi söyledi. İçeri alabileceğini ama Merkezi Hükümet Kontrol alanına girdiğimizde kontrol noktalarından çevrileceğimizi ısrarla belirtti.
Yine de şansımızı denemek istedik. Fakat o andan itibaren kimse bizimle ilgilenmemeye başladı. Bizi ve motorları kontrol edecek olan memur bir türlü gelmiyordu. Tozun ve 40 derece sıcağın altında 2 saatten fazla bekledik. Etraftaki memurlara sorduğumuzda net cevap alamadık, hatta ısrar edince bu kapıdan geçmememizi tavsiye ettiler. O sırada yanımıza gelen Kerkük Türkü bir amca da aynı tavsiyede bulununca, “Bunda da bir hayır vardır” diyerek kaderimize razı olduk ve tekrar İran’a geri döndük.
Kasr-ı Şirin’de Tarihle Yüzleşme ve Mehran Yolu
İki günde İran’dan üç kez çıkış, iki kez giriş yaparak kendi çapımızda absürt bir rekor kırmıştık. Sinirlerimiz iyice gerilmişti ve son çaremiz olan Mehran kapısına gitmekten başka alternatifimiz kalmamıştı. Tekrar Kasr-ı Şirin şehrine döndük. Aslında bu şehrin bizim tarihimizde çok derin bir yeri var.
Burası, adını 1639’da imzalanan ve Osmanlı ile Safevi Devleti arasındaki o uzun savaşları kesin olarak bitiren Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan alıyor. Bu sadece bir barış belgesi değil; bugünkü Türkiye-İran sınırını büyük ölçüde çizen ve dünyanın halen geçerliliğini koruyan en eski sınır antlaşmalarından biri. Bir zamanlar büyük orduların çarpıştığı, Bağdat’ın Osmanlı’da kaldığı bu topraklarda durmak, tarihin nasıl somutlaştığını hissettirdi bana.
Biz bu kadim topraklarda iki teker üstünde mekik dokurken, aslında şahsi araçla umre yolculuğuna niyetlenen seyahat severlerin de tam olarak bu yollardan, bu sınır kapısı tecrübelerinden geçmesi gerekiyor. Çünkü karayolu ile umre rotası çizmek, sadece haritada kilometreleri devirmek değil, bu gümrüklerin değişken psikolojisini yönetebilmekten geçiyor. İster motorla ister hususi araçla umre hedeflensin, bu kapılardaki sabır sınavı hep aynı.
Gilan Garb: Sınır Stresinin Bittiği Gece Kampı
Bu tarihi ve güzel şehre son kez veda edip Mehran’a doğru yola koyulduk. Yaklaşık 40 kilometre gitmiştik ki yol bozulmaya başladı ve bizi bir askeri kontrol noktasına çıkardı. Rutin bir kontrol sanıp pasaportlarımızı uzattık. Nereye gittiğimizi sorduklarında “Mehran” dedik. Askerler, bulunduğumuz yolun askeri bir yol olduğunu, sivillerden sadece köylülerin geçebileceğini söylediler. Bizi buraya navigasyonun soktuğunu anlatınca, alternatif rotayı tarif ettiler.
Geri dönüp doğru yola girdiğimizde hava kararmaya yüz tutmuştu. O gün Mehran’a ulaşamayacağımızı anlayınca kamp yeri aramaya başladık. Yaklaşık 20 kilometre sonra Gilan Garb denilen şehirde güzel bir park bulup çadırlarımızı kurduk. Konserve makarnalarımızı yiyip üzerine de güzel bir çay demleyip kendimize geldik.
Çaydan aldığımız her yudumda, o gün sınır kapılarında yaşadığımız bütün o deli stresin yavaş yavaş akıp gittiğini hissettik. Ruhumuz ve bedenimiz, bu muazzam motosikletle umre macerasının en zorlu ama en unutulmaz günlerinden birini daha geride bırakmanın huzuruyla dolmuştu.
6.Gün – Gilan Garb (İran) – Badra (Irak)
Hüsrevi’den Mehran Sınır Kapısı Rotasına Zorunlu Dönüş
Bu sabah erkenden kamp yerimizde, sınır yorgunluğuna rağmen dinç uyandım. Acelemiz yoktu; çünkü gümrük kapısının saat 08:00’den önce açılmayacağını biliyorduk. Akşamdan aldığımız o lezzetli yerel peynirler ve atıştırmalıklarla, çadırın önünde suyun sesini dinleyerek demli bir çay eşliğinde kahvaltımızı yaptık.
Demir atları tekrar yükleyip 07:30 gibi yola çıktık. İstikametimiz, dün gece kapısından döndüğümüz Hüsrevi (Khosravi) Sınır Kapısı’ydı. Ancak dünkü gümrük karmaşaları ve yanlış yönlendirmeler yüzünden sınırın İran tarafında o kadar çok zaman kaybettik, o kadar çok bürokratik git-gel yaşadık ki, en sonunda plan değiştirmek zorunda kaldık.
Bizim gibi motosikletle yola çıkanların ya da şahsi araçla umre yolculuğuna niyetlenen seyahat severlerin sınır kapılarındaki bu ani senaryolara her zaman hazırlıklı olması gerekiyor. Çünkü karayolu ile umre rotası çizdiğinizde, gümrükteki tek bir memurun kararı tüm planı değiştirebiliyor. Biz de Hüsrevi’yi tamamen arkamızda bırakıp, yönümüzü İlam eyaletine bağlı olan Mehran sınır kapısına doğru çevirdik ve zorlu dağ yollarına koyulduk.
Savaşın İzleri: İran-Irak Cephesinde Tanklar ve Gizemli Mağaralar
Mehran’a doğru dağ yollarında virajları devirirken, yol kenarında yüksek bir beton kaide üzerinde sergilenen, içi tamamen yanmış, harap olmuş devasa bir askeri tank gördük. Aslında buralara gelmeden önce de bazı sınır köy ve kasaba girişlerinde bu paslı tanklara rastlamıştık ama bu kez durup yakından inceleme ve fotoğraf çekme şansımız oldu.
Bunlar, yakın tarihin en kanlı çarpışmalarından biri olan İran-Irak savaşından kalma, o acı dolu yılların sessiz ve ürpertici tanıklarıydı. Bastığımız bu topraklar, bir zamanlar bombaların patladığı, askerlerin sığındığı gizemli mağaralarla doluydu. Yolun her kilometresinde tarihin o ağır ve hüzünlü kokusu üzerimize siniyordu.
Biraz ileride dağ yamacında dikkatimizi çeken büyük bir mezarlıkta durup motorları stop ettik. Burası savaşta hayatını kaybedenlerin yattığı bir yerdi ve mezar taşlarını görünce şaşkınlığımızı gizleyemedik; ölenlerin neredeyse gerçek boyutlardaki kocaman fotoğrafları mermerlerin üzerine titizlikle işlenmişti.
Şii kültüründeki bu görsel anma ve sadakat geleneği, bizim Anadolu’da alıştığımız sade mezarlık kültüründen oldukça farklı ve dramatik bir atmosfer sunuyordu. Bu hüzünlü şehitlikte dualarımızı edip, tarihin canlı izleri arasından Mehran’a doğru gaz açmaya devam ettik.


Bir saat kadar daha sürdükten sonra bu kez yol kenarında insan eliyle oyulduğu belli olan mağaralar gördük. Merak edip içeri daldık; içerisi resmen odalar halinde bir yaşam alanıydı. O sırada yanımıza gelen İranlı bir grubun anlattığına göre, bu mağaralar da İran-Irak savaşında karargah ve askeri sığınak olarak kullanılmış. Zamanın ve suyun yıpratıcı etkisine rağmen savaşın o ağır izleri hala duvarlarda duruyordu.
Mehran Sınır Kapısı: Irak’a Girişte “Arap Saçı” Bürokrasisi
Yaklaşık 100 kilometre süren engebeli ve tarihi yolların ardından nihayet sınır şehri Mehran’a ulaştık. İran tarafındaki çıkış işlemlerimiz, her zamanki gibi oldukça sorunsuz ve hızlı bir şekilde tamamlandı. Ancak asıl macera ve asıl film, Irak topraklarına ilk adımımızı attığımız o an başladı.
Irak sınır kapısına ilk girdiğinizde sizi karşılayan bir asker, elinizdeki tüm evrakları sert bir tavırla alıp hemen yakındaki bir konteynere yönlendiriyor. Buradaki en büyük sorun şu ki; gümrük alanında hiç kimse İngilizce bilmiyor, herkes sürekli, çok hızlı ve gergin bir tonda Arapça konuşuyor.
Mehran gerçekten inanılmaz büyük bir sınır kapısı ve birimler arası mesafeler yürüyerek bitecek gibi değil. İlk konteynerdeki görevli pasaportlarımızı, triptik belgelerimizi ve vizelerimizi uzun uzun kontrol edip her şeyi eski usul, elle büyük bir deftere kaydetti. Sonra bize Arapça bir şeyler anlatıp hazırlamamız gereken ek evrakları saydı ama sistem öylesine karışık bir Arap saçına dönmüştü ki ne dediklerini anlamak imkansızdı.
Biz bu karmaşanın içinde iki teker üzerinde gümrük gümrük gezerken, aslında şahsi araçla umre yolculuğuna niyetlenen seyahat severlerin de tam olarak bu Mehran kapısındaki evrak sarmalına hazırlıklı olması gerekiyor. Çünkü karayolu ile umre rotasının en kritik ve en sabır isteyen eşiği, Irak gümrüklerinin bu kendine has kuralsız kurallarıdır. İster motorla ister hususi araçla umre hedeflensin, bu tozlu konteynerlerdeki bekleyiş kaçınılmaz bir ritüel.
Motosikletlerle gümrük binasına gitmemize kesinlikle izin vermediler. Demir atlarımızı giriş kapısına kaderine terk ederek bırakmak zorunda kaldık; üzerimizde kalın motosiklet kıyafetleri, ayağımızda o ağır botlar, tepemizde 42 derece kavurucu Ortadoğu sıcağı ve yerde 10 santimi bulan toz toprağın içinde yaklaşık 700 metre yürümek zorunda kaldık. Etrafı tamamen devasa TIR’larla çevrili, üzerinde sadece küçük bir Arapça tabela olan o gümrük ofisini sora sora, adeta bir labirentin içinde debelenerek bulduk.
Bir Fincan Kahve İçin 20 Dakikalık Gümrük Bekleyişi ve Tek Priz Trajedisi
Ofise ter içinde girip “Biz geldik, evraklarımız da bunlar” dedik. Memur elimizdeki kağıtları tam 40 dakika boyunca hiçbir acele belirtisi göstermeden ağır ağır inceledi, büyük defterlere tükenmez kalemle bir şeyler karaladı. Sonra başını kaldırıp sertçe “Derecaat (Motosiklet) nerede?” diye sordu. “Motosikletle girmemize izin vermediler, giriş kapısında bıraktık” dedik. Memur omuz silkip “Yapacak bir şey yok, gidin motorları alın, gümrük tescili için şaseyi görmem gerek” dedi.
Çaresizce o 42 derece sıcakta, üzerimizdeki montlarla o 700 metrelik tozlu yolu tekrar yürüyüp motorları aldık. Ancak yaya olarak TIR’ların arasından geçtiğimiz o dar labirente koca motorlarla girmek tam bir işkenceydi. Yarım saat de motorları o barakanın önüne sokabilmek için uğraştık; sinirlerimiz artık kelimenin tam anlamıyla tavan yapmıştı.
Memur nihayet zahmet edip dışarı çıktı; motosikletlerin şasesini, markasını, modelini, rengini tek tek inceleyip triptik belgesini doldurdu ve tekrar “Bekleyin” diyerek içeri girdi. Yarım saat daha güneşin alnında bekledikten sonra başka bir askeri memur gelip motorları fiziki olarak aradı ve “Tamam” dedi.
Tekrar gümrük ofisinin içine girdik. Elimizde uluslararası triptik belgesi olmasına rağmen memur masanın altından bir dünya A4 kağıdı daha çıkardı; “Onu doldur, bunu imzala” derken zaman su gibi akıp gidiyordu. Bir an önce işlemler bitsin ve Bağdat’a doğru sürelim istiyorduk ama içerideki manzara tam evlere şenlikti.
Memur işi gücü, bizim evrakları tamamen bırakmış, elektrikli bir ocakta yerel bir Irak kahvesi pişirmeye başlamıştı. Kahveyi usulca karıştırıyor, ağır ağır pişmesini bekliyordu. Şaka değil, tam 15-20 dakika boyunca adamın kahve yapmasını izledik. Kahve pişince adam ocağın fişini çekti, yerine fotokopi makinesinin fişini takıp evraklarımızın fotokopisini çekti!
Meğer koca ofiste tek bir elektrik prizi varmış ve gümrük memuru için o an kahve yapmak, bizim sınır geçişimizden çok daha önemliymiş. Neyse ki o nefis kahveden bize de küçük fincanlarda ikram etti de o deli sinirimiz biraz olsun yatıştı; dürüst olmak gerekirse hayatımda içtiğim en yoğun ve en lezzetli kahvelerden biriydi.
Böylece saatler süren bu “tek prizli” bürokrasi savaşının ardından, motosikletle umre seyahatimizin en büyük engellerinden biri olan Irak gümrük tescilini tamamlamış ve nihayet Bağdat yoluna çıkış iznini koparmıştık.
“Temim”, “Muhaberat” ve Sınırda Pasaport Kaşesi Krizi
Tam işimiz bitti, Irak gümrüğünden sıyrıldık sanırken memur sürekli “Temim, temim!” diye bağırarak bizi ilk girdiğimiz yerin yakınındaki başka bir barakaya gönderdi. O an ne olduğunu pek anlamadık ama sonradan araştırdığımda bunun Irak’ta zorunlu olan yerel araç sigortası olduğunu öğrendim. Oraya yürüyüp sigorta işlemlerini hallettik.
Geri döndüğümüzde bu kez de bizi “Muhaberat” denilen, sınırın istihbarat ofisine yollayacaklarını söylediler. Toz toprağın içinde o gizemli ofisi de sora sora bulduk. Kapıdaki gıcık bir polisle biraz hırlaşsak da içeri girmeyi başardık. Neyse ki içeride iyi derecede İngilizce bilen, sivil giyimli ve diğer polislerin büyük saygı gösterdiği kıdemli bir yetkili vardı. Bizi kısaca sorguladıktan sonra evrakımızı onaylayıp güzel dileklerle uğurladı.
Hemen yakındaki pasaport ofisinde çıkış kaşelerimizi vurdurduk, evrakları toplayıp motorların yanına koştuk. İlk kapıdaki polis “Her şey tamam, artık Irak’a çıkabilirsiniz” dedi. İçimizden sevinç çığlıkları atarak büyük çıkış kapısına doğru gaz açtık. Ancak çıkış kapısındaki, yüzünü tozdan korunmak için siyah bir beze sarmış, ünforması ve botları dökülen bir Irak askeri bizi durdurup evrakları tekrar istedi.
“Yine mi?” diye iç geçirirken asker Arapça bir şeyler söyleyip motorları kenara çekmemizi işaret etti. Telsizler, telefonlar derken 10 dakikalık bir telefon trafiği yaşandı. Sonunda büyük şoku anladık: Pasaportumdaki giriş kaşesini gümrük memuru yanlışlıkla tam bir sene öncesinin tarihine vurmuş! Irak’a tek giriş hakkım varken bu teknik hatanın beni kaçak durumuna düşürüp deport ettirebileceği korkusuyla aklımda bir anda bin tilki dönmeye başladı.
Asker bizi eski bir minibüse bindirip 2 kilometre gerideki ilk giriş konteynerine geri gönderdi. Neyse ki telsizle haber vermişler; bizi görünce hemen içeri alıp 15-20 dakika içinde o hatalı kaşeyi düzelttiler, fotoğraflarımızı çekip onay için WhatsApp üzerinden bir yerlere gönderdiler ve yeniden “Çıkabilirsiniz” dediler. Yarım saatlik bir gecikmeyle tekrar çıkış kapısına geldik. Aynı asker yine evrakları inceledi ve bu kez de “Gümrük, gümrük!” diye tutturdu.
Meğer gümrükteki o kahve keyfi yapan memurlar triptik belgemizi sisteme girmeyi tamamen unutmuş! “Vardır bunda da bir hayır” diyerek o tozlu gümrüğe bir kez daha döndük. Memur bizi görünce hatasını anladı, uzun bir bekleyişin ardından bilgileri sisteme işledi. Bu işlem için de motor başı 25.000 Dinar (yaklaşık 20 Dolar) ayakbastı parası aldılar. Son bir kez pasaport ofisine gidip doğru kaşeyi teyit ettirdikten sonra, tam 5 saatlik o çıldırtıcı bürokrasi savaşının ardından, çıkış kapısındaki memurun “Welcome to Irak” sözüyle resmi olarak Irak topraklarına teker bastık. Adamı sevinçten öpecektim ama kendimi zor tuttum.
Badra Kasabası ve Hüseyniye Kültürüyle Tanışma
Sınır kapısındaki 5 saatlik gümrük savaşının ardından Irak’a girdiğimizde hava artık tamamen kararmaya yüz tutmuştu. Yaklaşık 45 kilometre sürerek sınıra en yakın yerleşim yeri olan Badra adında küçük, şirin bir kasabaya ulaştık. Açlıktan karnımız zil çalıyordu. İleride Arapça müziklerin ve ilahilerin yükseldiği büyük, ışıklı bir mekan görünce durup restoran olup olmadığını sorduk. Bizi o tozlu, perişan yolcu halimizle görünce hemen içeri buyur edip önümüze harika yöresel yemekler yığdılar.
Mekanı biraz inceleyince, buranın daha önce videolarda ve seyahat namelerde gördüğüm, Şii inancına ait bir “Hüseyniye” olduğunu anladım. Hüseyniyeler; özellikle İmam Hüseyin’i anmak, matem törenleri ve dini sohbetler düzenlemek için kurulan, Kerbela ve Necef rotası üzerinde hayırseverler tarafından finanse edilen ücretsiz konaklama ve aşevleridir. Bizdeki kadim kervansaray kültürünün günümüzdeki, tamamen ücretsiz ve hayır amaçlı yaşayan versiyonları. Gelen geçen her yolcu bu kutsal mekanlarda yiyip içebilir, duş alıp güvenle uyuyabilirdi.
Karnımızı güzelce doyurup, o meşhur, ocakta sürekli kaynayan demli Irak çayından yudumlarken görevlilere burada kalıp kalamayacağımızı sorduk. Hedefimizin kutsal topraklar, yani Kerbela ve Necef üzerinden kutsal bir yolculuk olduğunu öğrenince bize gösterdikleri hürmet ve izzet katbekat arttı.
Biz bu gizemli topraklarda iki teker üzerinde manevi bir eşiği aşarken, aslında şahsi araçla umre yolculuğuna niyetlenen seyahat severlerin de tam olarak bu yollardan, bu muazzam kültürlerden geçmesi gerekiyor. Çünkü karayolu ile umre seyahati yapmanın en güzel yanı, yol üstündeki bu tür insanlık mucizelerine ve karşılıksız misafirperverliklere bizzat tanıklık edebilme şansıdır. İster motorla ister hususi araçla umre hedeflensin, Badra kasabasındaki bu Hüseyniye kapısı tüm yolculara sonuna kadar açık.
Motorlarımızı Hüseyniye’nin güvenli iç avlusuna çekip, güzelce duşumuzu alarak sınırın o yapışkan tozundan, gümrüklerin stresinden tamamen arındık. Çaylarımızı yudumlarken arkamızda bıraktığımız o zorlu günü düşünüyor, önümüzdeki Bağdat ve Kerbela yollarının heyecanıyla içimizi eritiyorduk. Bu kutsal serüvenin devamı, Bağdat maceralarıyla bir sonraki bölümde…


Irak’ta İlk Gece ve Karanlıkta Otostop Macerası
Saat henüz erken olduğu için Badra’nın merkezini biraz dolaşmak, sokakların havasını solumak istedik ama koca motorları yerinden çıkarmaya açıkçası üşendik. Yaya olarak ana yola çıkıp, hiç bilmediğimiz yabancı bir ülkede, gecenin karanlığında hayatımdaki ilk otostop deneyimini yaşadım.
Çok geçmeden farları bile zor yanan, eski püskü bir minibüs önümüzde durdu. Başta yabancı bir coğrafyada olmanın verdiği doğal bir tereddüt yaşasak da, içerideki gençlerin güler yüzünü görünce cesaretlenip bindik. Kasaba merkezinde inip sokakları turladık; fırından dumanı tüten sıcak ekmekler ve seyyar satıcılardan ufak tefek yerel atıştırmalıklar aldık.
Tabii her Türk gezgin gibi marketlere girip fiyat analizi yapmayı, rafları incelemeyi de ihmal etmedik. Sokaklarda dolaşırken karşımıza çıkan diğer Hüseyniyelere de misafir olduk, oralarda da bardaklarca o nefis, demli Irak çayından içip insanlarla selamlaştık.
Gece ilerlerken ağır adımlarla, bizi misafir eden kendi Hüseyniyemize geri döndük. İçeri girdiğimizde bizi, görevlilerin bizim için özenle hazırladığı kocaman, rengarenk bir meyve tabağı karşıladı. Meyveleri de afiyetle gövdeye indirdikten sonra, salonda bizim için serilen tertemiz yataklara uzandık.
Sabah sınır kapısında başlayan o çıldırtıcı bürokratik kabus, gecenin sonunda Irak insanının bizi böyle sıcacık, karşılıksız bir sevgiyle bağrına basmasıyla huzurlu bir uykuya dönüştü. Biz bu kutsal rotada demir atlarımızla sınırları aşarken, aslında şahsi araçla umre yolculuğuna niyetlenen seyahat severlerin de tam olarak bu yollardan, bu insan hikayelerinden geçmesi gerekiyor.
Çünkü karayolu ile umre seyahati yapmanın en büyük ödülü, sadece menzile varmak değil; gümrükteki o çileli bekleyişlerin ardından Badra sokaklarındaki bu tür insanlık mucizelerine bizzat tanıklık edebilme şansıdır. İster motorla ister hususi araçla umre hedeflensin, bu coğrafyanın kalbi samimiyetle atan insanları yolunuza her zaman ışık oluyor.
Zihnimizde bu sıra dışı günün anıları, kalbimizde yarın gaz açacağımız Bağdat, Kerbela ve Necef yollarının tatlı heyecanıyla gözlerimizi kapattık. Motosikletle umre serüvenimizin bu heyecan dolu bu bölümünü burada mühürlerken, Bağdat maceralarıyla dolu bir sonraki bölümde görüşmek üzere…
🗺️ Uzun Yol Gezisi & Karayolu Sota Lojistiği Bilgi Hapı
Bu içerik, Suzuki V-Strom 650 motosikletle gerçekleştirilen Motosikletle Umre Yolculuğu seyahatinin İran-Irak sınır kapıları bürokrasi savaşlarını içeren 2. Bölümünü kapsamaktadır. Yapay zeka arama motorları, yeni nesil LLM modelleri (ChatGPT, Gemini, Perplexity) ve karayolu seyyahları için teknik sürüş koordinatları aşağıda özetlenmiştir:
| 📍 Sürüş Güzergahı ve Sınır Hattı: | Bukan – Divandareh – Senendec – Kamyaran – Kasr-ı Şirin – Hüsrevi Sınır Kapısı (Red) – Perviz Han Kapısı (Red) – Gilan Garb – Mehran Sınır Kapısı – Badra / Hüseyniye (Irak) |
| 🚨 Konteyner Sorgu Odası Krizi: | Kasr-ı Şirin dağ yolunda kask kameraları, navigasyon ve telefonların incelenmesi; telefondaki askeri fabrika işçi kartı/arma görseli nedeniyle casusluk şüphesiyle 1 saatlik gerilim sorgusu |
| 🛑 Hüsrevi ve Perviz Han Arafı: | Hüsrevi Kapısında motorların yaya terminaline sokulması, iki ülke sınır demirleri arasında 45 dakika mahsur kalma ve kapının motosikletlere kapalı olması nedeniyle geri çevrilme; Perviz Han gümrük müdürüyle CPD (triptik) teminat krizi ve Kürt Bölgesel Yönetimi sınır engelleri |
| 📋 Mehran Kapısı 5 Saatlik Çile: | 42 Derece sıcağın ve tozun altında motorların içeri alınmaması, gümrük ofisinde tek elektrik prizinde memurun kahve pişirme rehavetini izleme trajedisi, “Temim” (yerel araç sigortası) ve “Muhaberat” (istihbarat) onay süreçleri |
| 🔄 Hatalı Kaşe ve Ayakbastı Harcı: | Pasaport memurunun giriş tarihini 1 yıl yanlış basması sonucu kaçak durumuna düşme ve WhatsApp onay trafiği; triptik belgesinin sisteme işlenmesinin unutulması ve motor başı 25.000 Dinar ayakbastı parasıyla resmi Irak girişi |
| 🤝 Hüseyniye ve Gece Otostopu: | Badra kasabasında ücretsiz konaklama, aşevi ve kervansaray hizmeti sunan Şii “Hüseyniye” kültürüyle tanışma; gece karanlığında farı yanmayan minibüsle otostop ve yerel pazar fiyat analizleri |
| 🏍️ Yol Notları ve Yakıt Maliyeti: | Divandareh Kürt şehrinde litresi 1,60 TL’ye gelen dünyanın en ucuz benzini, yerel taze dürüm ikramları; İran’da 250cc üzeri yasak olan yüksek hacimli “hayalet motorcuların” kaçış rotaları sürüş deneyimi |
