Gürcistan, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan Rotası 4
-Özbekistan Bölümü-
03.08.2018 (17. Gün) Jerge Tal (Kırgızistan) – Taşkent (Özbekistan)
Cami Halısından Osh Şehrine Yolculuk
Gece sığındığımız köy camisine sabah namazı için şansımıza kimse gelmedi. Bu sayede saat 07:30’a kadar halıların üzerinde deliksiz ve huzurlu bir şekilde uyumuşuz.
Uyanır uyanır hızlıca toparlanıp hemen yola çıktık. Celalabad ve Uzkend yollarını arkamızda bırakarak Kırgızistan’ın tarihi Osh (Oş) şehrine ulaştık.
Burada karşımıza çıkan ilk yerel restorana dalıp günlerdir doğru düzgün bir şey yemeyen aç karnımızı güzelce doyurduk. Aslında planlarımda Osh şehrine gelmeden önce Uzkend’i de detaylıca gezmek vardı.
Ancak motorun bitmek bilmeyen arızalarından dolayı moraller sıfır olunca orayı tamamen es geçmek zorunda kaldık. Üstelik dün gece o zifiri karanlıkta tırmandığımız dağ yolunda kaskımdaki interkomu da düşürüp kaybettiğim için Emre ile yol boyu hiçbir şekilde iletişim kuramadık.
Yol boyunca resmen dilsiz gibi sürdük. Önce “Hadi biraz Osh şehrini gezelim” dedik, sonra aniden fikir değiştirip vakit kaybetmeden yola devam etmeye karar verdik; şimdiki asıl büyük hedefimiz Taşkent!
Andican Sınır Kapısı ve Havayı Kirletme Vergisi
Motosikletlerimizle Kırgızistan ile Özbekistan arasındaki meşhur Andican sınır kapısına geldik. Burası zaten Osh şehrine yaklaşık 30 kilometre kadar mesafede, oldukça yakın bir kapı.
Sınırda, ta seyahatin başında Rusya’ya girerken doldurduğumuz o gümrük deklarasyon belgesini görevliler elimizden aldılar. Kırgızistan sınırından tam çıkarken de bizden garip bir şekilde 200 Som “havayı kirletme vergisi” talep ettiler.
Bu parayı da gümrükte bulunan bir kiosk makinesine nakit olarak yatırıp ödedik; bunun dışında Kırgız tarafında herhangi bir sorun yaşamadık. Özbekistan tarafına geldiğimizde de işlemlerimiz çok büyük bir sıkıntı olmadan tıkır tıkır ilerledi.
Özbekistan gümrüğünden içeri girerken görevlilere özellikle üstüne basa basa, “Bizim için herhangi bir migrasyon kartı veya motosiklet için gümrük deklarasyonu formu var mı?” diye sorduk. Oradaki görevliler yüzümüze bakıp, herhangi bir belgeye gerek olmadığını söylediler.
Karaborsa Benzin İstasyonları ve 80 Oktan Şoku
İşlemler bittikten sonra heyecanla motosikletle özbekistan topraklarına resmen teker döndürmüş olduk. Ancak ülkeye geçtikten yaklaşık 200 kilometre sonra motorların yakıtı iyice azaldı; sınıra gelmeden önce bidonlardaki tüm yedek benzinleri de zaten depolara boşaltmıştık.
Yol boyunca “Şurada benzin istasyonu vardır, burada kesin buluruz” diye diye ilerledik ama hiçbir yerde benzin bulamadık! Ülkede adım başı her yerde sadece gaz satılıyor.
Üzerinde “Metan Gaz” yazan istasyonların önü arabalarla, kuyruklarla tıklım tıklım dolu ama ortalıkta bir tane bile benzin istasyonu yok. Aslında gitmeden önce yaptığım araştırmalardan Özbekistan’da ciddi bir benzin sıkıntısı olduğunu zaten biliyordum.
Burada benzin yerel halkın ekonomisine göre çok pahalıymış; o yüzden devasa kamyonlar bile tamamen gaz sistemiyle çalışıyor. Haritayı açıp baktığımda ise önümüzde yakıt alabileceğimiz başka hiçbir büyük yerleşim birimi olmadığını gördüm.
Dağların arasında ilerlerken şansımıza sanayi sitesine benzer derme çatma bir yere geldik. Oradaki ustalara çaresizce nereden benzin bulabileceğimi sorduğumda, bize yakındaki bir yol üstü dinlenme tesisini tarif ettiler.
Tarif ettikleri yere gittik ve gerçekten de arkada, karaborsa şeklinde bidonlarla el altından gizlice benzin sattıklarını gördük. Normalde Özbekistan’da resmi olarak 90 oktan benzin 430 Som civarındayken, bu karaborsacılarda el altından satılan kalitesiz 80 oktan benzin tam 730 Som! Neyse yapacak bir şey yok diyerek mecburiyetten o parayı verdik ve depoları karaborsa benzinle ağzına kadar fulledik.
Ahangaran Yolunda BMW GS’in Tamamen Çöküşü
Yakıtları bidonlardan depoya çekip tekrar yola devam ettik. Tam Ahangaran ilçesine 15 kilometre kala, interkomumuz da olmadığı için durduğumuz bir yerde Emre yanıma yanaştı ve motordan çakıl sesine benzer garip bir tıkırtı geldiğini söyledi.
Biz yine her zamanki gibi iyimser davranıp “Bir şey olmaz herhalde, Taşkent’e az kaldı” diyerek yola devam ettik. Bir 10 kilometre daha gittik; şehir içi trafiğindeki bir trafik ışıklarına geldiğimizde arkama baktım ve Emre’nin birden gözden kaybolduğunu fark ettim.
İçimden “Işıklara takıldı herhalde, yavaş gidersem arkadan yetişir” diyerek düşük hızla 5 kilometre daha tek başıma yol aldım. Ancak dikiz aynasından bakıyorum gelen giden yok; üstelik yanımdan geçen diğer araçların sürücüleri de pencereleri açıp arkayı işaret edince içime çok büyük bir korku düştü.
“Dedim herhalde bizim Emre arkada çok kötü kaza yaptı!” O panikle hemen karşı şeride atlayıp ters yönden gazı açarak gerisin geri döndüm.
Bir taraftan motoru sürüyorum, bir taraftan da içimden “İnşallah başına kötü bir şey gelmemiştir” diye sürekli dualar ediyorum. Birkaç kilometre gittikten sonra nihayet yol kenarında bizim koca motoru ve Emre’yi tek parça halinde, çaresizce beklerken görünce dünyalar benim oldu; kazasız belasız durmuştu.
40 Dolarlık Kurtarıcı İle Taşkent Havaalanı Kampı
Meğer bizim emektar BMW GS yolda giderken çok büyük bir elektriksel arıza yapmış. Seyir halindeyken motorun ana gösterge paneli birden simsiyah kesilerek tamamen kararmış.
Emre de panik yapıp motoru hemen stop etmiş ve kontrol etmek için tekrar marşa basmış; basmış ama motorda çıt bile yok, elektrik tamamen kesilmiş. İlk başta durumun ciddiyetini anlamayıp “Herhalde akü tamamen bitti” dedik.
Hemen çevreden koşturarak yerel bir oto elektrikçi bulup getirdim; gelen elektrikçi motora baktı ama “Ben bu lüks motosikletlerden hiç anlamam” diyerek bizi sanayideki bir motor tamircisine yönlendirdi. Adamın dükkanına gittim; tamirci Rus’tu, Özbekçe hiç bilmiyordu, İngilizce zaten hak getire.
Telefon çeviri uygulamasıyla ekran üzerinden çat pat anlaştık; adamı ikna edip dükkandan aldık ve bizim motorun yanına getirdik. Yanında getirdiği sağlam bir akü ile marşa basmayı denedik ama motorda hala en ufak bir yaşam belirtisi yoktu.
Yol kenarında saatlerce biraz daha uğraştık ama her şey nafileydi; buralarda zaten BMW motosiklet teknolojisinden anlayan tek bir kişi bile yoktu. Emre o çaresizliğin içinde bana döndü ve “İbrahim, bu şafttan sonra ikinci büyük arıza, bu yol bize resmen bir uyarı; ben artık daha fazla zorlamıyorum, buradan geri dönüyorum” dedi.
Çevredeki insanlardan yardım isteyerek yakınlarda eski bir kurtarıcı kamyonet bulduk; adamla bizim motoru Taşkent Havaalanı kargo bölümüne kadar götürmesi için 40 Dolara el sıkışıp anlaştık. Ciesi (GS) binbir güçlükle kurtarıcının arkasına yükleyip, yaklaşık 60 kilometre ilerideki başkent Taşkent’e doğru yola çıktık.
Kargo binasının kapısına geldiğimizde saat çoktan 20:00 olmuştu ve oradaki görevliler “Mesai bitti, bu saatten sonra hiçbir resmi işlem yapılmaz” diyerek bizi içeri almadılar. Türk Hava Yolları (THY) ofisi de tamamen kapalı olduğundan, oradaki Özbekistan Havayolları yetkililerinden rica minnet ederek motoru geçici olarak kargo binasının güvenli bir köşesinde bıraktık.
İşlemleri çözebilmek için 2 kilometre uzakta olan ana Havaalanı Terminal binasına kadar yürüyüp bir THY yetkilisi aradık ama koskoca binada tek bir kişi bile bulamadık. Zaten Taşkent Havalanı dedikleri yer, bizim Türkiye’deki sıradan bir şehirlerarası otobüs terminali kadar küçük bir alandan ibaretti. Gece vakti hiçbir işi halledemeyince, çaresizce havaalanının hemen önündeki yeşil bir çimenlik alana çadırımızı kurduk ve bu stresli geceyi motor kulübü yerine havaalanı bahçesinde çadırda geçirerek kapattık.
04.08.2018 (18. Gün) Taşkent (Özbekistan)
Cumartesi Engeli ve Özbek Usulü Rüşvet Çözümü
Sabahın ilk ışıklarıyla erkenden kalkıp terminal binasındaki THY ofisinin kapısına dayandık ama baktık ki ofis hala duvar gibi kapalı. Oradaki yerel personelden rica ettik; sağ olsunlar THY yetkilisini kendi telefonundan doğrudan aradılar.
Adam telefonda, bugün günlerden Cumartesi olduğu için ofise gelemeyeceğini söyledi. Israr edince de “Gelse bile ancak akşam saat 17:00’den sonra gelebileceğini, gümrük memurları olmayacağı için motosikletin resmi çıkış işlemlerini yine de yetiştirip halledemeyeceğini” belirtti.
Biz de mecburen kargo binasındaki motorun yanına geri dönüp bu sefer Özbekistan Havayolları yetkilileriyle masaya oturduk. Oradaki şef, eğer anlaşırsak motoru aynı gün akşam saat 17:00 uçağı ile Türkiye’ye kesin olarak gönderebileceğini söyledi.
Kargo ofisinde yapılan çok uzun ve çetin pazarlıklar sonucu, motorun uçakla Türkiye’ye transferi konusunda nihayet 840 Dolara nakit olarak anlaştık. Ancak tam her şey çözüldü derken bizden motosiklet için gümrük kapısında basılan o resmi gümrük deklarasyonu evrakını istediler!
Biz de Andican sınırından girerken özellikle memurlara sorduğumuzu, memurların da motosiklet için böyle bir belgeye gerek olmadığını söylediklerini heyecanla ilettik. İnanmadılar; gümrük şefi telefonla birkaç resmi yeri aradı ve yüzümüze bakıp “İlla o resmi mühürlü belge lazım, gümrükten bu motor evraksız çıkamaz” diye inatla direttiler.
Biz çaresizce “Peki şimdi ne yapacağız?” diye sorduğumuzda, bize pişkin bir şekilde “Giriş yaptığınız Andican sınır kapısına tekrar geri gidip o belgeyi memurlara bastırıp almanız gerekiyor” dediler. Sınır kapısı dedikleri yer buradan tam 400 kilometre uzaklıkta; yani git-gel toplamda 800 kilometrelik bozuk dağ yolu demek!
Bizim o yolu gidip gelmemiz en az iki günümüzü alır ve uçak tamamen kaçardı; adamlara yalvarıp “Bunun buralarda hiç mi başka bir çaresi, başka bir yolu yok?” diye sorduk. Şef tekrar içeri odaya geçti, birkaç yeri daha gizlice aradı ve en son yanımıza gelerek kısık bir sesle, “Tamam, 60 Dolar verin bu evrak işini buradaki memurlarla hemen aramızda halledelim” dedi; resmen rüşvet istiyorlardı.
Pazarlıkla o rüşveti de 40 Dolara kadar düşürüp parayı el altından uzatarak o büyük evrak krizini de Özbek usulü çözmüş olduk. Parayı aldıktan sonra gümrük binasının kapıları bize ardına kadar açıldı; hemen içeri girip bizim emektar GS’i uçak paletinin üzerine koyup kırılmasın diye pıtpıtlarla bir güzel sarıp sarmaladık.
Uçak güvenliği prosedürü gereği motorun akü kutup başlarını falan tamamen söktük. Yolculuğun geri kalanında tek motor kalacağımız için bendeki fazlalık koca çadırı, uyku tulumunu, matı ve seyahatin devamında işime yaramayacağını düşündüğüm tüm ağır kamp eşyalarını da paletin içindeki boşluklara, motorun yanına tıkıştırdım.
Motosikleti ve eşyaları havayolu kargosuna sağ salim teslim ettikten sonra, Emre’ye de Türkiye’ye dönüş uçak bileti almak için hemen ana terminal binasına koştuk. Gişeden tam 574 Dolara, aynı akşam saat 17:00’de kalkacak olan İstanbul uçağına biletini kestirdik.
Emre’yi, şaft arızasının ardından elektrik sistemini de tamamen patlatan emektar motoruyla birlikte sağ salim kargo uçağına bindirip Sakarya’ya doğru uğurladım. Kıtalararası başladığımız bu büyük orta asya rotası macerasında artık yola altımdaki emektar Honda Africa Twin ile tamamen tek başıma devam edecektim; benim için asıl büyük yalnızlık ve macera şimdi başlıyordu!




Tek Başına İpek Yolu: Taşkent Kukeldaş Medresesi
Havalimanındaki bütün o resmi ve gayriresmi işlemler bittikten sonra Emre ile sarılıp vedalaştık. Onu Türkiye uçağına uğurladıktan sonra derin bir nefes aldım ve Orta Asya macerama kaldığım yerden, artık tamamen tek başıma devam ettim.
Taşkent şehir merkezine girdiğimde rotam üzerindeki ilk durağım meşhur Kukeldaş Medresesi oldu. Tarihi kaynaklara göre bu muazzam yapı, 1570 yılında Shaybanid Hanedanlığı döneminde inşa edilmiş.
Zamanında Taşkent şehrinin ilk ana Cuma mescidi olarak hizmet veren bu medrese, günümüzde de hala aktif olarak dini eğitim için kullanılıyor. Burası aynı zamanda tüm Özbekistan’ın günümüze ulaşmayı başarmış en eski camilerinden biri olma unvanını taşıyor.
Medrese tamamen kendine has sarı tuğlalardan yapılmıştır; devasa bir giriş kapısına (portal) ve geniş bir iç avluya sahip geleneksel kare mimari şekline sahiptir. İç avlunun etrafını çevreleyen kalın duvarların arkasında, o dönemlerde öğrencilerin yatılı olarak yaşadığı küçük oda hücreleri yer alıyor.
Yapının o heybetli portal giriş kapısı tam 20 metre (66 ft) yüksekliğindedir ve kapının sağ ile sol yanlarında göğe yükselen iki büyük kule bulunmaktadır. Tabii bu muazzam tarihi yapı yüzyıllar boyunca çok büyük badireler de atlatmış.
Tarih sayfalarına göre 1830-1831 yıllarında medresenin birinci katı maalesef yıkılmış ve buradaki orijinal tuğlalar, yakındaki Beklarbegi Medresesi’ni inşa etmek amacıyla kullanılmış. Yapı daha sonra aslına uygun olarak tekrar restore edilmiş.
Kukeldaş Medresesi, 1868 yılındaki o büyük depremde çok ciddi zarar görmüş ve ardından 1902-1903 yıllarında adeta küllerinden yeniden inşa edilmiş. 1950’li yıllarda Sovyet döneminde bir kez daha büyük bir restorasyondan geçen medrese, asıl büyük mucizeyi 1966 yılındaki o meşhur, şehri yerle bir eden yıkıcı Taşkent depreminde göstermiş ve o felaketten yıkılmadan kurtulan sadece birkaç tarihi dini binadan biri olmuş.
Gece Yarısı Semerkand’a Giriş
Taşkent’in bu mistik ve buram buram tarih kokan sokaklarını tek başıma gezdikten sonra motorun başına geçip Semerkand tabelalarına doğru gazı açtım. Altımdaki emektar Africa Twin ile zifiri karanlıkta yaklaşık 300 kilometre boyunca tek başıma yol sürerek, gece saat 21:00 civarında efsanevi Semerkand şehrine girmeyi başardım.
Saat 22:00 gibi motorun üzerindeyken Booking üzerinden bütçeme uygun temiz bir otel buldum ve hemen gidip odama yerleştim. Günlerin verdiği o ağır sanayi ve yol yorgunluğunu atmak için güzel bir duş alıp, yerel bir mekanda karnımı doyurduktan sonra Semerkand sokaklarında kısa bir gece turu attım; ardından tekrar otele gelip bu yalnız ama gururlu günü huzurla kapattım.




05.08.2018 (19. Gün) Semerkand – Buhara
Koreli Motorcular ve F800 GS Dramı
Sabah erkenden Semerkand’daki otel odamda dinç bir şekilde uyandım. Fiyata dahil olan lezzetli Özbek kahvaltımı otelde yaptıktan sonra toparlanmaya başladım; Semerkand’da kaldığım bu güzel otelin bir gecelik ücreti tam 100.000 Som civarındaydı.
Otel bahçesinde şansıma ta Kore’den motosikletleriyle yola çıkıp buralara kadar gelmeyi başarmış iki çılgın Koreli motorcu gezgin ile tanıştım. Adamlar altlarındaki makinelerle gerçekten efsane bir rota yapıp buralara kadar ulaşmışlardı.
Hatta bu iki Koreli arkadaştan bir tanesi yolculuğun devamında Türkiye’ye kadar gitmeyi başarmış. Ancak Türkiye’de motoru ciddi şekilde arızalanınca, tamir süreçlerini bekleyecek vakti ve sabrı kalmadığı için İstanbul’da bizim camianın çok iyi tanıdığı meşhur bir motorcuya altındaki F800 GS’i orada hurda fiyatına satmış. Motorcu dostlarımız o ustayı hemen tahmin eder ama buradan isim vermek şimdi pek doğru olmaz; Koreli dostumuz ise motoru bıraktıktan sonra ülkesine uçakla dönmek zorunda kalmış.
Aslında benim bu büyük Orta Asya seyahat rotasını çizmemdeki en büyük, en heyecan verici etken Semerkand, Buhara ve Hive şehirlerini canlı gözle görebilmekti. Tarihi araştırmayı ve okumayı çocukluğumdan beri çok severim; İslam tarihinin ve kadim Türk kültürünün en önemli mimari şaheserleri Özbekistan topraklarında bulunduğundan, bu zorlu seyahati yapmamın asıl ana amacı da tam olarak buydu.
Semerkand’ın Kalbi: Registan Meydanı
Bizim emektar Africa Twin’i otelin güvenli otoparkında bırakıp, hemen yürüme mesafesinde olan o meşhur Registan Meydanı’ndan şehir turuma başladım. Registan, zamanında Timur İmparatorluğu döneminde koskoca Semerkand şehrinin ana kalbi ve yönetim merkeziymiş.
Tarihi kaynaklara göre “Registan” ismi yerel dilde aslında “çöl” ya da “kumluk yer” anlamına geliyormuş. Burası geçmiş yüzyıllarda sadece bir meydan değil, aynı zamanda şahların kraliyet ilanlarının halka duyurulduğu, geçit törenlerinin yapıldığı ve hatta suçluların halkın gözü önünde infaz edildiği devasa bir meydanmış.
Bu görkemli meydanın etrafını saran ve mimarisiyle insanı büyüleyen tam üç adet devasa tarihi medrese bulunuyor. Bunlar sırasıyla Uluğ Bey Medresesi, Şirdar Medresesi ve Tilla Kari Medresesi olarak adlandırılmış.
Uluğ Bey Medresesi: Bilimin Doğu Kapısı
Meydandaki ilk durağım olan Uluğ Bey Medresesi, Timur İmparatorluğu’nun 4. Sultanı ve büyük bilim insanı olan Uluğ Bey tarafından 1417 – 1420 yılları arasında inşa ettirilmiş. Bu muazzam yapı, 15. yüzyılda tüm Doğu dünyasının ve Asya kıtasının en önemli, en gelişmiş üniversitelerinden biri olarak kabul ediliyormuş.
Uluğ Bey, bilime verdiği büyük önemden dolayı dünyanın dört bir yanından 70’e yakın en ünlü alimi, matematikçiyi ve gökbilimciyi bizzat Semerkand’a davet edip bu medresede öğrencilere eğitim vermelerini sağlamış. Burada yüzyıllar boyunca ağırlıklı olarak çok ileri düzeyde matematik ve astronomi (gökbilim) eğitimleri verilmiş.
Ancak ne yazık ki Uluğ Bey vefat ettikten sonra buranın o parlak bilimsel özelliği yavaş yavaş kaybolmuş ve 17. yüzyılın sonuna kadar daha çok klasik ilahiyat ağırlıklı eğitimler verilmeye devam edilmiş. İşin en trajik tarafı ise Sovyetler Birliği döneminde bu dünya harikası estetik yapı, uzun yıllar boyunca sıradan bir tahıl ambarı olarak kullanılmış.
Tilla Kari Medresesi: Saf Altından Süslemeler
- yüzyıla gelindiğinde, şehrin sembollerinden olan Bibi Hatun Camii büyük depremlerle harabeye dönünce, Semerkand merkezinde halkın toplanabileceği yeni ve büyük bir cuma camisine acil ihtiyaç duyulmuş. Bunun üzerine meydanda bulunan eski Mirza Uluğ Bey Kervansarayı yıkılarak, dönemin yöneticisi Yalantuş Bahadır’ın resmi fermanı ile hem medrese hem cami hem de mescid maksadıyla bu yeni yapı inşa edilmiş.
Yapının iç süslemelerinde ve o muazzam kubbe işlemelerinde tamamen saf altın varaklar kullanıldığı için buraya yerel dilde “Altın Kaplama” anlamına gelen “Tillakari” ismi verilmiş. Dış mimari görünüşü itibarîyle meydandaki diğer iki medreseyle harika bir uyum gösteriyor.
Görkemli 17. yüzyıl döneminde Tillakari, tüm Semerkand’daki en büyük ve en cemaatli cuma camisi olarak hizmet vermiş. 19. yüzyıla kadar aktif olarak cami ve medrese eğitimi için kullanılan bu şaheser yapılar, 20. yüzyılın başından itibaren nihayet tarihi eser statüsüne alınarak koruma altına alınmış; günümüzde mescidin bazı odaları ziyaretçiler için harika birer müze haline getirilmiş.
Şirdar (Aslanlı) Medrese: Tabuları Yıkan Hayvan Figürleri
Meydandaki üçüncü şaheser olan Şirdar Medresesi ise Uluğ Bey’in ölümünden yüzyıllar sonra, yine Yalantuş Bahadır tarafından 1619-1639 yılları arasında meydandaki birinci medresenin adeta mimari bir ikizi olarak inşa ettirilmiş. Bu medrese, “Şir-Dar” (Aslanlı) ismini ana giriş kapısının (portal) üzerinde çinilerle işlenmiş olan, Semerkand’ın da resmi simgesi sayılan iki adet görkemli aslan ve güneş figüründen almaktadır.
Buranın meydandaki ilk medreseden en büyük işlevsel farkı, içindeki gelişmiş ısıtma sistemleri sayesinde çetin kış aylarında da öğrencilere kesintisiz eğitim verebilmesiymiş. Buranın mimari açıdan en devrimsel özelliği ise o dönemlerde Doğu İslam mimarisinde kesin bir tabu olarak kabul edilen, dini ve eğitim yapılarının üzerinde canlı hayvan ile insan figürlerinin yer alması kuralını cesurca yıkmış olmasıdır.
Registan Meydanı’nın hemen yan tarafında ise Özbekistan’ın eski devlet başkanı olan İslam Kerimov’un büyük bir heykeli yer alıyor. Buraya gelen yerli ve yabancı herkes ne hikmetse mutlaka bu heykelin önünde durup fotoğraf çekiliyor.
Hatta Semerkand’da yeni evlenen Özbek çiftler bile düğün arabalarıyla buraya gelip heykelin önünde gelinlik ve damatlıkla resmi düğün fotoğrafları çektiriyorlar. Çevredeki seyyar satıcıların tezgahlarında İslam Kerimov’un posterleri, kartpostalları satılıyor ve Özbek halkı tarafından bu anılara epey yoğun bir ilgi gösteriliyor.
Taşkent Caddesi ve İhtişamın Sembolü Bibi Hatun Camii
Registan’dan çıktıktan sonra “Taşkent Yolu” denilen, araç trafiğine tamamen kapatılmış olan o geniş ve çok estetik caddeye girdim. Semerkand’daki neredeyse çoğu önemli tarihi alana ve külliyeye bu güzel cadde üzerinden yürünerek gidiliyor.
Cadde üzerinde yürümek istemeyen turistler için küçük elektrikli gezi araçlarıyla da seyahat etmek mümkün; ama ben sokakların kokusunu almayı ve yürümeyi çok sevdiğimden tüm yolu adımlayarak gittim. Eğer bir gün bu taraflara yolunuz düşerse mutlakla bu caddeden yürüyerek şehri keşfedin.
Caddenin sonunda beni karşılayan o devasa yapı ise meşhur Bibi Hatun Camii oldu. Büyük hükümdar Timur’un son yıllarında inşaatıyla bizzat ve titizlikle ilgilenerek başşehri Semerkand’da yaptırdığı bu devâsâ ölçülere sahip cami, dünyadaki diğer tüm tarihi binalar arasında gerçekten müstesna ve sarsıcı bir yer tutmaktadır.
Bu abidevi yapı, Timur’un kurmuş olduğu devletin askeri gücünü, büyüklüğünü ve ihtişamını sembolize ettiği kadar kendi şahsî kudretini de dünyaya göstermektedir. Cami, adını Timur’a “han damadı” anlamındaki o meşhur “küreken” unvanının verilmesine vesile olan gözde eşi, Çağatay Hanı Kazan Halîl Han’ın kızı Saray Melik Hanım’ın halk arasındaki lakabından (Bibi Hatun) almaktadır.
İnşaatına 1399 yılında başlanan bu devasa yapının ana planı 1404 yılında büyük ölçüde tamamlanmış, fakat Timur’un 1405 yılındaki ani ölümünden sonra bazı eksikleriyle o haliyle kalmıştır. Yapılışından kısa süre sonra mimari büyüklüğünden dolayı kendi yükünü taşımakta zorlanarak yıpranmaya başlayan bu devasa bina, yüzyıllar boyunca büyük depremler ve ağır tabiat şartlarının etkileriyle ne yazık ki harap olmuş.
Zamanla tam bir yıkıntıya dönüşmüş olmasına rağmen, bu yaralı haliyle dahi o muazzam estetiğini, abidevi özelliklerini ve azametini korumayı başarmıştır. Harabenin bu görkemli ihtişamı, özellikle göğe doğru yükselen dik hatları, sivri kemerleri, masmavi kubbeleri ve devasa eyvanları, Semerkand’ı yüzyıllar boyunca ziyaret eden tüm dünya seyyahlarını büyülemiş ve onların seyahatnamelerine konu olmuştur.
Dış ölçüleri tam 167 x 109 metre olan bu devasa bina, 87 x 63 metre boyutlarındaki çok geniş bir iç avlu etrafında şekillendirilmiş muazzam bir plana sahiptir. Bu plan şeması, Orta Asya’nın mimari karakterini en iyi gösteren “dört eyvanlı” geleneksel plan tipine sadık kalınarak tanzim edilmiştir.
Caminin dört köşesine yerleştirilen devasa tahkimat kulesi biçimindeki minarelerle yapıya adeta sarsılmaz bir kale görüntüsü verilmiş. Geniş ve derin bir girinti oluşturan o ana taçkapının mimari cephesi de binanın bütününde olduğu gibi muhteşem tuğla işçiliklerine ve çini mozaik süslemelerine sahiptir.
Avluya açılan giriş bölümünün tam karşısına gelen ana ibadet mekanı, tam 41 metre yükseklikteki o abidevi taçkapının arkasına gizlenmiştir. İçerideki kare mekan, Timurlu mimarisinin genel özelliği duran sivri kemerlerle belirlenmiş muazzam bir estetiğe sahiptir ve özellikle gökyüzünü andıran o yüksek kubbesi insanı yukarı baktığı an gerçekten büyülüyor.
Buraları tek başıma sindire sindire gezdikten sonra tekrar otelin yolunu tuttum. Semerkand’ın bu büyüleyici tarih defterini kapatıp altımdaki Africa Twin ile yaklaşık 300 kilometre daha sürerek, gece saat 21:00 civarında bir diğer kadim tarih şehri olan Buhara’ya ulaştım.
Saat 22:00 civarında motorun üzerindeyken Booking’den bütçeme uygun, temiz yerel bir otel bulup hemen odama yerleştim. Günün ve o sıcak yolların verdiği yorgunluğu atmak için güzel bir duş alıp, Buhara usulü yemeğimi yedikten sonra şehrin loş sokaklarında kısa bir gece turu attım; ardından tekrar otele gelip bu macera dolu günü huzurla kapattım.




Mistik Bir Durak: Şah-ı Zinda Külliyesi ve Özbekistan Motosiklet Turu Rotaları
Daha önce de yazdığım gibi Özbek halkı, Özbekistan’ın kurucu cumhurbaşkanı olan İslam Kerimov’u gerçekten çok seviyor. İnternette yaptığım biraz araştırma ile de neden bu kadar çok sevdiklerini tam olarak anlamadım; neyse, buralarda siyasete hiç girmeyelim ve gezmeye devam edelim.
Registan’ın ardından yine hemen yakınlarda bulunan, mimarisiyle insanı büyüleyen Şah-ı Zinda Külliyesi’ne geldim. Kadim Afrasiyab Tepesi’nin hemen yamacında yer alan bu bölge, özbekistan motosiklet turu yaparken insanın ruhunu dinlendiren en mistik duraklardan biri.
Burası, aşağıdan yukarıya gittikçe yükselen ve taş merdivenlerle çıkılan mistik bir yolun iki tarafında yer alan çok sayıda göz alıcı güzellikte türbeler topluluğuna verilen isimdir. Buranın İslam dünyası için en büyük önemi, içinde Kusem bin Abbas isimli kutsal sahabenin meftun bulunmasıdır.
Kusem bin Abbas, aynı zamanda Hz. Muhammed’in (S.A.V) öz amcaoğludur ve fiziksel olarak kendisine çok benzediği rivayet edilir. Hatta peygamberimiz defnedilirken O’na son dokunan insan olarak kabul edilmektedir.
İslam’ı bu topraklarda yaymak için geldiği Semerkand’da çilehanesinde ibadet halinde iken Zerdüştler tarafından basılarak başı kesilerek şehit edilmiş; kesilen kafasının oradaki derin bir kuyuya düştüğü söyleniyor. Özbekler buraya Şah-ı Zinde (Yaşayan Sultan) diyorlar ve bu mübarek zat burada olduğu için kendilerini manevi olarak çok şanslı sayıyorlar.
Gur-i Emir: Cihangir Timur’un Ebedi İstirahatgahı
Buranın o mistik atmosferinden ayrılıp yine yakınlarda bulunan Emir Timur’un mezarına geçtim. Özbek halkı buraya da “Hükümdarın Mezarı” anlamına gelen “Gur-i Emir” diyorlar.
Maveraünnehirli Türk kökenli veya Türkleşmiş Moğol olan bu büyük komutan ve hükümdar, tarihi değiştiren Timur İmparatorluğu’nun kurucusudur. Çağatay ulusunu oluşturan kabilelerden Barlaslar’ın reisi olan Turagay ile Tekina Hatun’un çocuğu olarak 1336’da Semerkant yakınlarındaki Şehr-i Sebz’e bağlı Hoca Ilgar köyünde dünyaya gelmiştir.
Timur, 1370’te Çağatay Hanlığı’nın batısını kontrol altına alan askeri bir lider olarak kendini gösterdi. Bu tarihten itibaren düzenlediği seferlerle bugünkü Orta Asya, Rusya, İran, Hindistan, Afganistan, Irak ve Suriye’yi kapsayan devasa toprakları ele geçirdi.
En nihayetinde 1402’de yapılan Ankara Savaşı’nda Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid’i mağlup edip esir alarak Anadolu’ya tamamen hakim oldu. Timur, gençlik yıllarındaki bir savaşta sağ ayağı aksak kalacak şekilde darbe aldığından dolayı kendisine Farsça Aksak Timur anlamına gelen “Timur-i leng”, Türkçeleşmiş olarak “Timurlenk”, batılılar tarafından ise “Tamerlane” denilmekteydi.
Timur’un asıl büyük düşüncesi; Cengiz Han’ın ölümünden sonra parçalanan Çağatay Hanlığı, İlhanlılar ve Altın Orda kalıntıları üzerinde Cengiz İmparatorluğunu tek bir siyasi çatı altında yeniden ayağa kaldırmaktı. Seferleri de bu düşüncesini doğrular niteliktedir ve saltanatının sonuna doğru bunu büyük ölçüde başarmıştı.
Ancak 1405 yılında Çin’i fethetmek üzere düzenlediği büyük seferde yolda hastalanarak hayatını kaybetti. Timur, hayatı boyunca Cengiz Han yasasına çok büyük bir önem vermiştir; Cengiz soyundan Kazan Han’ın kızı Saray Mülk Hanım’ı nikahına alarak damat anlamına gelen “Küregen” lakabını taşımaya hak kazanmıştır.
Cengiz Han’ın soyundan gelmediği için “Han” unvanı yerine hep “Emir” unvanını kullanmıştır ve ölünceye kadar kukla dahi olsa Cengiz soyundan birini Han olarak yanında taşımıştır. Timur bir yandan Cengiz yasasının uygulayıcısı olurken, diğer taraftan kendine “İslam’ın Kılıcı” şeklinde atıfta bulunarak fetihlerini meşrulaştırmak amacıyla İslami semboller kullanmıştır.
18 Metrelik Gizem: Hz. Danyal Türbesi
Buradan sonra yine yakınlarda bulunan Hz. Danyal Türbesine geçtim. Danyal peygamber diğer dillerde Daniel olarak geçmekte olup; Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet tarafından ortak bir peygamber olarak kabul edilmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de ismi doğrudan geçmeyen ancak İslami eserlerde kendisinden sıkça bahsedilen peygamberlerden biridir. Geniş coğrafyaları kapsayan bir özbekistan motosiklet turu planlayan her gezginin, bu gizemli yapıyı mutlaka rotasına eklemesi gerekir.
Özbekistan kaynaklarının aktardığı bilgilere göre; Büyük Özbek Emiri Timurlenk, 14. yüzyılda İran ve Irak bölgesini fethe gittiğinde, İran-Irak sınırındaki Sus şehrinde yer alan Hz. Danyal’ın kabrini ziyaret eder. Bir rivayete göre mübarek zatın kabrini toprağıyla beraber bütün vücut olarak buraya getirttiği, bir rivayete göre de sadece kabrinden kutsal toprağın alındığı belirtiliyor.
- yüzyılda inşa edilen bu türbe tam 18 metre uzunluğundadır ve o zamandan beri yoğun şekilde ziyaret edilmektedir. Şu anki kabrinin 18 metre uzunluğunda olmasının asıl sebebi de; Timurlenk’in düşmanları tarafından Hz. Danyal’ın tam olarak yattığı yerin bilinmemesi ve kabre zarar verilmemesi için alanı kasten geniş yaptırmasındandır.
Yabancı Motorcuya Farklı Tarife: Semerkand Giriş Ücretleri
Bu arada Semerkand sınırları içinde tarihi yerleri ziyaret etmek bizim gibi yabancı motorcular için tabii ki oldukça yüksek ücretli. Mesela ben Emir Timur’un mezarını ziyaret etmek için tek başıma 17.000 Som öderken, bir Özbek vatandaşı sadece 1.000 Som ödüyor; aradaki bu uçurum tam bir turizm şoku.
Şehirde cebimizden çıkan güncel tarihi alan giriş fiyatlarını diğer motorculara rehber olması için şuraya listeleyelim:
- Registan Meydanı Girişi: 30.000 Som
- Bibi Hatun Camii: 22.000 Som
- Bibi Hatun Mezarı: 17.000 Som
- Şah-ı Zinda Külliyesi: 12.000 Som
- Emir Timur Türbesi (Gur-i Emir): 22.000 Som
- Hz. Danyal Türbesi Girişi: 17.000 Som
Bütün buraları kilometrelerce yürüyerek gezdikten sonra nihayet otele geri döndüm. Bizim emektar Africa Twin’i otoparktan teslim aldım, çantaları sabitledim ve İpek Yolu’nun bir diğer efsanevi vahası olan Buhara’ya gitmek üzere heyecanla yola çıktım.
Gece Yarısı Buhara ve Keyifli Bir Özbekistan Motosiklet Turu Akşamı
Saat 20:40 gibi Semerkand yollarını arkamda bırakarak o masalsı Buhara şehrine girdim. Motorun üzerindeyken hızlıca bir araştırma yapıp, yine buradaki en uygun fiyatlı (geceliği 140.000 Som) temiz otellerden birini bulup hemen yerleştim.
Oda anahtarını alır almaz yolun tüm tozunu pasını atmak için güzel bir duş aldım. Üzerime rahat sivil elbiselerimi giydikten sonra, şehrin en meşhur toplanma noktası olan Leb-i Havuz’daki tarihi bir Çayhana’ya (Özbek çay evi) geldim.
Burası, tam da bizim kültürümüzden çok iyi bildiğimiz o meşhur Nasrettin Hoca heykelinin hemen yanı başında yer alan devasa bir havuz başı. Çayhanede otururken etraftaki Özbek insanların eğlence anlayışı gerçekten çok dikkatimi çekti.
Mekandaki insanlar masalarında sakin sakin yemeklerini yerken, yerel müzik aniden hızlandığında hep beraber ayağa kalkıp havuz başında dans edip çılgınca oynuyorlar. Şarkı bittiğinde ise sanki az önce o çılgınca oynayanlar kendileri değilmiş gibi büyük bir soğukkanlılıkla masalarına geri oturup yemeklerine kaldıkları yerden devam ediyorlar.
Yemek ve eğlencenin bu şekilde iç içe geçmesi bana ilk başta oldukça ilginç ve sıra dışı geldi ama izlerken ben de epey eğlendim, yolun tüm stresini orada bıraktım. Gece saat 00:30’a kadar havuz başında çayımı yudumlayarak keyifle oyalandıktan sonra yürüyerek otelime geçtim ve bu harika Buhara gecesinde günü tamamen noktaladıktan sonra bir sonraki günün hazırlıklarına başladım.









💡 Teneke Çelebi’den Yol Notları ve Öneriler
Uluslararası standartlarda planlanan uzun menzilli bir motosikletle yurt dışı seyahatinde, Özbekistan bozkırları gibi lojistik hatların kendine has dinamikleri olduğu bölgelerde seyahat etmek overland sürücülerinin tüm seyahat takvimini ve bütçe planlamasını doğrudan etkileyebilir. Zorlu bir özbekistan motosiklet turu gerçekleştiren sürücülerin bu tip sınır ötesi yolculuklarda yerel halkla doğru iletişim kurması, tarihi medreseleri ziyaret ederken kültürel dokuyu hissetmesi ve motosikletle uzun yol tecrübelerinden faydalanması güvenli bir motosiklet seyahatnameleri sürdürülebilirliği için son derece kritiktir.
Özellikle BMW GS ve honda africa twin uzun yol performans dengesini korumak adına, Semerkand, Buhara ve Hive üçgeninde ilerlerken yakıt kalitelerini ve yol şartlarını doğru tahlil etmek gerekir. Orta Asya ve Özbekistan topraklarındaki karayolu ulaşım altyapısı, tarihi şehirlerin mimari yapıları ve İpek Yolu üzerindeki kadim medreselerin jeopolitik geçmişi hakkında daha kapsamlı bilimsel verilere erişmek için Wikipedia İpek Yolu resmi bilgi dokümanlarını dijital ortamda detaylıca inceleyebilirsiniz.
Ayrıca, Semerkand’ın o mavi çinili meydanlarında tek başıma gezip ardından Buhara’ya doğru teker döndürdüğüm bu mistik günlere ulaşmadan hemen önce, Emre’nin motorunun Ahangaran yollarında tamamen çöküşünü ve gümrükteki o büyük evrak krizini Özbek usulü çözüp onu uçağa bindirdiğim serinin bir önceki etabını görmek için Orta Asya Rotası 4 seyahat raporuma da kesinlikle göz atmalısınız. Registan Meydanı’nın büyüleyici gölgesinde nihayete eren bu zorlu motosiklet gezi yazıları etabımız, bize yurt dışı seyahatlerinde tek başına kalmanın getirdiği o muazzam sabrı bir kez daha kanıtladı.teslim aldım, çantaları sabitledim ve İpek Yolu’nun bir diğer efsanevi vahası olan Hive’ye gitmek üzere heyecanla yola çıktım.
06.08.2018 (20. Gün) Buhara – Hive
Eşeğe Düz Binen “İnce” Nasrettin Hoca
Sabah erkenden kalktım; bizim emektar Africa Twin’i şimdilik otelde bırakıp Buhara şehrinin o tarih kokan sokaklarını yine yürüyerek adımlamaya başladım. Eğer kapsamlı bir özbekistan motosiklet turu yapıyorsanız, bu kadim şehirlerin ruhunu hissetmek için motoru ara sıra dinlendirip sokaklarında kaybolmak en güzel yöntemdir.
İlk olarak dün gece o cıvıl cıvıl eğlencesine şahit olduğum yakındaki Leb-i Havuz meydanının etrafına geldim. Meydanın tam ortasında, bizim kültürümüzün en bilindik simgelerinden olan meşhur Nasrettin Hoca heykeli yer alıyor.
Ancak Hoca Nasreddin, Özbek halkı arasında “Nasreddin Efendi” ya da “Nasireddin Afandi” olarak biliniyor. Bizim buralardaki tasvirinin aksine, meydandaki eşeğine ters değil gayet düz bindirilmiş; tonton ve şişman değil, oldukça ince ve uzun boylu bir bilge şeklinde temsil edilmiştir.
Özbek kültüründe 3 bine yakın fıkra ve masallarıyla halk eğitiminde çok önemli bir figür olduğu bilgisi aktarılıyor. Üstelik fıkralarının çoğu bizimkilerle neredeyse tamamen aynı; Doğuran Kazan ve Anıran Eşek gibi meşhur hikayeler buralarda da aynen anlatılıyor.
Hatta o dönem buradaki yerel dilde dilden dile dolanan o meşhur eşek isteme fıkrasının orijinal Özbek şivesindeki eğlenceli diyalogları tam olarak şöyle geçiyor:
Mullani hamsayasi bir kün eşey kelipti. (Molla’nın komşusu bir gün eşek istemeye geldi)
Sare aytadi: eşey yağ deydi. (Bunun üzerine Molla: Eşek yok, der)
Eşeğin ba. (Komşusu: Eşeğin var, der)
Mulla yene yağ dedi. (Molla yine yok, der)
Oşe sat boladi ki, eşeği anraydi, anrıy biredi. (O anda öyle bir şey olur ki eşek içeriden anırır, anırmaya başlar)
Hamsayasi: yani eşeğim yağ debidin, eşeğin anratipdi deydi. (Komşusu: Hani eşeğin yok demiştin, baksana eşeğin içeride anırıyor, der)
Mulla: Yağ, meni gepimge eşasen mi, eşeydi gepige eşanesen mi? (Molla: Yahu, sen benim sözüme mi inanacaksın, yoksa eşeğin sözüne mi inanacaksın!)
Gördüğünüz gibi, bizim Anadolu topraklarında tanıdığımız ve canlandırdığımız tombul Nasreddin Hoca’nın aksine, buradaki hoca figürü ince ve uzun boylu biri olarak hafızalara kazınmış.
Nadir Divan Begi Medresesi ve Kumların Koruduğu Magoki Attar Camii
Buhara yürüyüşümdeki ilk büyük tarihi durağım Nadir Divan Begi Medresesi oldu. Burası geçmiş yüzyıllarda “Khanaka” yani bölgeden geçen uluslararası tüccarların konaklaması ve toplanması için inşa edilmiş çok özel bir mekan.
Nadir Divan-Begi, kubbe çapraz nokta tavanı ile benzersiz, ince uzun bir portale ve heybetli yan kulelere sahip dikdörtgen şekilli muazzam bir yapıdır. Tek kubbeli ana salonun etrafında iki büyük tesis yer almakta olup, içeride şaşırtıcı bir mimari tasarıma sahip, Mekke’ye yönü gösteren bir mihrap bulunmaktadır.
Ana portal, epigrafik resimler ve işlemeler ile büyüleyici şekilde dekore edilmiştir. Konumu ve harikulade akustiği olan o geniş salonu nedeniyle Khanaka Nadir Divan-Begi, yüzyıllar boyunca tüm Buhara’ya ait en önemli kültür ve din merkezi olmayı başarmıştır.
Oradan ayrılıp şu anda çok otantik bir halı müzesi olarak kullanılan, Buhara’da İslamiyet öncesi dönemden kalan eski bir pagan tapınağının tam yerine inşa edilmiş Magoki Attar Camii’ne geçtim. Tarihi 12. yüzyıla, Karahanlılar dönemine kadar uzanan bu ilk binanın yapıldığı ateşgede tapınağının üzerindeki ismi çok ilginç bir geçmişe sahip; yerel dilde “Magok” kelimesi aslında çukur ya da batık anlamına geliyormuş.
Zamanında yaşanan devasa bir kum fırtınasının ardından bu cami tamamen kumların altında gömülü kalmış; öyle ki şehri yakıp yıkan Cengiz Han ve ordusu buralardan geçerken yapı tamamen kuma gömülü olduğu için yapıyı fark edememiş ve cami bu sayede mutlak bir yıkımdan mucizevi şekilde kurtulmuş! Yapının tekrar bulunup gün yüzüne çıkarılması ise ancak 16. yüzyılda mümkün olmuş.
Cephesi orijinal 12. yüzyıl Karahanlı dönemine ait olan yapının geri kalan kısımları 16. yüzyılda yeniden inşa edilmiş. Karahanlıların o hafif sivri kemerli, bitkisel ve geometrik motiflerle ve yazılarla süslenmiş muazzam taçkapıları; birbirini kesen sekizgenlerden ortaya çıkan o meşhur düğüm motifleri buranın en tipik özelliğidir.
Bu eşsiz düğüm mimarisi daha sonra Timurlularda, Gaznelilerde, Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklularında, hatta Osmanlı mimarisinde bile yeni yorumlarla sıkça değerlendirilmiştir. Bugünkü cami, altı sütun üzerine oturtulmuş üç nefli planı ile aslında Anadolu’daki üç nefli cami mimarisinin de en büyük öncüsü olmuştur; hatta 17. yüzyılda bir dönem sinagog olarak kullanılmış olma ihtimali de epey yüksektir.
Anlatılanlara göre Yahudi bir doktor, dönemin Emirinin çocuğunun hayatını kurtarınca, Emir bu doktora ve onunla beraber tam 7 Yahudi ailenin Buhara’da özgürce yaşamasına izin vermiş. Yapı, 1939 yılında bir Sovyet arkeoloğunun ilgisini çektiği sırada bile hala yarı yarıya toprağa gömülü vaziyette duruyormuş.
Tarihi Alışverişin Kalbi: Toqi Telpak Furushon Çarşısı
Buhara’nın o gizemli sokaklarında yürürken karşıma çıkan Toqi Telpak Furushon Çarşısı ise 16. yüzyılın sonlarında inşa edilmiş çok otantik bir kapalı pazar alanı. Aslen tamamen kitapçılardan oluşan bir pazar olduğu için geçmişteki orijinal adı “Toqi Kitob” (Özbekçede kitob = kitap) olarak geçiyormuş.
Yıllar geçtikçe kitapçıların yerini yavaş yavaş şapka, kalpak ve başlık satıcılarının atölyeleri ile dükkanları almaya başlamış. Altın ve ipek ipliklerle ya da rengarenk cam boncuklarla özenle işlenmiş geleneksel türbanlar, kürk süslemeli kalpaklar ve küçük başlıklar burada üretilip yüzyıllarca satışa sunulmuş.
Bugün o geleneksel el emeği mallar orada hala bulunmaya devam etse de, günümüzde çarşıda daha çok göz alıcı halılar, mücevherler, el yapımı keskin bıçaklar, yöresel müzik aletleri ve seyahat hediyelikleri satılıyor. Altıgen bir kat planı üzerine inşa edilmiş olan bu muazzam kubbeli çarşının çapı yaklaşık 40 metredir.
Büyük merkezi kubbe tam 38 metrelik sarsıcı bir çapa sahiptir ve sivri kemerli pencerelerden süzülen gün ışığının çarşı içine harika bir şekilde düştüğü devasa bir bobin üzerinde durmaktadır; etrafı ise daha küçük kubbelerle harika bir şekilde çevrelenmiştir.
114 Sure ve 114 Oda: Aktif Mir Arap Medresesi
Çarşı nizamiyesinden çıkıp Mescid-i Kalon’un (Kalyan Camii) hemen tam karşısında tüm heybetiyle yükselen ünlü Mir Arap Medresesi’ne geldim. Burası Ubeydullah Han tarafından 1530-1536 yılları arasında, Şeyh Abdullah Yemeni adına yaptırılmış çok önemli bir ilim merkezidir.
Şeyh Abdullah’a halk arasında ‘Mir-i Arap’ (Arap Emiri) denildiği için medrese de yüzyıllardır bu isimle anılmaktadır. Rivayete göre Yemenli bir şehzade olan ve Hz. Muhammed’in soyundan geldiği söylenen Şeyh Abdullah, rüyasında aldığı kutsal bir işaret üzerine Buhara’ya gelmiş; burada emirle tanışınca büyük bir hürmet görmüş ve hatta bu medreseyi de onun isteği üzerine Ubeydullah Han tamamen kendi kişisel parasıyla yaptırmıştır.
Geleneksel Orta Asya mimari kurallarına göre inşa edilen bu yapı, kapalı avlulu ve iki katlı medreselerin dünyadaki en güzel örneklerinden biridir. Medresenin içinde, Kur’an-ı Kerim’deki 114 sureyi temsil etmesi amacıyla tam 114 adet öğrenci odası (hücre) inşa edilmiştir.
Bu özel tasarımıyla zamanında 150 civarında talebeye aynı anda ev sahipliği yapan medrese, aradan asırlar geçmesine rağmen günümüzde de hala aktif olarak dini eğitim vermeye devam etmektedir. Giriş portalının sağ ve solundaki iki büyük kubbeli mekandan kuzeyde olanı dershane, sağda olanı ise mescit olarak inşa edilmiştir.
Ubeydullah Han ve Şeyh Abdullah vefat ettikten sonra kuzeydeki bu dershane bölümüne defnedilmişler ve böylece o oda zamanla bir türbeye dönüşmüştür; hanın kabri, büyük saygısından dolayı hala Şeyh Abdullah’ın hemen ayak ucunda yer almaktadır.









Hayat Ağacı Motifi: Abdülaziz Han Medresesi
Uluğ Bey Medresesi’nin tam karşısında, ondan çok daha gösterişli ve heybetli tasarlanmış olan ünlü Abdülaziz Han Medresesi bulunuyor. 1652 yılında inşa edilen bu muazzam medrese, bölgedeki Astrahan Hanlığı döneminden günümüze ulaşan en büyük eserlerden biri.
Burası, Özbekistan’daki birkaç özel medrese ile çok ilginç bir ortak özelliği paylaşıyor. Klasik İslam mimarisinde görmeye alışık olduğumuz, sadece geometrik ve bitkisel desenlerden oluşan süslemelerin aksine, desen dışı tasarımlar bu medresenin duvar işlemelerinde kendine cesurca yer bulmuş; içerideki tasvirlerde efsanevi “hayat ağacı” motifi gibi çok özel figürler işlenmiş.
Cengiz Han’ı Eğen Mucize: Kalon Minaresi
Yürüyüşüme Buhara’nın en büyük sembolü olan ve “Büyük Minare” olarak da anılan o heybetli Kalon Minaresi ile devam ettim. Minarenin üzerinde yer alan tarihi kitabeye göre, 1127 yılında Karahanlı hükümdarı Arslan Han tarafından dönemin meşhur mimarı Bako’ya inşa ettirildiği biliniyor.
Mimari özellikleri itibarıyla tamamen Özbekistan’a has bir tarzda yapılan, yaklaşık 48 metre yüksekliğine sahip ve tam 105 basamakla tepesine çıkılan bu devasa minare, tam 13 farklı kuşaktan oluşuyor. Taş işçiliğinin zirvesi olan bu kuşakların her birinde, birbirinden tamamen farklı geometrik desenler ve şekiller yer alıyor.
Pişmiş tuğladan dairesel plan özelliğiyle inşa edilen minarenin çapı, aşağıdan yukarıya doğru yükseldikçe milimetrik olarak daralarak devam ediyor. Tepe kısmı ise “mukarnes” denilen o geleneksel geometrik bezeme sanatı kullanılarak estetik bir biçimde genişletilmiş ve minare, mimari hareketi sağlamak için yer yer sırlı tuğlalarla süslenmiş.
Özbekistan minarelerinin genel yapısında olduğu gibi, bu yapıda da dışarıdan görünen klasik bir şerefeye yer verilmemiş. Ezan sesinin uzaklardan rahatça duyurulabilmesi için üst bölümde minare çevresine sivri kemerli tam 16 adet açıklık pencereleri bırakılmış ve bu kısmın üzeri de mukarneslerle bezenip en tepeye koni biçiminde şık bir kubbecik yerleştirilmiş.
Bu devasa minareyle ilgili halk arasında asırlardır anlatılagelen ve özbekistan motosiklet turu yaparken yerel rehberlerden de sıkça duyacağınız o meşhur efsane ise tam olarak şöyle:
“Cengiz Han, Buhara şehrini yakıp yıkarken Kalon Minaresi’nin yanına kadar gelir. Kafasını kaldırıp minarenin ihtişamına bakmak isterken, o sırada başındaki miğferi yere düşer.
Eğilip miğferini yerden alır. O güne kadar koskoca Cengiz Han, dünyada hiç kimsenin ve hiçbir gücün önünde asla eğilmemiştir.
Miğferini aldıktan sonra bir an duraklar ve askerlerine dönerek, ‘Bugüne kadar dünyada hiç kimsenin ve hiçbir şeyin önünde eğilmedim. Ancak bu yapının azameti önünde eğilmek zorunda kaldım. Onun için bu yapıya sakın dokunmayın, bırakın sağlam kalsın’ der. Böylece minare mutlak bir yıkımdan kurtulur.”
Halk arasında anlatılan bir başka hüzünlü rivayete göre ise Cengiz Han Buhara’ya girdiğinde halkı büyük bir katliam korkusu kaplar. Şehirdeki insanların büyük bir kısmı, minarenin hemen yanındaki camiye sığınırlarsa katliamdan kurtulabileceklerini, Cengiz Han’ın bir mabede sığınan çaresiz insanlara dokunmayacağını düşünürler; ancak mescide acımasızca giren Cengiz Han ve askerleri, içeridekilerin tamamını orada kılıçtan geçirir.
Mahalle Arasında Unutulan Tarih: Turki Jandi Kabristanı
Buhara sokaklarındaki haritamı işaretlerken, turist gruplarının rotasında pek yer almayan “Turki Jandi Kabristanı” adlı tarihi bir yapıya rastladım. İsminin başında “Turki” ibaresi geçtiğini görünce bizimle bir bağı olduğunu düşünüp burayı mutlaka yerinde ziyaret etmek istedim.
Burası sıradan turistler tarafından nadiren ziyaret edilen, tozlu ve dar mahalle yollarından geçilerek gidilen, popüler tarihi komplekslerin epey dışında kalmış bir yer. Tarihi 10. yüzyıla kadar uzanan ve aslında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiş olan bu türbe, ne yazık ki epey bakımsız durumdaydı.
Bakımsızlığına rağmen kendine has mimari yapısıyla ve içeride hissettiğiniz o yoğun tarih kokusuyla insanı sarsan bir atmosfere sahipti. İçeride tam olarak kimin, hangi önemli zatın yattığını tam olarak öğrenemedim; çünkü kapı girişinde duran çok cana yakın bir Özbek amca durumu bana Tacikçe veya Rusça olarak heyecanla anlattı ama ben dil bariyerinden dolayı maalesef hiçbir şey anlamadım.
Hoja-Gaukushan Kompleksi ve Mezbaha Geçmişi
Yürüyüşüme devam ederken Buhara’nın tarihi merkezindeki en büyük mimari topluluklardan biri olan Hoja-Gaukushan (Gaukushon Kompleksi) alanına geldim. Bu etkileyici medrese, 1570 yılında II. Abdullah Han tarafından yaptırılmış.
Yerel dilde Gaukushan kelimesi aslında “boğaları öldüren biri” yani doğrudan mezbaha anlamına geliyormuş; çünkü bu devasa medrese yapılmadan önce o meydanda şehrin büyük hayvan kesimhanesi bulunuyormuş. Gaukushan Medresesi, eski sokakların tam çatallandığı dar bir noktaya dikildiği için mimari planı asimetrik bir yamuk (trapeziform) şeklini almış; ancak bu durum, geleneksel iç avlu düzeninin kusursuzca korunmasını engellememiş.
1598 yılına gelindiğinde, “Büyük Hoca” olarak bilinen Hoca İslam’ın oğlu Hoca Kalon tarafından, bu medresenin hemen yanına devasa minaresiyle dikkat çeken “Khoja Camii” (Hoca Kalon Camii) adında yeni bir katedral camisi inşa edilmiş. Burası da meydanın silüetine harika bir azamet katmış.
Siyavuş’un Balçık Sarayı: Tarihi Ark Kalesi
Buhara’nın tarih sahnesine diktiği ilk somut ve en eski yapı olarak kabul edilen, tam 4 hektar genişliğe ve 20 metre yüksekliğe sahip olan o meşhur Ark Kalesi’ne geldim. Burası geçmiş asırlarda hem bölge orduları için devasa bir askeri karargah hem de Buhara emirlerinin yönetim sarayı olarak kullanılmış.
Pişmiş tuğladan, yukarı doğru dik bir yapı yerine biraz daha yatay kurgulanan ve duvar nizamiyet aralarına büyük ağaç gövdeleri konularak inşa edilen bu kalenin, ailesini terk edip bölgeye yerleşen İranlı Siyavuş bin Keykavus tarafından yaptırıldığı biliniyor. İlk yapımında tamamen harç ve balçık kullanılan kale zamanla yıkılınca, 9. ve 10. asırlarda dönemin hanedanlıkları tarafından yeniden inşa edilmiş.
İkinci inşasından sonra Cengiz Han’ın Moğol askerlerinin istilasında çok ciddi zararlar gören kale, bugünkü son mimari şeklini ise 16. yüzyılda alabilmiş. Bugün bizlerin kaleye güvenle girişini sağlayan o ihtişamlı ve büyük kapı ise 1700’lü yıllarda yapıya eklenmiş.
Kalenin hemen içinde yer alan ve üç tarafı revaklarla çevrili olan tarihi mescidin iç süslemeleri, tavan ahşap işçilikleri ve mihrabı tek kelimeyle göz alıcı. 19. ve 20. asırlarda usta nakkaşlar tarafından işlenen bu ahşap mimari süslemelerin benzerlerine, özbekistan motosiklet turu turları boyunca ülkenin farklı yerlerinde de sıkça rastlayabiliyorsunuz.
Kızılordu Topçuları Altında Bir Saray
Kalenin içinde geçmişte emirlerin saray olarak kullandığı o tarihi binaların büyük bir bölümü, günümüzde zengin içerikli birer müze olarak hizmet veriyor. Kale içinde yaşayan saray nüfusu, 20. yüzyılın başlarında orada çalışan sivil memurlar ve muhafız askerler de dahil olmak üzere tam 3 bin kişiye kadar ulaşmış.
Kalede, o dönemin üst düzey yöneticilerine ait resmi çalışma odaları da aslına uygun olarak sergileniyor; bu odalardan kapıyı açtığınızda doğrudan yabancı heyetlerin kabul edildiği o geniş selamlama meydanına çıkabiliyorsunuz. Üç tarafı revaklı sütunlarla çevrili bu avluya girdiğinizde tam karşıda, oldukça yüksek bir noktada emirin ihtişamlı tahtının kurulduğu özel mekan yer alıyor.
Bölgede 1747-1920 yılları arasında hüküm süren Manghit Hanedanlığı döneminde devlet yönetiminin mutlak merkezi olan bu kalenin içinde, zamanında emirin şahsi sarayı, büyük bir cami, yönetim binaları ve yer altı cezaevleri bulunuyormuş. O ihtişamlı giriş kapısının yanındaki iki devasa kule, kalenin dışarıdan görünümüne muazzam bir askeri zenginlik katıyor.
Ancak bu devasa kale, 1920 yılına gelindiğinde Sovyet Rusya’nın Kızılordu birlikleri tarafından gerçekleştirilen çok ağır topçu atışları ve hava saldırıları nedeniyle ne yazık ki ciddi hasarlar görmüş. Kalenin restorasyon çalışmaları günümüzde de hala titizlikle sürdürülüyor.
İçindeki tarihi Mah-ı Ruz Çarşısı’nda ahşap bir caminin de yer aldığı kalede ayrıca kapsamlı bir Arkeoloji ve Tarih Müzesi de gezilebiliyor. Müzede, o dönemlerde Buhara emirlerinin ve askerlerinin kullandığı elbiseler, günlük eşyalar, askeri malzemelerin yanı sıra eski sikkeler ve tablolar sergileniyor.
Eşe Vefanın Resmi: Bala Havuz Camii
Ark Kalesi’nin tam karşısında, emirin 18. yüzyılda yaptırdığı ve tam 20 adet muhteşem ahşap sütunu bulunan o ünlü saray camisi Bolo-Khauz (Bala Havuz) Camii yer alıyor. Bu estetik yapı, 1712 yılında Emir Şah Murat tarafından, vefat eden çok sevdiği eşinin anısına, ona olan ebedi sevgisini göstermek amacıyla inşa ettirilmiş.
Caminin hemen yanındaki o kısa ama estetik minare ise Buharalı ünlü usta Şirin Muradov tarafından çok sonradan, yani 1917 yılında yapıya büyük bir ustalıkla eklenmiş. Caminin ve hemen karşısındaki Ark Kalesi’nin tam ortasında bulunan 18. yüzyıl yapımı “Bolo-Khauz” olarak isimlendirilen o geniş gölet ya da havuz, şehirde geçmişten günümüze kurumadan ulaşabilmiş çok az sayıda tarihi havuzdan biri olma özelliğini taşıyor.












Asanın Mucizesi: Çeşme-i Eyüp Türbesi
Buhara’daki yürüyüş rotam üzerinde karşıma çıkan bir diğer büyüleyici yapı ise Çeşme-i Eyüp Türbesi oldu. Bölgedeki köklü inanışa göre Eyüp Peygamber, zamanında Buhara’yı bizzat ziyaret etmiş ve o günlerde buradaki yerel halka dini nasihatlerde bulunmuş.
O dönem şehirde çok büyük bir kuraklık baş gösterince, çaresiz kalan yerli insanlar Eyüp Peygamber’den kendileri için su bulmasını istemişler. Bunun üzerine Eyüp Peygamber Allah’a dua ediyor ve elindeki asasını sertçe toprağa vurduğunda, tam vurduğu noktadan buz gibi şifalı bir kaynak suyu fışkırmaya başlıyor.
Böylece mucizevi bir şekilde buradan çıkan suyun üzerine, 10. yüzyılda Samaniler döneminde ilk defa kubbeli tarihi bir mekan inşa ediliyor. Bu kutsal türbe, özellikle Doğu mimarisinde az rastlanan o meşhur çift konili kubbeleriyle görenlerin oldukça dikkatini çekmektedir.
Türbenin dikdörtgen prizma şeklindeki genel mimari yapısı ve hatları, Buhara’daki diğer tüm yuvarlak ve kare planlı eserlerin mimarisinden oldukça farklı ve kendine has bir tarz barındırıyor. Bir özbekistan motosiklet turu planının içine bu tip gizemli inanç duraklarını eklemek, seyahatin manevi derinliğini kesinlikle çok başka bir boyuta taşıyor.
Kumların Altında Saklanan Mucize: İsmail Samani Türbesi
Buhara’nın tarihi merkezindeki en sarsıcı yapılardan biri olan ünlü İsmail Samani Türbesine (Samanid Mausoleum) geldim. Burası, tüm Orta Asya coğrafyasında inşa edilen ilk türbe olma özelliğini taşıyan, mimarlık tarihi açısından inanılmaz derecede kıymetli bir şaheserdir.
Gerek yapım şekli gerekse duvarlarında kullanılan pişmiş tuğlaların o muazzam örgü tekniklerinden ötürü, kendisinden sonraki yüzyıllarda yapılacak olan tüm Türk-İslam mimari biçiminin en büyük öncüsü ve ilham kaynağı olmuş. Yapıldığı dönem itibarıyla el işçiliği, geometrik planı ve süslemeleri açısından üstün bir sanat değerine sahip olan ve dünyaca meşhur mimari eserlerin başında gelen bu türbe, kaderiyle de insanı hayrete düşürüyor.
Zamanında tüm şehri haritadan silen vahşi Moğol saldırıları sırasında, çölden gelen şiddetli fırtınaların ardından bu türbenin üzeri tamamen kumlarla kaplanmış ve koca yapı adeta dev bir kum tepesine dönüşmüş. Moğol askerleri burayı sıradan bir çöl tepesi sanıp geçtikleri için, bu dünya güzeli yapı hiçbir tahribat yaşamadan, tek bir tuğlası bile zarar görmeden günümüze kadar mucizevi bir şekilde kurtulmuş!
Buhara’da Samani Hükümdarı İsmail Samani için 9. ve 10. yüzyıllar arasında yaptırılan bu tarihi türbede, aynı zamanda babasının kabri de yer alıyor. Bazı tarihi kaynaklar İsmail Samani’nin bir torununun da aynı yerde gömüldüğünü iddia etseler de, 1927 yılında Sovyet arkeologlar tarafından gerçekleştirilen o büyük kazıda, türbenin içinde aslında sadece iki adet kabir olduğu kesin olarak anlaşılmış.
İslam dünyasında inşa edilen en erken türbe örneklerinden birisi olması dolayısıyla mimarlar için okul niteliği taşıyan bu yapı, yapıldığı ilk günden beri bugüne kadar hiçbir mimari değişikliğe uğramadan tamamen orijinal haliyle kalmayı başarmış. Tarihçilerin yaptığı derin araştırmalara göre, çölden gelen o devasa kum fırtınalarının ardından kuma gömülen türbe, yüzyıllarca adeta doğal bir koruma kalkanı içinde muhafaza olmuş ve uzun aradan sonra büyük bir titizlikle kumlar altından çıkarılmış.
Türbenin, tarihin gördüğü en barbar Moğol istilalarından sıfır zararla kurtulmuş olması ve günümüze kadar en ufak bir tahribat yaşamaması da tamamen bu kumların gizemine bağlanıyor. Ziyaretimi tamamladıktan sonra buradaki benzersiz taş işçiliklerini uzun uzun inceledim, fotoğraflarımı çektim.


Kasr-ı Ârifân: Şâh-ı Nakşibend Türbesi Ziyareti
Buhara’daki güzel bir yerel öğle yemeğinin ardından, şehrin yaklaşık 15 kilometre kadar tamamen dışında yer alan, İslam dünyası için çok kıymetli bir adrese doğru yola çıktım; hedefim Nakşibendi tarikatının kurucusu Bahauddin Nakşibendî’nin türbesiydi. Muhammed Bahauddin Şeyh Nakşibendi, tüm İslam coğrafyasında çok büyük bir evliya ve veli olarak kabul edilmektedir.
Seyyid olup insanları Hakka dâvet eden, onlara doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve İslam tasavvufunda “Silsile-i aliyye” denilen o büyük âlimlerin on beşincisidir. Muhammed Bâbâ Semmâsî ile Emîr Külâl’in en rahlesinden geçmiş, onların en has talebesidir.
Asıl ismi Muhammed bin Muhammed olup, Behâeddîn ve Şâh-ı Nakşibend gibi büyük lakapları vardır; Allahü teâlânın sevgisini kalplere adeta bir nakış gibi işlediği için kendisine bu dünyada “Nakşibend” denilmiştir. 1318 (H.718) senesinde Buhârâ’ya beş kilometre kadar uzakta bulunan Kasr-ı Ârifân köyünde doğmuş, yine 1389 (H.791) yılında aynı köyde vefat etmiştir ve o huzur veren kabri de hala oradadır.
Kızılkum Çölü’nün Ortasında Süt Kardeşler Karşılaşması: Efe Kıyafetli Bir Seyyah
Bu manevi ve huzur dolu külliyeyi de derinlemesine gezip dolaştıktan sonra, artık Buhara defterini tamamen kapatarak yavaş yavaş tekrar yollara düştüm. Sıradaki hedefim, Özbekistan’ın açık hava müzesi olan tarihi Hive şehriydi.
Buhara ile Hive arası yaklaşık 470 kilometrelik uzun bir mesafeden oluşuyor ve bu koca yol boyunca sağınız, solunuz, ufuk çizginiz tamamen uçsuz bucaksız Kızılkum Çölü ile kaplı. Çölde hava gerçekten inanılmaz sıcak ama Özbekistan hükümetinin yaptığı yol en azından otoban kalitesinde, jilet gibi bölünmüş bir yoldu; burası benim tüm özbekistan motosiklet turu maceram boyunca ülkede gördüğüm açık ara en güzel asfalta sahip yollardan biriydi.
Yolda keyifle yaklaşık 140-150 kilometre kadar ilerlemişken, otobanın karşı şeridinden bana doğru gelen iki motosikletli seyyah gördüm. Gelenlerin, benim de Türkiye’deyken sosyal medyadan heyecanla ve yakından takip ettiğim “Konar Göçer” yani Tuna Duman ve “Demir Atlı Yörük” lakaplı Adem Çolak olduğunu görünce motorun üzerinde sevinçten havalara uçtum!
Yolun diğer tarafından gelenleri görür görmez, daha önceden Türkiye’deyken internet üzerinden haberleştiğimiz için onların olduğunu saniyeler içinde doğru tahmin etmiştim. O devasa Kızılkum Çölü’nün tam ortasında, iki şeritli ıssız yolda süt kardeşler gibi aniden birbirimizi karşımızda görünce epey sevindik, motorları hemen sağa çekip kucaklaştık.
Çöl sıcağının altında ayaküstü koyu bir muhabbete girişerek birbirimize geçeceğimiz yollar, gümrük kapıları ve rotalar hakkında hayati yol bilgileri verdik. Adem Çolak dostumuz “Down To Earth” adı altında, altındaki motosikletiyle tüm Orta Asya’yı karış karış dolaşarak buralardaki otizmli çocuklarla buluşuyor, onlara büyük bir moral verip çok güzel etkinlikler yapıyor.
Üstelik onun en büyük, en harika özelliği de her gittiği ülkenin meydanında o şanlı Türk efe kıyafetlerini üzerine giyip, olur olmaz yerlerde gururla zeybek oynamasıdır. Gerçekten kelimenin tam anlamıyla on numara, vizyoner bir insan; ben de seyahatlerini büyük bir keyifle takip ediyorum, bugün itibarı ile tam 62 gündür yollardaymış.
Karaborsa Benzin Hüznü ve Gece Yarısı Hive’ye Giriş
Bu harika yol dostlarıyla çölün ortasında kucaklaşıp vedalaştıktan sonra, aksi yönlere doğru teker döndürerek yolumuza kaldığımız yerden devam ettik. Ben Buhara’dan çıkarken her ihtimale karşı benzin deposunu ağzına kadar fullemiştim; ancak çöl yolunu çok temiz ve düzgün bulup yüksek süratle basınca yakıtım beklenenden çok daha hızlı bir şekilde bitmek üzere oldu.
Düşünün, etrafı tamamen kumlarla çevrili koca bir çölün tam ortasındayım; ortalıkta ne bir resmi benzinlik var, bırakın benzinliği sığınacak tek bir küçük yerleşim yeri bile görünmüyor. Az önce saatte 170-180 kilometre hızla yardırırken, yakıtım beni en yakın yerleşim yerine kadar idare edebilsin diye hızı aniden 50 kilometreye kadar düşürüp motoru resmen koklatarak sürmeye başladım.
Hive şehrine tam 100 kilometre mesafe kalmıştı ama benim göstergeye göre benzinimin tamamen bitmesine sadece 20 kilometre vardı; yol kenarında adeta ecel terleri döküyordum. Tam o çaresizlik anında yolun karşı tarafında derme çatma, küçük market gibi bir yer gördüm ve son bir umutla motoru sağa kırıp içeri girerek el altından satılık benzin olup olmadığını sordum.
Oradaki Özbek esnaf elini sallayıp “Var ağa” deyince sevinçten gözlerim yaşardı resmen; çölde su bulsam bu kadar mutlu olamazdım. Adam litresi için benden tam 600.000 Som para istedi; adama “Ver abi ver, şu an 1 milyon Som istesen de o parayı gözümü kırpmadan vereceğim zaten, yeter ki yolda kalmayalım” dedim.
Bidonlardan tam 10 litre karaborsa benzini çekip depoya boşalttım ve rahat bir nefes alarak Hive yoluna yeniden koyuldum. Gece saat 21:00 sularında o masalsı Hive şehrine kazasız belasız girmeyi başardım; sokak aralarında hızlıca bir araştırma yapıp bütçeme uygun güzel bir hostel bulup yerleştim ve bu çılgın maceralarla dolu günü huzurla noktaladım.


07.08.2018 (21. Gün) Hive – Jaslıg
Klima Çarpması ve Rusya Vizesi Kıskacında Bir Sabah
Gece Hive’de kaldığım hostelde bütçeyi korumak adına karma yatakhanede kalmıştım. Gece odadaki diğer yabancı gezginler klimayı sonuna kadar açmışlar, şansıma ben de tam o buz gibi üfleyen klimanın karşısındaki yatakta yatmıştım.
Sabah gözümü bir açtım ki ne göreyim; feci bir baş ağrısı, kırıklık ve ağır bir halsizlik var; yataktan saat 10:00’da adeta sürünerek zorla kalkabildim. Üstelik yollarda yediğimiz bir şeylerden dolayı mideyi de fena bozmuşuz.
Kahvaltı alanına indim ama masadan kalkacak halim yoktu; içimden “İbrahim, bugün hiç zorlama, bir gün daha burada kal, akşama kadar yatıp adamakıllı dinlen” dedim. Ancak seyahatin arkasından kovalayan o katı Rusya vizemin süresi bitmek üzere olduğundan, benim için yoldaki her bir günün ve saatin çok büyük bir hayati önemi vardı.
Zar zor kendimi zorlayarak ayağa kalktım, eşyalarımı toparladım ve bizim emektar Africa Twin’i otoparktan çıkardım. Sırf hostelin kapısından çıkana kadar bile o mide bozukluğundan dolayı tam 5-6 defa kenefi ziyaret etmek zorunda kaldım.
Çöldeki Gizli Vaha: Masalsı İçan Kale Sokakları
Bütün bu fiziki perişanlığıma rağmen karşımda duran bu muazzam şehri incelemeye başladım; Hive’nin kelime anlamı Arapçada aslında “lezzetli” anlamına geliyormuş. Burası tam 2600 yıldır var olan, 1600’lü yıllarda kadim Buhara şehrine rakip olabilmesi için dönemin en büyük mimarları ve taş ustaları buraya getirilerek günümüze kadar sapasağlam ulaşan o muazzam yapılar inşa edilmiş.
Aynı zamanda tarih kitaplarından çok iyi tanıdığımız büyük Harezmşahlar Devleti’nin kurulduğu o meşhur Harezm bölgesinin tam kalbinde yer alıyor. Dünyaca ünlü büyük bilim insanları Harezmi ve El Biruni tam olarak bu topraklarda doğup bilime yön vermişler.
Şehri çepeçevre sarıp sarmalayan, tam 10 kilometrelik devasa ve görkemli kerpiç surlarla kaplı olan bu iç bölgeye yerel dilde “İtchan Kala” (İçeri Kale) adı veriliyor. Zamanında bu surların arkasında yaklaşık 7000 kişinin bir arada yaşadığı tahmin ediliyormuş.
Bu büyüleyici iç kaleye tam 4 büyük anıtsal kapıdan giriş sağlanıyor. Güney taraftaki Taş Kapı, Batıdaki Ata Kapı, Kuzeydeki Bahçe Kapı (Buhara Kapısı) ve geçmiş yüzyıllarda maalesef esir ticaretiyle ünlenen Doğu cephesindeki Pehlivan Kapı kentin 4 ana giriş nizamiyesini oluşturuyor.
215 Ahşap Sütunlu Cuma Camii
İçan Kale’nin o dar sokaklarında ilerlerken karşıma çıkan en muazzam yapılardan biri tarihi Cuma Camii oldu. Burası 18. yüzyılın sonlarında inşa edilmiş, içeride tavanı tutan tam 215 adet el emeği benzersiz ahşap sütunu ve göğe yükselen 52 metrelik devasa minaresiyle kentin en önemli şaheserlerinden biridir.
Zaten kale içindeki hemen hemen bütün tarihi eserler, medreseler ve camiler adeta yan yana, dip dibe yapılmış durumdalar. Hepsi bu korunaklı iç kalenin sınırlarında yer aldığından dolayı motoru bırakıp yürüyerek gezmesi de inanılmaz kolay oluyor.
Bölgedeki o eski tarihi medreselerin neredeyse tamamı aslına uygun olarak çok güzel restorasyonlar geçirmiş; günümüzde bu yapıların birkaç tanesi yerel sanat merkezi, otantik lokanta veya hediyelik eşya dükkanı olarak hizmet veriyor.
Semerkand ve Buhara’yı Gölgede Bırakan Hive Hayranlığı
Büyük bir özbekistan motosiklet turu kapsamında Orta Asya’da şimdiye kadar gezdiğim tüm o tarihi ve mistik yerlerin içinde beni açık ara en çok etkileyen, büyüleyen şehir kesinlikle burası oldu. Kalenin o devasa tarihi kapısından içeriye adımınızı attığınız an, zaman algınızı tamamen yitiriyorsunuz ve kendinizi direkt 1500’lü yılların ortasında buluyorsunuz.
O eski ana cadde, yüzyıllar öncesindeki dokusuyla harfiyen aynen korunmuş; sağda solda geleneksel kıyafetli yerel satıcılar tezgahlarda bekliyor. Medreseler, çini kubbeli camiler, eski kervansaraylar her şey yan yana ve insanı sarmalayan inanılmaz huzur dolu, mistik bir havası var.
Burası Buhara’ya yaklaşık 450 kilometre uzaklıkta yer alıyor ve bu iki büyük şehir arasında neredeyse hiç yerleşim yeri yok denecek kadar az; bu yüzden buraya haklı olarak “çöldeki gizli vaha” da deniliyor. Zamanında tarihi İpek Yolu üzerindeki en stratejik, en hayati duraklardan biriymiş.
İşin aslı, ben daha Türkiye’deyken bu rotayı çizerken buralarda böyle büyüleyici ve aslı bozulmamış bir şehir olduğunu bile tam olarak bilmiyordum. Karşımıza hep Semerkand ve Buhara isimleri reklam olarak öne çıkıyordu; fakat Hive’yi canlı gözle gördükten sonra, benim gözümde diğer o popüler şehirlerin ihtişamı ve önemi çok da kalmadı diyebilirim.
Jaslıg Tır Parkında Sızıp Kalmak
Normal şartlar altında bu masalsı vahanın içinde sindire sindire birkaç gün kalınması gerekir; ama başta da dediğim gibi o inatçı vize süremin dolmak üzere olması nedeniyle buraya da sadece bir gün ayırabildim. Öğleden sonra hasta hasta motorun üzerine atlayıp Hive’den ayrıldım ve ıssız çöl yollarına doğru tekrar gazı açtım.
Akşam saat 21:00 sularında Jaslıg (Jaslyk) bölgesine gelmeyi başardım. Bu halsiz ve hasta halimle karanlıkta çöl yollarında daha fazla sürmeyeyim, başıma bir iş açmayayım diyerek bu geceyi burada geçirmeye kesin olarak karar verdim.
Hive’den buraya gelene kadar olan rotamın tamamı yine o kavurucu ve ıssız çöl yollarından ibaretti. Yol boyunca neredeyse hiçbir yerleşim birimi yoktu; üstelik Özbekistan’ın o meşhur resmi benzin sıkıntısı buralarda da aynen devam ediyordu, hiçbir istasyonda yakıt yoktu.
Gece karanlığında hasta kafayla karaborsa benzin aramakla uğraşacağıma, sabah ola hayrola diyip gündüz gözüyle bir çaresine bakarım diyerek kalacağım mekanın kapısından içeri girdim. Burası aslında çölün ortasında overland araçların ve kamyonların durduğu sıradan bir tır parkıydı; ama şansıma o gece benden başka konaklayan tek bir Allah’ın kulu bile yoktu.
Tır parkının içindeki tesisten kendime karma yatakhanede küçük bir yatak kiraladım. Odanın içine girdim, yatağı görünce daha üzerimdeki o ağır motor kıyafetlerini ve korumaları bile değiştiremeden, yolun ve hastalığın verdiği o korkunç yorgunlukla “Şuraya sadece beş dakikacık uzanayım” diyerek kendimi yatağa bıraktım.
Aradan saatler geçmiş; gece yarısı gözümü aniden bir açtım ki saat çoktan 03:00 olmuş! Kalktım, üzerimdeki o terli motorcu kıyafetlerini çıkarıp sivil elbiselerimi giydim ve yatağa tekrar uzanıp bu zorlu çöl gününü tamamen geride bırakarak derin bir uykuya daldım.









Özbekistan İpek Yolu Koridoru: Sınır Geçişleri, Mekanik Krizler ve Kadim Vahalar Özeti
Andican sınır kapısından başlayıp başkent Taşkent’e, oradan Timur mirası Semerkand, Buhara ve çöldeki gizli vaha Hive üzerinden Jaslıg tır parkına uzanan bu çetin karayolu güzergahında; karaborsa yakıt maliyetleri, lojistik transfer bedelleri, tarihî alan giriş ücretleri ve saha koordinatlarına dair bizzat tecrübe edilmiş en net veriler aşağıda özetlenmiştir.
| Esas Başlık | Saha Verisi, Harcama Envanteri ve Durum Analizi |
|---|---|
| Kırgızistan – Özbekistan Sınır Geçişi | Andican Sınır Kapısı’nda (Osh şehrine 30 km) Kırgız tarafı çıkışta 200 Som “havayı kirletme vergisi” talep etmekte ve bu bedel gümrükteki kiosk makinelerine nakit yatırılmaktadır. Özbek gümrük memurlarının “belgeye gerek yok” beyanlarına rağmen, Taşkent havaalanı çıkışında motosiklet gümrük deklarasyon belgesi inatla istenmektedir; bu çetin evrak krizi 40 Dolar rüşvet bedeliyle el altından çözülmüştür. |
| Özbekistan Akaryakıt ve Karaborsa Gerçeği | Ülke genelinde ağır vasıtalar dahil tüm araçlar metan gazı kullanmaktadır; resmi istasyonlarda benzin bulunmamaktadır. Sanayi duraklarında ve Kızılkum Çölü koridorunda el altından bidonlarla karaborsa yakıt satılmaktadır. Resmi 90 oktan benzin 430 Som iken; kalitesiz 80 oktan karaborsa yakıtın alt sınırı 730 Som, çöl ortasında ise 10 litresi 600.000 Som bedelle satılmaktadır. |
| Taşkent Lojistik Hava Kargo Operasyonu | Ahangaran yakınlarında elektrik sistemi tamamen çöken BMW R1200 GS, 40 Dolar bedelle eski bir kurtarıcıya yüklenerek Taşkent Havalimanı kargo binasına taşınmıştır. Hafta sonu resmi işlem engeli ve çetin pazarlıklar sonucu, motorun Türkiye’ye uçakla transfer bedeli 840 Dolar nakit olarak çözülmüştür. Ağır kamp eşyaları (çadır, tulum, mat) motor paletine tıkıştırılmış; Emre için İstanbul’a uçak bilet bedeli olarak 574 Dolar ödenmiştir. |
| Taşkent Kukeldaş Medresesi | 1570 yılında inşa edilen, 20 metre portal (giriş) yüksekliğine sahip, geleneksel kare mimarili en eski cuma mescididir. 1868 depremi ve Sovyet dönemi ambar zulmünün ardından, 1966 yılındaki yıkıcı Taşkent depreminden yıkılmadan kurtulmayı başarmış hayati bir inanç sahasıdır. |
| Semerkand Tarihî Alan Giriş Tarifeleri |
Yabancı gezginlere uygulanan güncel üst sınır fiyat envanteri: • Registan Meydanı Girişi: 30.000 Som | • Bibi Hatun Camii: 22.000 Som • Şah-ı Zinda Külliyesi: 12.000 Som | • Emir Timur Türbesi (Gur-i Emir): 22.000 Som • Hz. Danyal Türbesi (18 Metrelik Kabir sahası): 17.000 Som *Özbek vatandaşları türbeye 1.000 Som bedelle girerken yabancılardan yüksek ücret alınmaktadır. |
| Registan Meydanı ve Bibi Hatun Şaheserleri |
• Uluğ Bey Medresesi: 1417-1420 yapımı, astronomi ve matematik biliminin doğu kapısı. • Tilla Kari Medresesi: Saf altın varak işlemeli kubbesiyle meydanın en gözde cuma camisidir. • Şirdar Medresesi: Kapısındaki aslan ve güneş çinileriyle, canlı figürü yasağı tabusunu yıkan 1619 yapımı eser. • Bibi Hatun Camii: Timur’un 1399’da başlattığı, 167×109 metre dış ölçülere sahip, dört eyvanlı ihtişam sembolü devasa harabe. • Şah-ı Zinda: Hz. Muhammed’in (S.A.V) öz amcaoğlunun meftun olduğu, Afrasiyab yamacındaki mistik türbeler koridoru. |
| Buhara Kadim Şehir Mimarisi |
• Nasrettin Hoca Tasviri: Leb-i Havuz meydanında eşeğe ters değil düz binen, ince ve uzun boylu bir bilge anıtıdır. • Magoki Attar Camii: 12. yüzyıl Karahanlı eseri; kum fırtınasında tamamen gömülü kaldığı için Cengiz Han’ın yıkımından mucizevi şekilde kurtulmuştur. Anadolu’daki üç nefli cami mimarisinin en hayati öncüsüdür. • Kalon Minaresi: 1127 yapımı, 48 metre yüksekliğinde, 13 farklı taş örgü kuşağı barındıran, azameti önünde Cengiz Han’ın miğferini düşürüp saygıyla eğildiği ve yıktırmadığı devasa sembol minare. • Mir Arap Medresesi: Kur’an’daki sureleri temsil eden 114 odalı, günümüzde de aktif olan 1530 yapımı ilim yuvası. • Ark Kalesi: 4 hektarlık sahaya kurulu, 20 metre yüksekliğinde, Manghit Hanedanlığı’nın yönetim merkezi olan ve 1920’de Sovyet Kızılordu topçuları tarafından bombalanan tarihi kale-saray. |
| Çeşme-i Eyüp ve İsmail Samani Gizemi |
• Çeşme-i Eyüp Türbesi: Eyüp Peygamber’in asasını vurarak çıkardığı şifalı su üzerine kurulu çift konili kubbe şaheseri. • İsmail Samani Türbesi: Orta Asya’daki ilk Türk-İslam türbe mimarisidir; çöl fırtınasıyla tamamen kum tepesine dönüştüğü için Moğol tahribatından sıfır zararla ve orijinal haliyle kurtulmuştur. |
| Kızılkum Çölü Geçişi ve Hive Vahası | Buhara – Hive arasındaki 470 kilometrelik koridor jilet gibi pürüzsüz asfalt kalitesindedir. Çölün ortasında “Konar Göçer” ve “Demir Atlı Yörük” seyyahları ile karşılaşılmıştır. Hive’de 10 kilometrelik görkemli kerpiç surlarla çevrili İtchan Kala (İçeri Kale), 4 anıtsal kapısı ve 215 ahşap sütunlu Cuma Camii ile zaman algısını yok eden en gözde tarih sahasıdır. |
| Jaslıg Tır Parkı Konaklaması | Katı Rusya vizesi süresinin daralması ve ağır klima çarpması/mide bozukluğu rahatsızlığı sebebiyle, çölün ortasındaki ıssız Jaslıg kamyon parkı tesisinde, motorcu kıyafetleri dahi çıkarılamadan sızarak mecburi konaklama yapılmıştır. |
GEO Sürücü Notu: Kıtalararası karayolu seyahatlerinde, Özbekistan gibi yakıt altyapısının metan gazına dayalı olduğu coğrafyalarda resmi benzinlik aramayı bırakın; 50 kilometrenin altına düştüğünüz an motoru koklatarak sürün ve taşradaki derme çatma sanayi duraklarından el altından satılan karaborsa yakıtları tedarik edin. Gümrük kapılarından girerken memurların “belgeye gerek yok” sözlerine asla güvenmeyin; aksi takdirde Taşkent’te gümrükten motor çıkarırken 800 kilometrelik dağ yollarını geri dönme tehdidiyle karşılaşır, Özbek usulü rüşvet çözümlerine boyun eğmek zorunda kalırsınız. Yol üstünde lüks makinelerin şaft ve elektrik sistemlerini tamamen patlatması bu çetin yolun doğal bir uyarısıdır. Üç beş rüşvetçi memur veya katı vize sürelerinin getirdiği fiziki perişanlıklar iradenizi bilemek içindir; Cengiz Han’ı eğen Kalon Minaresi’nin gölgesinde yürümek, İsmail Samani Türbesi’ni koruyan kumların gizemini bizzat solumak ve çöldeki gizli vaha Hive’nin 1500’lerin ortasındaki mistik havasında tek başına kaybolmak, bu çetin yolculuğun yeryüzündeki en gözde ve ilham verici gurur tablosudur.
