Motosikletle Umre Yolu 3.Bölüm
7.Gün – Badra (Irak) – Bağdat (Irak)
Sabah 6.00 gibi erkenden kalkarak buradaki arkadaşlarla birlikte güzel bir kahvaltı yaptık. Daha sonra “yolcu yolunda gerek” diyerek, bizi evimizde hissettiren bu güzel insanlara teşekkürlerimizi ettik ve kutsal yolculuğumuza devam etmek için Hüseyniye’den çıkış yaptık. Saat 9.30 sularında o efsanevi şehre, Bağdat’a ulaştık.
Bağdat’ı görmek çocukluk hayalimdi. Her zaman kitaplardan okuduğum, İslam âlimlerinin dersler verdiği, medeniyetlerin kurulup yıkıldığı, Dicle’nin gerdanlık gibi süslediği o kadim şehir… Çocukluğumda Saddam döneminde yaşanan Körfez Savaşı’nı, geceyi aydınlatan füzeleri televizyondan izlerken bana dünyanın diğer ucundaki bir yer gibi gelirdi. Şimdiyse, ecdadımızın tam 400 yıl boyunca hüküm sürdüğü bu şehrin sınırlarından içeri giriyordum.
Bağdat Trafiği: Kaosa Hoş Geldiniz
Şehre yavaş yavaş girerken, Bağdat’ın diğer Irak şehirlerinden çok farklı olduğu hemen hissediliyordu. Şehir girişindeki trafik bize adeta “Ortadoğu kaosuna hoş geldiniz” diyordu. Zira trafik, filmlerde izlediğim o meşhur Hindistan trafiğini aratmıyordu. Hava zaten sıcaktı, üzerimizdeki ağır motosiklet ekipmanlarıyla birlikte cehennem gibi bunaltıcı hâle gelmişti. Trafik tamamen kilitlenmişti; motorların bacaklarımızı yakan sıcağı, güneş, dinmek bilmeyen kornalar ve toz toprak… Her yerden “tuk tuk” denilen üç tekerlekli minik araçlar bir anda önümüze fırlıyor, sanki bir film setinin veya bir hayatta kalma oyununun içine düşmüş gibi hissediyorduk.
Bağdat’a ilk girişteki bölgeler hâlâ o yakın dönem savaşların ağır izlerini taşıyordu. Binalar yorgun, cepheleri kurşun izleriyle dolu ve bakımsızdı. Ama şehrin içlerine doğru girdikçe ortam yavaş yavaş değişmeye başladı. Pazarcılar, ellerinde su satan kavruk tenli çocuklar, yerel dilde bağırarak satış yapmaya çalışan seyyar satıcılar… Şehir, bütün acılarına ve karmaşasına rağmen direniyor ve yaşıyordu.
Dicle’nin Kıyısında Ecdadın İzi ve El-Mütenebbi Caddesi
İlk gitmek istediğimiz yer, Bağdat’ın kalbi olan El-Mütenebbi Caddesi’ydi. Burayı özellikle görmek istiyordum çünkü Bağdat denince zihnimde canlanan o ilim, kitap ve şiir kokusunu en çok burada hissedeceğimi biliyordum.
Yol uzun ve karışıktı. Google Maps bu ülkede tam anlamıyla çalışmıyor; uygulama açık ama canlı yol tarifi yapmıyor. Buraya gelmeden önce Dicle Nehri kıyısında tarihi bir saat kulesi olduğunu araştırmıştım. Köprü üzerine geldiğimizde gökyüzüne uzanan o saat kulesini görünce motorları o tarafa doğru sürdük. Bu kule sıradan bir yapı değildi; Osmanlı Valisi Namık Paşa tarafından inşasına başlanan ve meşhur vali Midhat Paşa tarafından tamamlanan “Kışla” (Qushla) binasının saat kulesiydi. Kuleyi Sultan Abdülhamid Han’ın hediye ettiği saat süslüyordu. Dicle’nin kıyısında ecdadın bıraktığı bu mührü görmek tüylerimi diken diken etti.
Nihayet El-Mütenebbi Caddesi’ne adım attığımızda, sıradan bir sokakta olmadığımızı hemen anladık. Burası yüzyıllardır Bağdat’ın hafızasını taşıyan canlı bir mekân. Osmanlı döneminde askeri kışlaya giden yol olduğu için “Kışla Caddesi” olarak bilinen bu yer, bugün sağlı sollu dizilmiş kitapçılar, yerde açılmış tezgâhlar, eski dergiler ve sararmış sayfalarla dolu. Daha ilk anda o ağır, demlenmiş kitap kokusu burnunuza çarpıyor.
Cadde, adını Arap edebiyatının en büyük şairlerinden biri olan El-Mütenebbi’den alıyor. Onu hep kitaplardan okumuştum; sivri diliyle sultanlara bile meydan okuyan, kelimeyi kılıç gibi kullanan bir şair. Sokakta yürürken, yaşlı amcaların dükkân önlerinde çaylarını yudumlarken şiir ve felsefe konuştuklarını görüyorsunuz. Ne dediklerini tam anlamasanız da o edebi ağırlığı hissediyorsunuz. Onca patlama, savaş ve yıkım yaşamış bir şehirde, insanların hâlâ sokaklara dökülüp kitap satması ve kelimelere sığınması insanın içini garip bir umutla dolduruyor. “Her şeye rağmen ilim ayakta,” diyor Bağdat.
Shabandar Kafe: Matbaa-i Vilayet’ten Bugüne
Caddenin köşesinde Shabandar Kafe adlı eski, nostaljik bir mekân var. Burası 1917 yılında açılmış ancak asıl ilginç olanı, bu binanın daha önce Osmanlı’nın “Matbaa-i Vilayet”i, yani resmi devlet matbaası olarak kullanılmış olması. Midhat Paşa’nın Bağdat’a getirdiği ilk matbaa makinesi bu duvarların arasındaydı.
Yıllar boyunca Bağdat’ın entelektüel buluşma noktası olan bu kafede tavla veya domino göremezsiniz; burası sadece muhabbet edilsin, fikir tartışılsın diye var. Ancak Shabandar sadece nostalji değil, aynı zamanda acının da mekanı. 2007 yılında caddede patlayan bombalı araçta, kafe sahibinin dört oğlu ve bir torunu şehit olmuş. Duvarlardaki fotoğraflar, bu büyük acıyı ve Bağdat’ın kanlı yakın tarihini unutturmuyor. Buna rağmen kafe yıkıldığı yerden tekrar doğmuş.
İçeride çaylarımızı içerken, kırtasiyeci olan ve Yalova’da uzun yıllar yaşadığı için mükemmel Türkçe konuşan İbrahim ile tanıştık. Onun rehberliği ve sıcak sohbetiyle eski Bağdat’ı bir kez daha yad edip, çarşının restore edilen dar sokaklarına daldık. Her adımda bakırcıların çekiç sesleri, eski radyolardan sızan Arapça ezgiler ve kahve kokuları birbirine karışıyordu.
Kanuni’nin İhyası: Abdülkadir Geylânî Hazretleri
Motorla trafikte boğulmamak için sokağa çıkıp bir “tuk tuk” çevirdik. Sürücü, altındaki üç tekerlekli aracı Formula 1 arabası sanıyordu herhalde; en dar aralardan kornaya basa basa, milimetrik geçişlerle bizi Bab el-Şeyh Mahallesi’ne, Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin türbesine getirdi.
Bu büyük zatı çocukluğumdan beri duyar, menkıbelerini okurdum. Ancak buranın Osmanlı için de çok özel bir yeri var. 1534 yılında Kanuni Sultan Süleyman Bağdat’ı fethettiğinde, ilk iş olarak Şah İsmail döneminde tahrip edilen bu türbeyi aratıp buldurmuş ve üzerine muazzam bir kubbe inşa ettirerek külliyeyi ayağa kaldırmış. Ecdadımızın elinin değdiği o muazzam kapıdan içeri girdiğimizde, şehrin gürültüsü bıçak gibi kesildi.
Geniş, düzenli ve huzur dolu avludan geçip türbenin içine girdik. İçerisi çok kalabalıktı; özellikle Pakistan ve Hindistan coğrafyasından gelen Müslümanlar huşu içinde dua ediyordu. O kalabalığın içinde sessizce bir köşeye çekilip duamı ettim. Öğle ezanı okununca, Hintlisi, Arabı, Türkü, Kürdü omuz omuza saf tutup aynı kıbleye yöneldik. Namazdan sonra külliyenin arka tarafındaki o eski, sessiz ve zamanın durduğu mezarlık bölümünde dolaşırken, buraların asırlarca nasıl büyük bir ilim merkezi olduğunu iliklerime kadar hissettim.
Tahrir Meydanı’nın Acı ve Özgürlük Hafızası
Geylânî Bulvarı’ndan Tahrir Meydanı’na doğru yürüyüşe geçtik. Şehri araçla değil de yürüyerek, esnafla selamlaşarak, buz gibi yerel şerbetlerden içerek adımlamak çok daha keyifliydi.
Meydana ulaştığımızda bizi devasa “Özgürlük Anıtı” karşıladı. Iraklı heykeltıraş Cevad Selim’in eseri olan bu anıt, Antik Babil ve Asur rölyeflerinden ilham alarak modern Irak’ın hikayesini anlatıyor. Sağdan sola doğru okunan rölyeflerde; halkın monarşiye karşı isyanı, dökülen kanlar, ağlayan anneler ve prangalarından kurtulan işçiler resmedilmiş. Burası sadece bir taş yığını değil; 2019’daki büyük halk ayaklanmalarının ve Irak insanının bitmek bilmeyen özgürlük çığlığının da merkezi.
İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe ve Azamiye Semti
Meydandan tekrar bir tuk tuk’a atlayıp motorlarımızın yanına döndük. Ekipmanlarımızı giyip Bağdat’ın en nezih ve düzenli semtlerinden biri olan, adını bizzat İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’den alan Azamiye Mahallesi’ne sürdük. Dicle’ye kıyısı olan bu semt, düzenli sokakları ve tarihi dokusuyla insanı rahatlatıyor.
İmam-ı Âzam Türbesi’ne yaklaştığımızda dış duvarlardaki el oyması taş işçiliğine hayran kaldık. Hanefi mezhebinin kurucusu olan bu büyük âlimin türbesi, Osmanlı padişahları tarafından her zaman el üstünde tutulmuş; Sultan IV. Murat Bağdat’ı geri aldığında burayı yeniden restore ettirmişti. Ne büyük gururdur ki, bu mirasın günümüzdeki en kapsamlı ve aslına uygun restorasyonu da Türkiye Cumhuriyeti devleti, yani TİKA tarafından yapılmış. Eskiyle yeni öylesine dengeli harmanlanmış ki, ecdadın mirasına sahip çıkıldığını görmek göğsümüzü kabarttı.
Türbe kısmında devam eden restorasyon nedeniyle içerisi normalde kapalıydı ama görevlilerle konuşup özel izinle girdik. Sade, yeşil örtülerle çevrili o mübarek sandukanın başında kısa ama derin bir ziyaret yaptık. İkindi namazını da bu camide, Hanefî mezhebine mensup cemaatle birlikte eda ettik.
Günün muhasebesini yapınca ortaya muazzam bir tablo çıkmıştı: Sabah namazını Badra’da Şii kardeşlerimizle bir Hüseyniye’de, öğle namazını Kadirî kardeşlerimizle Geylânî Türbesi’nde, ikindiyi ise İmam-ı Âzam’ın huzurunda kılmıştık. Bağdat bana şunu fısıldamıştı: İsimler, mezhepler, meşrepler farklı olabilirdi ama safa girip secdeye varınca hepimiz eşittik. Bu zenginliği bir gün içinde yaşamak tarifsiz bir lütuftu.
Mansur Geceleri ve Dost Meclisi
Caminin avlusunda dinlenirken, Sakarya’dan tanıdığım, eskiden aynı mahallede esnaflık yaptığımız kardeşim Seccar ile mesajlaştık. Bize konum attı, motorlara atlayıp yanına gittik. Seccar ve iş arkadaşı Ömer bizi olağanüstü bir misafirperverlikle, tam bir Arap cömertliğiyle karşıladılar.
Gece saat 23.00 civarında motorları bırakıp Ömer’in arabasına doluştuk. Ömer’in teybinde çalan Ankara havaları eşliğinde, Bağdat’ın o çılgın gece trafiğinde oynaya oynaya Mansur bölgesine, meşhur Ebu Taybeh Kanatçısı’na gittik. Saat gece yarısıydı ama mekân tıklım tıklımdı. Önümüze gelen o devasa porsiyonlu pilav üstü tavukları ne kadar zorlasak da bitiremedik. Çaylar, kahveler, bitmek bilmeyen koyu sohbet derken saat 01.00’i buldu.
Gecenin sonunda Seccar kardeşim bize evinin kapılarını açtı. Üzerimizde günün yorgunluğu, zihnimizde ecdadın izleri ve kalbimizde Bağdat’ın o sıcak insanlarının sevgisiyle deliksiz bir uykuya daldık.
8.Gün – Bağdat (Irak) – Necef (Irak)
Bağdat’ta Beklenmedik Bir Karşılaşma ve Kahvaltı
Sabah erkenden kalkıp Seccar ve arkadaşlarına veda ettik. Daha önce haritalarıma eklediğim meşhur kahvaltıcıya gitmek için Bağdat’ın merkez mahallelerine doğru sürmeye başladık. Sabah erken olduğu için mi bilmiyorum, trafik yine berbat derecede kalabalıktı. Bu kalabalığı yara yara, otobüs terminali yakınlarındaki Rasul Kahi Geymar adlı bir kahvaltıcıya doğru gittik. Uzun aramalar sonucu burayı bulduk ve gerçekten meşhur olması boşuna değilmiş. Süt eşliğinde yerel kahvaltılıkları denedik.
Bu sırada dışarıda plakayı görenler fotoğraf çekiyordu. Motorların yanına bir genç geldi ve Türkçe bir şekilde nereden geldiğimizi sordu. “Sakarya’dan” deyince, kendisinin de Sakarya’da 7 sene yaşadığını söyledi. Hemen karşıdaki bir kahveciye çağırıp kahve ısmarladı. Laf lafı açarken, kendisinin benim müşterim olduğunu öğrendim; çok şaşırdım. Binlerce kilometre öteden gelip Bağdat’ın kalbinde tanıdık birine rastlamak bizi gerçekten çok şaşırttı.
Babil Yolunda Yakıt Çilesi: Pompadan Bidona
Buradaki sohbetimizin ardından yola devam ettik. Rotamızdaki ilk plan; Hilla kentinde bulunan ünlü Babil Antik Kenti’ni ve burada yer alan Saddam Hüseyin Sarayı’nı ziyaret etmekti. Babil, Bağdat’a 110 km uzaklıkta bulunuyor ve rotamızın da üzerinde sayılırdı. Yola çıktıktan yaklaşık 10 km sonra yakıtımız azalınca yakıt almak istedik ve farklı bir durumla karşılaştık. Bu ülkede motosikletlere pompa başında, güvenlik nedeniyle yakıt verilmiyor. Petrol istasyonunun girişinde bekliyorsunuz, bir bidon buluyorsunuz, pompaya gidip güvenli bir şekilde benzini bidona dolduruyorsunuz ve ardından yine güvenli bir şekilde, ucunu kestiğimiz pet su kabıyla yakıtı depoya koyabiliyorsanız koyuyorsunuz. Bu uygulama bana gerçekten çok komik geldi.
Antik Babil’e Giriş ve Nebukadnezzar Müzesi
Saat 11.00 gibi nihayet Babil’e geldik. Burası her zaman görmek istediğim bir yerdi. Okulda tarih dersinde öğretmenimiz Babil’in Asma Bahçeleri’ni ballandıra ballandıra anlatmıştı. Okulda en sevdiğim ders olan tarih sayesinde bazı bilgileri biliyor olsam da yerinde bu tarihe dokunma isteği gittikçe artıyordu. Kişi başı 25.000 Irak dinarı (yaklaşık 750 TL) ödeyerek biletlerimizi aldık.
Burası aslında çok geniş bir alana yayılmış bir antik kent. Bölüm bölüm tarihi alanlardan oluşuyor ve tahminen bir kilometrekarelik bir alanı kaplıyor. İlk girişte bizi, İştar Kapısı’nın küçük bir replikası olan giriş kapısı karşılıyor. İçeri girdikten sonra ilk durağımız Nebukadnezzar Müzesi oldu. Müzenin içine girdik ama nedense pek bir şey yoktu. Bu kadar büyük bir imparatorluğun merkezinde daha fazla eser görmeyi bekliyordum ancak müze oldukça boş geldi.
Güney Sarayı ve İhtişamlı Taht SalonuBuradan sonra Alay Caddesi’nen başından Güney Sarayı’na doğru ilerledik. Güney Sarayı, Babil Kralı II. Nebukadnezzar tarafından yaptırılmış ve şehrin en önemli yapılarından biri olarak kabul ediliyor. Saray, hem idari merkez hem de kralın resmi ikametgâhı olarak kullanılmış. Alay Caddesi’nden geçen törenler sırasında kralın ve tanrı heykellerinin bu saraya doğru ilerlediği biliniyor. Duvar kalıntılarına ve geniş avlulara baktıkça, burada zamanında ne kadar görkemli törenlerin yapıldığını hayal etmemek elde değil. Sarayın özellikle kalın surları ve geniş planı; Babil’in gücünü ve Nebukadnezzar’ın ihtişam anlayışını açıkça yansıtıyor. Burada dolaşırken, binlerce yıl önce aynı taşların üzerinde kralların, askerlerin ve rahiplerin yürüdüğünü düşünmek insanı gerçekten etkiliyor.
Tarihin içinde yürüdükten sonra, bir zamanlar tüm ihtişamıyla herkesi hayretler içinde bırakan Taht Salonu’na girdik. Burası Babil’in gücünün ve II. Nebukadnezzar’ın kudretinin adeta somutlaştığı yer. Ayakta kalan duvar kalıntılarına baktıkça, salonun ne kadar büyük ve görkemli olduğu hemen anlaşılıyor. Geniş planlı bu yapı, sadece bir taht odası değil; aynı zamanda gücün, otoritenin ve ihtişamın sergilendiği bir sahne gibi tasarlanmış.
Taht Salonu’nun mimarisi, Babil’de devlet aklının nasıl işlendiğini açıkça gösteriyor. Kalın tuğla duvarlar, hem savunma hem de ihtişam amacıyla yapılmış. Duvarların bir zamanlar renkli sırlı tuğlalarla, kabartmalarla ve tanrıları simgeleyen figürlerle süslü olduğunu bilmek, insanın hayal gücünü daha da zorluyor. Kralın tahtının bulunduğu nokta, salonun tam merkezine hâkim olacak şekilde konumlandırılmış. Buradan bakıldığında, içeri giren herkesin ister istemez başını kaldırmak zorunda kalacağı bir düzen kurulmuş. Bu da Babil’de mimarinin yalnızca estetik değil, psikolojik bir güç unsuru olarak da kullanıldığını gösteriyor.
Burada durup etrafı seyrederken; elçilerin, komutanların ve rahiplerin bu salonda kralın huzuruna çıktığını düşünmeden edemiyor insan. Taht Salonu, yalnızca kararların alındığı bir mekân değil; Babil’in dünyaya “biz buradayız” dediği yer aslında. Bugün geriye sadece taşlar ve duvar izleri kalmış olsa da bu salonun geçmişte yarattığı etkiyi hissetmek hâlâ mümkün. Binlerce yıl sonra bile insanı etkileyen bir gücü var ve bu, Babil’in neden tarih boyunca efsanelerle anıldığını fazlasıyla açıklıyor.
Saray Labirentlerinde Bir Yolculuk
Buradan devam edip saray labirentlerine gittim. Taht Salonu’nun ihtişamından sonra bu bölüm, Babil saray yaşamının daha karmaşık ve gizemli yüzünü gösteriyor. Dar koridorlar, birbirine bağlanan odalar ve yön duygusunu zorlayan geçitler, buranın neden “labirent” olarak anıldığını hemen hissettiriyor. Yürüdükçe insan, sarayın sadece görkemli tören alanlarından ibaret olmadığını, aynı zamanda son derece planlı ve kontrollü bir yapıya sahip olduğunu anlıyor.
Bu labirent düzenin, hem güvenlik hem de işleyiş açısından bilinçli olarak tasarlandığı belli. Saray görevlileri, muhafızlar ve hizmetkârlar için ayrı güzergâhlar oluşturulmuş; kralın özel alanlarına giden yollar ise karmaşık bir yapının içine gizlenmiş. Böylece sarayın en önemli bölümlerine izinsiz ulaşmak neredeyse imkânsız hâle getirilmiş. Duvar kalıntılarına ve kapı eşiklerine bakarken, burada bir zamanlar hummalı bir saray hayatının aktığını düşünmek insanı derinden etkiliyor.
Labirentlerin içinde dolaşırken zaman zaman yönümü kaybeder gibi oldum. Bu da bana, Babil mimarisinin ne kadar ileri bir planlama anlayışına sahip olduğunu bir kez daha gösterdi. Burası sadece bir konut değil; iktidarın, güvenliğin ve düzenin taş ve tuğla ile inşa edilmiş hâliydi. Bugün geriye kalan izler bile, Babil sarayının ne kadar karmaşık ve etkileyici bir yapıya sahip olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
İştar Kapısı: Geride Kalanlar ve Berlin’e Götürülen Tarih
45 derece sıcakta Babil’in eşsiz güzelliklerini tek tek gezmeye devam ettik ve sıradaki durak meşhur İştar Kapısı oldu. Çok fazla bilgilendirici tabela olmadığından birkaç yeri karıştırsak da sonunda İştar Kapısı’na ulaştık. Günümüzde kapının yalnızca zemin yapısı ayakta. Yaklaşık 4–5 metre yüksekliğinde bir duvar bölümü kalmış durumda ve bu duvar üzerindeki kabartma hayvan figürleri hâlâ seçilebiliyor.
İştar Kapısı, II. Nebukadnezzar döneminde, MÖ 6. yüzyılda inşa edilmiş ve Babil’in ana giriş kapılarından biri olarak kullanılmış. Alay Caddesi’nin başlangıcında yer alan bu kapı, özellikle dini törenler ve resmî geçitler için büyük önem taşıyordu. Aslan, boğa ve ejderha kabartmalarıyla süslü olan kapı, Babil’in koruyucu tanrılarını ve krallığın gücünü simgeliyordu. Bugün burada gördüğümüz kalıntılar, kapının asıl ihtişamının yalnızca küçük bir bölümünü yansıtıyor.
Kapının büyük bölümü, 1899–1917 yılları arasında Babil’de kazılar yapan Almanlar tarafından yerinden sökülerek çalındı. Kazılar sırasında ortaya çıkarılan sırlı tuğlalar tek tek numaralandırıldı, sandıklara konuldu ve Babil’den çıkarıldı. Bu, taşınabilir birkaç eser değil; koca bir şehir kapısının parçalanıp götürülmesiydi. Dönemin zayıf ve muğlak kazı izinlerinden faydalanılarak yapılan bu işlem, bugün açıkça bir kültür varlığı gaspı olarak değerlendiriliyor.
Çalınan parçalar Almanya’ya götürüldü ve Berlin’deki Pergamon Müzesi’nde yeniden bir araya getirilerek sergilendi. Yani bugün Babil’de gördüğümüz kalıntılar, İştar Kapısı’nın sadece geride bırakılan parçaları. Asıl kapı ise olması gereken yerde değil; Babil’den binlerce kilometre uzakta, bir müzenin içinde bulunuyor.
Babil Aslanı ve Alay Caddesi
Daha sonra buradan yürümeye devam ederek meşhur Babil Aslanı’nın yanına geldik. Her zaman çok büyük olarak hayal ettiğim bu heykel, aslında normal bir aslanın ancak yaklaşık iki katı büyüklüğündeydi. Yüz kısmı büyük ölçüde tahrip olmuş olsa da formu hâlâ net bir şekilde seçilebiliyor.
Babil Aslanı, Babil’in gücünü ve hâkimiyetini simgeleyen önemli eserlerden biri. Büyük ihtimalle II. Nebukadnezzar dönemine tarihleniyor ve şehrin ana yollarından biri üzerinde, özellikle tören güzergâhına hâkim bir noktaya yerleştirilmiş. Heykelde aslanın bir insanı ya da düşmanı temsil eden figürü pençesi altına almış olması, Babil krallığının düşmanları üzerindeki mutlak üstünlüğünü anlatıyor. Aslan figürü aynı zamanda Babil’de savaş, güç ve kraliyet otoritesiyle ilişkilendirilen sembollerden biri.
Bu heykel, yalnızca estetik bir süsleme değil; şehre giren herkese Babil’in kim olduğunu ve gücünü göstermek için yapılmış bir propaganda unsuru aslında. Bugün yüzündeki tahribata ve aşınmış taş yüzeyine rağmen, Babil Aslanı hâlâ bu anlamı taşıyor ve antik dönemde neyi temsil ettiğini açıkça hissettiriyor.
Babil Aslanı’nın hemen yakınından Alay Caddesi’ne doğru yürüdük. Buranın tarihini okuyunca, bu caddede yürümenin keyfi gerçekten bambaşka oldu. Alay Caddesi, Babil’in en önemli ve en görkemli yollarından biriydi. II. Nebukadnezzar döneminde düzenlenen bu cadde, özellikle dini törenler ve resmî geçitler için kullanılıyordu. Yeni Yıl Bayramı başta olmak üzere önemli festivallerde tanrı heykelleri, rahipler, askerler ve kral bu cadde üzerinden geçerek şehrin kutsal alanlarına ilerliyordu. Yani burası sıradan bir yol değil, Babil’in inanç ve iktidar anlayışının sahnelendiği ana akslardan biriydi.
Caddenin iki yanında bir zamanlar sırlı tuğlalarla yapılmış, aslan kabartmalarıyla süslü duvarlar bulunuyordu. Bu aslan figürleri, Babil’in koruyucu tanrıçası İştar’ı simgeliyor ve şehre giren herkese Babil’in gücünü hatırlatıyordu. Günümüzde bu süslemelerin büyük bölümü kaybolmuş olsa da yolun taş döşemeleri ve genel hattı hâlâ seçilebiliyor.
Bu caddede yürürken, binlerce yıl önce aynı yolda kralların, rahiplerin ve askerlerin yürüdüğünü bilmek insanı ister istemez etkiliyor. Alay Caddesi, Babil’de mimarinin sadece işlevsel değil, aynı zamanda sembolik bir araç olarak nasıl kullanıldığını en net gösteren yerlerden biri.
Babil Tapınakları ve Gündelik Yaşamın İzleri
Caddeyi gezdikten sonra hemen yakında bulunan bir diğer tarihi yapı olan Ninmah Tapınağı’na girdik. Gittiğimizde restorasyon çalışmaları vardı. Nedense bu binanın dış cephesi sıva benzeri bir malzemeyle yeniden kaplanmıştı. Emin değilim ama o dönemde böyle bir uygulama olduğunu sanmıyorum. Tadilatta olmasına ve içeride çalışmalar sürmesine rağmen, yine de ziyaret etme imkânı bulduk.
Burası; Babil’de doğum, bereket ve koruyuculukla ilişkilendirilen tanrıça Ninmah’a (Ninhursag olarak da biliniyor) adanmış bir tapınak. Tapınağın konumu özellikle dikkat çekici; Alay Caddesi’ne ve İştar Kapısı’na oldukça yakın. Bu da buranın, Babil’in dini hayatında önemli bir yere sahip olduğunu açıkça gösteriyor. Ninmah, insanın yaratılışıyla ilişkilendirilen bir tanrıça olduğu için tapınak aynı zamanda yaşamın ve düzenin sembolü olarak görülüyormuş.
Tapınağın planına bakınca, tipik Babil tapınak mimarisini görmek mümkün. Avlular, yan odalar ve kutsal alanlar belirgin bir düzen içinde yerleştirilmiş. Bu odaların bir kısmının rahipler için, bir kısmının ise ritüeller ve adaklar için kullanıldığı düşünülüyor. Duvar kalıntıları ve zemin izleri, burada düzenli olarak dini törenler yapıldığını açıkça hissettiriyor.
İçeride dolaşırken buranın sadece ibadet edilen bir yer olmadığını da anlıyorsun. Aynı zamanda Babil toplumunda doğum, sağlık ve koruma gibi konularla ilgili duaların edildiği, insanların tanrıçadan yardım dilediği bir merkez gibi işlev görmüş. Bugün restorasyon nedeniyle özgün hâlinden uzaklaşmış gibi dursa da Ninmah Tapınağı hâlâ Babil’in dini ve sosyal yaşamına dair önemli ipuçları veriyor.
Burayı da detaylıca gezdikten sonra, biraz daha uzakta bulunan Babil Evleri ve İştar Tapınağı’nın yer aldığı bölgeye doğru yürüdük. İlk olarak Babil Evleri’ne girerek o dönemin günlük yaşamını anlamaya çalıştık. Burası sanki saray ve tapınakların görkeminden tamamen kopuk, daha sade ve gerçek bir Babil’i gösteriyordu. Dar sokaklar, bitişik nizam evler ve küçük avlular, burada yaşayan insanların nasıl bir hayat sürdüğünü gözümde canlandırmamı sağladı. Evlerin planı oldukça basit ama işlevsel; yaşam alanları, depolama bölümleri ve avlular net bir düzen içinde yapılmış. Burayı gezerken Babil’in sadece krallardan ve tanrılardan ibaret olmadığını, sıradan insanların da bu şehirde düzenli bir hayat yaşadığını daha iyi anlıyorsun.
Daha sonra hemen dibinde bulunan İştar Tapınağı’na geçtik. Ana kapısı kapalıydı ama yan kapıdan içeri girebildik. İçeri adım atar atmaz mekânın atmosferi gerçekten etkileyiciydi. Ancak ne yazık ki yapı ciddi anlamda bakımsızdı ve neredeyse çökmek üzereydi. Daha yeni devrildiği belli olan bir duvar ve çökme riski taşıyan tavanlar, içeride dolaşmayı oldukça tehlikeli hâle getiriyordu.
İştar Tapınağı, Babil’de tanrıça İştar’a adanmış en önemli dini yapılardan biri. İştar; aşk, bereket ve doğurganlığın yanı sıra savaş ve gücü de temsil eden çok katmanlı bir tanrıça olduğu için bu tapınak, sadece ibadet edilen bir yer değil, Babil’in inanç ve iktidar anlayışının merkezlerinden biri olarak kullanılmış. Özellikle kralların, savaşlar ve büyük törenler öncesinde İştar’ın desteğini almak için buraya geldikleri biliniyor.
Tapınağın mimarisi klasik Babil tapınak düzenini yansıtıyor. Avlular, tören alanları ve kutsal bölümler belirli bir hiyerarşiyle planlanmış. En iç bölüm, tanrıçaya ayrılmış kutsal alan olarak düzenlenmiş ve buraya herkesin girmesine izin verilmemiş. Ritüeller rahipler tarafından yönetiliyor, adaklar sunuluyor ve kehanetler aracılığıyla tanrıçanın iradesi yorumlanıyormuş. Tapınağın Alay Caddesi’ne ve İştar Kapısı’na yakın konumu, Babil’deki merkezi rolünü daha da belirgin hâle getiriyor.
Bugün içerideki yıkılmış duvarlara ve ayakta durmakta zorlanan tavanlara rağmen, buranın bir zamanlar ne kadar canlı ve önemli bir ibadet merkezi olduğu net bir şekilde hissediliyor. İştar Tapınağı; Babil’in dini dünyasını, inanç sistemini ve gücünü anlamak için hâlâ çok şey anlatan fakat ne yazık ki kaderine terk edilmiş bir yapı olarak karşımızda duruyor.
Saddam’ın Sarayı: Babil’e Tepeden Bakış ve Bir Dönemin Çöküşü
Burayı da ziyaret ettikten sonra, uzakta bulunan ziguratları da görmek istedik; ancak ne doğru dürüst bir tabela vardı ne de yönlendirme. Zaten bu bölgeleri Google Maps’teki işaretler sayesinde bulabildik. Gerçekten turistik açıdan neredeyse hiçbir bilgilendirme yoktu. Havanın bunaltıcı sıcaklığı ve zamanın daralması yüzünden ziguratları bir başka zamana bırakıp Saddam Sarayı’nı ziyaret etmeye ve ardından yola çıkmaya karar verdik.
Yine epey bir yürüyüşten sonra sarayın kapısına geldik. Ancak saraya giden ana yol zincirle kapatılmıştı; zincirin üzerinde “ziyarete kapalı” ve “giriş yasak” gibi tabelalar asılıydı. Buraya kadar gelmişken bu sarayı göremeden dönmek içime sinmedi. Uzun zamandır merak ettiğim bu yeri kaçırma düşüncesi insanın hevesini kırıyor. Tam bu duygular içindeyken, rütbeli olduğu belli olan bir asker sivil bir araçla yanımıza geldi. Nereden geldiğimiz, kim olduğumuz gibi sorular sorduktan sonra, burayı mutlaka görmek istediğimi anlattım.
Bize buraya girmenin yasak olduğunu, bunun nedenlerini ve olası riskleri uzun uzun anlattı. Buna rağmen ısrar edince, sonunda buraya kaçak olarak girebileceğimizi söyledi. Ancak bunu tamamen kendi sorumluluğumuzda yaptığımızı, kendisinin hiçbir sorumluluk kabul etmediğini özellikle vurguladı. Ardından, girebileceğimiz noktayı işaret etti ve oradan ayrıldı.
O gittikten sonra, gösterdiği yerden saraya doğru tırmanmaya başladık. Saray, Babil’i tamamen gören bir tepenin üzerine kurulmuş. 45 dereceyi bulan sıcakta bu tırmanış oldukça zorlayıcıydı ama her adımda, birazdan göreceklerimizin verdiği merak ve heyecan yorgunluğu bir nebze olsun unutturuyordu.
Tepeye kadar çıktığımızda Saddam’ın Sarayı tüm ihtişamıyla karşımızdaydı. Babil’e hâkim bu noktada yükselen yapı, konumu itibarıyla bile ne anlatmak istediğini açıkça söylüyor. Burası, Saddam Hüseyin’in kendisini sıradan bir devlet başkanı değil, Babil’in modern devamı gibi gördüğü yerlerden biriydi. Aşağıda binlerce yıllık Babil kalıntıları, karşıda uçsuz bucaksız ova; saray ise hepsinin üstünde, yukarıdan bakan bir güç simgesi olarak duruyor.
Ana kapıdan içeri girdiğimizde büyük bir salona girdik. İlk anda insanın aklına; burada zamanında yapılan resmî kabuller, toplantılar ve gösterişli törenler geliyor. Ancak salonun bugünkü hâli bu hayali hemen dağıtıyor. Irak’ın işgali sırasında burası tamamen talan edilmiş. İşgalden sonra kontrolsüz kalan saray yağmalanmış; mobilyalar, avizeler, kaplamalar ne varsa sökülüp götürülmüş. Geriye sadece çıplak duvarlar kalmış. Bugün bu duvarlar sprey boyalarla yazılmış sloganlar, isimler ve anlamsız çizimlerle dolu. Bazı bölümlerde duvar taşlarının bile sökülmeye çalışıldığı açıkça görülüyor.
Sarayın içinde gezerken askerlerin bizi fark ettiğini ama herhangi bir uyarıda bulunmadıklarını gördük. Muhtemelen bizi içeri kabul eden rütbeli asker, durumu önceden bildirmişti. Bu sayede içeriyi detaylı bir şekilde gezme fırsatı bulduk. Geniş salonlar, uzun koridorlar ve boş odalar arasında dolaşırken, yapının bir zamanlar nasıl bir güç gösterisi olarak tasarlandığı daha net anlaşılıyor.
Bu saray, Saddam’ın II. Nebukadnezzar olma hayalinin en net yansımalarından biri. Saddam, Babil’i yalnızca korumak değil, onun mirasını sahiplenmek istiyordu. Antik kentte yapılan restorasyonlarda kendi adını tuğlaların üzerine yazdırması da bu anlayışın bir parçası. Sarayı özellikle Babil’in hemen yanına, şehre hâkim bir tepeye yaptırarak kendisini antik kralların devamı gibi konumlandırmaya çalışmış. Eski Babil krallarının şehre yukarıdan bakan sarayları varsa, onun da olmalıydı.
Sarayın teras ve balkonlarına çıktığımızda ise manzara gerçekten etkileyiciydi. Karşımızda Fırat Nehri tüm ihtişamıyla akıyordu. Uçsuz bucaksız hurma bahçeleriyle birleşen nehir, masalsı bir görüntü oluşturuyordu. Sadece bu manzara bile, sarayın neden tam olarak buraya inşa edildiğini anlatmaya yetiyor. Babil’e ve Fırat’a aynı anda hâkim olmak, bu yapının asıl amacını özetler gibi.
İşgal döneminde bir süre askerî amaçlarla kullanılan saray, daha sonra tamamen terk edilmiş. Ne tam anlamıyla koruma altına alınmış ne de düzenli bir şekilde turizme açılmış. Bugünkü hâli ayakta ama sahipsiz; görkemli ama harabe. Burada dolaşırken hem fiziksel hem de sembolik bir çöküş hissi insana eşlik ediyor. Binlerce yıl önce Nebukadnezzar’ın Babil’i hâlâ ayakta ve anlatacak çok şeyi varken, Saddam’ın Nebukadnezzar olma hayali birkaç on yıl içinde bu boş ve vandalize edilmiş salonlara dönüşmüş.
Gezimizi tamamladıktan sonra görevli askerle tekrar karşılaştık. Bizi aşağıya, yolun kenarına kadar bir asker eşliğinde gönderdi. Saraydan ayrılırken, geride sadece büyük bir yapı değil; tarihle, güçle ve hırsla ilgili çok şey anlatan sessiz bir tanık bıraktığımız hissi vardı.
Necef Yolunda Bir Durak: Hz. Eyüp Makamı
Babil gezimizi sonlandırıp tekrar rotamıza girmek üzere motorlarımıza atladık ve Necef’e doğru yola çıktık. Necef, buraya yaklaşık 100 km uzaklıktaydı. Bir süre ilerledikten sonra yol kenarında “Eyüp Peygamber” yazan bir cami tabelası gördük ve içeri saptık. Buranın Eyüp Peygamber’in kabri olduğu yazıyordu. Bizim bildiğimiz Eyüp Peygamber’in makamı Urfa’daydı; buna rağmen durup ziyaret etmeye karar verdik.
İçeri girdik, hem namaz kıldık hem de oradaki Müslümanlarla kaynaşma fırsatı bulduk. Ziyaretçiler arasında Pakistanlı bir grupla karşılaştık. Türk olduğumuzu ve umre yolculuğu yaptığımızı öğrenince yüzlerindeki sevinç daha da arttı. Sanki uzun süredir tanışıyormuşuz da uzun zamandır görüşmemişiz gibi sarılıp kucaklaştık. Bu gerçekten çok güzel bir duyguydu; aynı dine mensup, farklı coğrafyalardan gelen insanların arasında ne kadar samimi ve güçlü bir bağ olduğunu bir kez daha gösterdi.
Zaten yol boyunca bu tür duyguları sık sık yaşadık. Bazen bir durak, bazen kısa bir sohbet, bazen de hiç tanımadığın bir insanla kurulan bu bağlar, yolculuğun en unutulmaz anları arasında yerini aldı.
Necef’e Varış ve İmam Ali Türbesi’nin Manevi Atmosferi
Yolumuza devam ettik ve akşam 16.30 civarında Necef’e geldik. Zaten hava kararmaya yaklaşıyordu ve Necef tahmin ettiğimiz gibi oldukça kalabalıktı. Bu yüzden bugün kendimizi ödüllendirip bir otelde kalmaya karar verdik. Hz. Ali Türbesi’ne yakın bir konumda, geceliği 700 TL olan güzel bir otele yerleştik. Eşyalarımızı yerleştirip güzel bir duş aldıktan sonra, yaya olarak İmam Ali Türbesi’ni ziyaret etmeye gittik.
Burası, Şiî dünyasının en kutsal mekânlarından biri. Hz. Ali’nin kabri burada bulunuyor ve Necef’i Necef yapan asıl merkez de burası. Türbeye yaklaştıkça kalabalık artıyor, atmosfer giderek değişiyor. Avluya adım attığın anda, buranın sıradan bir ziyaret noktası değil, derin bir inanç merkezinin kalbi olduğunu hemen hissediyorsun. Dünyanın dört bir yanından gelmiş insanlar; kimisi dua ediyor, kimisi sessizce oturmuş, kimisi gözleri dolu dolu türbeye bakıyor.
Türbenin mimarisi de en az manevi ağırlığı kadar etkileyici. Altın kaplamalı kubbe ve minareler, gün batımının ışığında bambaşka bir görüntü oluşturuyor. Avlunun genişliği, mermer zeminler ve düzen, kalabalığa rağmen insanı bunaltmıyor. İçeriye girildiğinde ise ortam daha sakin, daha ağır. Dualar, fısıltılar ve sessizlik iç içe geçmiş durumda.
Burada sadece bir türbe gezmiş olmuyorsun; aynı zamanda Necef’in ruhunu da görüyorsun. İnsanların yüzlerindeki teslimiyet, huzur ve bağlılık, bu mekânın neden bu kadar önemli olduğunu açıkça anlatıyor. Günün yorgunluğunu unutturan, insanı içine çeken bir havası var. Necef’e gelmenin asıl anlamı, işte bu atmosferin içinde birkaç saat bile olsa bulunabilmekmiş gibi geliyor insana.
Burada epey zaman geçirdik. Kameramın hafıza kartları dolu olduğu için çok fazla çekim yapamadım. Etrafta da hafıza kartı bulamayınca, bazı çok güzel yerleri kayda alamamış olmanın hafif bir üzüntüsü oldu. Ama bir yandan da gördüklerim bana fazysıyla yetti; bazı anların sadece hafızada kalması gerektiğini düşündüm.
Dünyanın En Büyük Mezarlığı: Vadi es-Selam
Ziyaretimizi tamamladıktan sonra İmam Sadık Caddesi’ne ve çevresindeki çarşılara çıktık. Gece olmasına rağmen çarşılar inanılmaz derecede hareketliydi. Dünyanın her yerinden gelmiş insanlar; dükkânlara girip çıkıyor, alışveriş yapıyor, oturup bir şeyler yiyip içiyordu. İmam Ali Türbesi’ne doğru ilerleyen kalabalık gruplar ise ağıtlar yakarak toplu hâlde yürüyordu. Bu yürüyüşler bir gösteriden çok, derin bir inancın ve bağlılığın dışa vurumu gibiydi.
Burada gerçekten yaşayan, nefes alan bir inanç atmosferi var. Sadece ibadet eden insanlar değil; esnafı, ziyaretçisi, gece gündüz süren hareketliliğiyle Necef bambaşka bir ruh hâline sahip. Gürültü var ama karmaşa yok, kalabalık var ama huzursuzluk yok. İnsan, bu kalabalığın içinde kendini yabancı hissetmiyor. Aksine; farklı diller, farklı yüzler ve aynı niyetle bir araya gelmiş binlerce insanın arasında olmak, Necef’i unutulmaz kılan en güçlü duygulardan biri oluyor.
Daha sonra hemen yakında bulunan ve dünyanın en büyük mezarlıklarından biri olarak bilinen Vadi es-Selam’a gittik. Türbeye yürüme mesafesinde olması, buranın Necef’le ne kadar iç içe olduğunu açıkça gösteriyor. Gece olmasına rağmen burayı gezmeye karar verdik. Zaten Vadi es-Selam, gündüzden çok gece insanı etkileyen; sessizliğiyle ve ağırlığıyla kendini hissettiren bir yer.
Burası gerçekten dünyanın en büyük mezarlığı olarak kabul ediliyor. Yaklaşık 6–7 kilometrekarelik bir alanı kapladığı söyleniyor ve içinde milyonlarca mezar bulunuyor. Asırlardır defin yapılmaya devam eden bu mezarlık; sadece Irak’ın değil, İslam dünyasının dört bir yanından gelen insanların son durağı olmuş. Yüzyıllar boyunca büyüyerek adeta yaşayan bir şehir gibi yayılmış.
Vadi es-Selam’ın bu kadar önemli olmasının temel nedeni, Hz. Ali’nin türbesine olan yakınlığı. Şiî inancına göre burada defnedilenlerin, ahirette Hz. Ali’ye daha yakın olacağına ve onun şefaatine nail olacağına inanılıyor. Bu yüzden insanlar sadece Irak’tan değil; İran, Pakistan, Afganistan ve daha birçok ülkeden vefat eden yakınlarını buraya defnettirmek istiyor. Hatta bazı mezarların yıllar öncesinden satın alındığı, insanların vasiyetlerinde özellikle Vadi es-Selam’a defnedilmeyi istediği biliniyor.
Mezarlıkta dolaşırken buranın sadece bir defin alanı olmadığını fark ediyorsun. Küçük türbeler, aile mezarları, kubbeli yapılar ve dar geçitler arasında yürürken her mezarın ayrı bir hikâyesi varmış gibi hissediyorsun. Bazı mezarlar çok sade, bazıları ise küçük bir yapı gibi. Bu da buranın yüzyıllar boyunca farklı dönemlerden, farklı toplumlardan insanları nasıl içinde barındırdığını gösteriyor.
Gece olmasına rağmen ortam ürkütücü değil; aksine sakin ve ağırbaşlı bir havası var. İnsan burada ölümle korkarak değil, kabullenerek yüzleşiyor. Vadi es-Selam, adının anlamını gerçekten taşıyor: “Barış Vadisi.” Burası, insanların son yolculuğuna huzurla uğurlandığı, Necef’in manevi atmosferini tamamlayan en önemli yerlerden biri. Burada yürürken yaşamın geçiciliğini ve inancın insanlar için ne kadar güçlü bir dayanak olduğunu çok net hissediyorsun.
Vadi es-Selam’ı gezerken buranın yaşayan bir mezarlık olduğunu en net şekilde cenazeler üzerinden görmek mümkün. Ziyaretimiz sırasında, İmam Ali Türbesi’ne doğru giden cenaze minibüslerine sık sık rastladık. Bu manzara, Necef’te ölümün bile belirli bir düzen ve ritüel içinde yaşandığını açıkça gösteriyor.
Vefat edenler genellikle minibüslerle ya da cenaze araçlarıyla önce İmam Ali Türbesi’ne getiriliyor. Burada cenaze namazları kılınıyor, dualar ediliyor ve merhum için Hz. Ali’nin huzurunda helallik alınıyor. Şiî inancında, cenazenin İmam Ali’nin makamına getirilmesi büyük bir anlam taşıyor; bunun, vefat eden kişi için bir şefaat ve rahmet vesilesi olduğuna inanılıyor. Bu yüzden, defin işlemi burada yapılmasa bile cenazenin mutlaka türbeye uğratılması çok yaygın bir uygulama.
Namazın ardından cenazeler tekrar araçlara alınıyor ve defin için yola çıkıyor. Bazıları Irak’ın farklı şehirlerine, bazıları ise buraya, Vadi es-Selam’a defnediliyor. Vadi es-Selam’a defnedilmek ise herkese nasip olamayan, “şanslı” sayılan bir durum olarak görülüyor. Çünkü burası, Hz. Ali’ye en yakın defin alanı kabul ediliyor ve kıyamet günü buradan dirilmenin büyük bir manevi ayrıcalık olduğuna inanılıyor.
Bu ritüel, Necef’te ölümü korkutucu bir son olmaktan çok kutsal bir yolculuğun başlangıcı hâline getiriyor. İnsan, burada cenazelerin sessizce türbeye doğru taşınışını izlerken ölümün ne kadar doğal, kabul edilmiş ve inançla anlamlandırılmış olduğunu görüyor. Vadi es-Selam ve İmam Ali Türbesi arasındaki bu sürekli gidiş geliş, Necef’in manevi ritmini belirleyen en güçlü unsurlardan biri gibi.
Necef Çarşıları ve Gece Hayatı
Buradan sonra tekrar İmam Ali Türbesi’nin etrafındaki çarşılara döndük. Biraz alışveriş yaptık, yerel lezzetleri denedik ve meşhur çaylarından içtik. Çay gerçekten harikaydı; günün yorgunluğunu alan, insanı sakinleştiren bir tadı vardı.
Çarşılarda gümüşçüler, tatlıcılar, kahveciler yan yana sıralanmıştı. Vitrinlerde yüzükler, tespihler, küçük hediyelikler; dükkânlardan yükselen kahve ve tatlı kokuları birbirine karışıyordu. Her dükkânda ayrı bir hareket, ayrı bir canlılık vardı. Gece olmasına rağmen çarşılar hâlâ capcanlıydı ve bu hareketlilik Necef’in hiç durmayan ritmini yansıtıyordu. Burada dolaşırken, hem günlük hayatın hem de inancın nasıl iç içe geçtiğini bir kez daha görmek mümkün oluyor.
Gece yarısından sonra otelimize dönüp, gün boyunca yaptığımız onca yürüyüşün yorgunluğunu üzerimizde hissederek günü kapattık.