Motosikletle Umre Yolu 6.Bölüm

Motosikletle Umre Yolu 6.Bölüm

16.Gün – Usfan (Suudi Arabistan) – Medine

Usfan ve Tıfle Kuyusu: Bir Mucizenin Tadı

Sabah parkta, o nemli ama huzurlu atmosferde güne başladık. Erken kalkıp hemen çayımızı demledik ve o geceki yorgunluğun üzerine krallar gibi bir kahvaltı yaptık. Doğrusu gece pek kolay geçmemişti; bölgedeki aşırı nem uykuya dalmamı epey zorlaştırdı. Çadırın tüm havalandırmalarını açmama rağmen içerideki hava pek değişmedi ancak yol yorgunluğu bir noktadan sonra ağır bastı da gözümü kapatabildim.

Kahvaltının ardından rotamızı Usfan şehrinin içine, merkeze oldukça yakın bir mahallede, hurma ağaçları arasında yer alan Tıfle Kuyusu’na çevirdik. Burası, doğrudan Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bir mucizesine dayanan, İslam tarihinde özel bir yere sahip olan bir nokta. Sahih rivayetlere göre Efendimiz, kuyunun acı olan suyuna mübarek ağız suyundan bırakınca su tatlılaşmıştı. Biz de bir umut, belki şifadır ya da tadı başkadır diyerek yanımızdaki termosları kuyunun suyuyla doldurduk. Ancak tadına baktığımızda o meşhur rivayetin aksine bizi oldukça acı ve içilmesi imkânsız bir su karşıladı. İçemeyeceğimiz o kadar belliydi ki mecburen termoslardaki suyu boşaltmak zorunda kaldık; olan bizim hazır suyumuza oldu.

O sırada kuyu başında büyük bir Türk umre kafilesiyle karşılaştık. Herkes bir yana dağılmış, kimi etrafı tanımaya çalışıyor kimi de kuyu hâlâ faal olduğu için yanındaki şişeleri, mataraları bu suyla dolduruyordu. Kuyunun hemen yakınında, bölgenin lojistik kalbi sayılan ve tamamen siyah bazalt taşlardan inşa edilmiş olan tarihi Usfan Kalesi ile tahıl ambarları yükseliyordu. Bu yapılar, yüzyıllar boyunca kervan yollarının ve hacı kafilelerinin güvenliği için hayati önem taşımıştı.

Recî’ Vakası: Sadakat ve Arıların Koruması

Navigasyonda kayıtlı olan konuma güvenerek tekeri tekrar yola döndürdük. Bir süre sonra Usfan’ın düz asfalt yolları geride kaldı; yerini köy yollarına, genzimizi yakan tozlu patikalara bıraktı. Termometreler 45-47 derece arasını gösteriyordu; tepemizdeki güneş adeta toprağı dövüyordu ama zihnimizde bu çorak topraklarda yaşanan o acı hadise varken sıcağı ikinci plana attık.

Aradığımız yer, adını bölgedeki bir su kaynağından alan ve İslam tarihine Recî’ Vakası olarak geçen o hüzünlü pusu mahalliydi. Hicret’in dördüncü yılında Adal ve Kare kabilelerinden bir heyet Medine’ye gelerek Müslüman olduklarını söylemiş ve kendilerine dini öğretecek muallimler istemişlerdi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de aralarında en seçkin sahabelerin bulunduğu on kişilik bir heyeti görevlendirdi. Ancak bu bir tuzaktı. Heyet, Usfan ile Mekke arasındaki Recî’ Suları denilen mevkide konakladığı sırada, Lihyanoğulları’ndan yaklaşık iki yüz okçu tarafından etrafları sarıldı.

Bu on kişilik heyetin başında Âsım bin Sâbit vardı. Müşrikler teslim olurlarsa canlarını bağışlayacaklarını söyledilerse de Âsım bin Sâbit, “Bir mümin asla müşriklerin himayesine girmez!” diyerek kılıcına sarıldı. Çıkan çatışmada Âsım bin Sâbit ve yedi arkadaşı orada şehit düştü. Geriye kalan Hubeyb bin Adiy, Zeyd bin Desinne ve Abdullah bin Tarık ise esir alındı. Ancak Abdullah bin Tarık yolda kaçmaya çalışırken şehit edildi; Hubeyb ve Zeyd ise Mekke’ye götürülerek idam edilmek üzere Kureyşlilere satıldı.

Âsım bin Sâbit’in şehit düşmesinden sonra yaşananlar ise tarihin en ibretlik mucizelerinden biridir. Müşrikler ödülü almak için Âsım’ın naaşına yaklaşıp başını kesmek istediklerinde, Allah bir arı sürüsünü (bazı rivayetlerde yaban arısı veya büvelek) naaşın üzerine gönderdi. Arılar öyle yoğun ve sert bir koruma kalkanı oluşturdu ki müşrikler naaşa tek bir adım bile yaklaşamadı. Akşam olduğunda, o kurak coğrafyada hiç beklenmedik bir şekilde gökyüzü yarıldı ve devasa bir sel meydana geldi. Sel suları, arıların koruduğu naaşı alıp bilinmeyen bir yere götürdü. Allah, kulunun duasını kabul etmiş ve bedenini müşrik ellerine teslim etmemişti.

İşte bu tozlu yollarda o günün hüznünü ararken, Hubeyb bin Adiy’in o sarsılmaz duruşu da gelip yüreğimize oturdu. Mekke’de idam edilmeden hemen önce, etrafında hiçbir dostu yokken yüzünü Medine’ye dönüp, “Allah’ım! Burada selamımı ulaştıracak Senden başka kimse yok, selamımı Resulüne ilet!” diye dua etmişti. O sırada Medine’de ashabıyla oturan Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ansızın “Ve aleykümselam” diyerek selamı almış ve yanındakilere Hubeyb’in selam gönderdiğini haber vermişti. Cebrail (a.s.), o ıssız topraklardan yükselen selamı anında sahibine ulaştırmıştı.

Bu selamın ve o büyük sadakatin izini sürmek için bir saatten fazla bir süre o kavurucu sıcağın altında ter döktük. Yol bizi bir yere kadar getirdi ama bir türlü tam noktaya ulaşamadık. Haritaya göre asıl nokta, hemen karşımızda duran heybetli dağın tam diğer tarafında kalıyordu ama ne bir geçit ne de bir patika bulabildik. Zamanımız kısıtlıydı, güneş tepemizde insafsızca parlıyordu. Bir noktadan sonra “Nasip değilmiş” diyerek, gönlümüzü o mahzun topraklarda bırakıp rotamıza geri dönmek zorunda kaldık.

Bedir’e Yolculuk: Tihâme Çölü ve Melekler Tepesi

Sıradaki durağımız, İslam tarihinin dönüm noktası olan Bedir Savaşı’nın yapıldığı o mübarek şehirdi. Usfan’dan yaklaşık 230 kilometre uzaklıkta, Medine yolu üzerinde yer alan bu kadim şehir, manevi ağırlığıyla her karışında ayrı bir hikâye barındıran bir yer. Yolculuğa başladığımızdan beri belki de en sıcak günü yaşıyorduk. Etrafımız kilometreler boyunca uzanan, uçsuz bucaksız ve yakıcı Tihâme Çölü’nün kumlarıyla çevriliydi. Issızlığın ortasında uzayıp giden asfalt, sıcağın etkisiyle bir süre sonra insanı uykunun o tehlikeli sınırına yaklaştırıyor. Tam bu noktada, çölün orta yerinde inşa edilmiş harika bir cami ve dinlenme alanı çıktı karşımıza. O kavurucu cehennem sıcağından sonra çölün kalbinde buz gibi bir camiye girince şaşkınlığımızı gizleyemedik.

Saat 15.00 sularında nihayet Bedir topraklarına teker bastık. Şehre girince içimi tarif edilemez bir manevi hüzün kapladı. Ben bu toprakların hikâyeleriyle, eşsiz kahramanlık destanlarıyla büyümüştüm. Daha okumayı yeni söktüğüm yıllarda sararmış kitap sayfalarında okuduğum bu mübarek yere bir gün kendi motosikletimle geleceğimi hayal bile edemezdim. Bedir’e girince ilk göze çarpan, o heybetli duruşuyla Cebel-i Melâike, yani Melekler Tepesi oluyor. Melekler Tepesi, altın sarısı incecik kumlarıyla adeta parlayan bir mücevher gibi göz alıyor.

Motosikletleri Melekler Tepesi’nin eteklerine bırakıp tırmanmaya başladık. Aşağıdan bakınca yakın gibi duruyor ama o dik kum tepesi insanı epey zorluyor. Zirveye ulaştığımızda dünyanın dört bir yanından gelen umre yolcularıyla karşılaştık. Ter içinde ama huzurlu bir şekilde aşağı indik ve motorları şehitliğe doğru sürdük.

Bedir Şehitliği: Ondört Mübarek Kahraman

Bedir Şehitliği hemen yakınımızda, yaklaşık 2-3 kilometrelik bir mesafedeydi. Burası, İslam’ın varlık mücadelesindeki ilk ve en büyük kahramanlarının ebedi istirahatgâhıydı. Şehit düşen on dört mübarek sahabe;

  • Muhacirlerden: Ubeyde bin Hâris, Umeyr bin Ebî Vakkas, Safvân bin Vehb, Âkil bin Bükeyr, Mihcâ ve Züş-Şimâleyn;

  • Ensar’dan ise: Sa’d bin Hayseme, Mübeşşir bin Abdülmünzir, Yezîd bin Hâris, Umeyr bin Hümâm, Râfi’ bin Muallâ, Hârise bin Sürâka, Avf bin Hâris ve Muavviz bin Hâris burada yan yana yatıyorlar.

Mezarlık devasa bir alanı kapsıyor ve bugün de Bedir halkı tarafından definler için aktif olarak kullanılıyor. Ancak şehitlerin bulunduğu özel alan ayrılmış ve etrafı yüksek demir çitlerle çevrilmiş durumda. İçeri girmek mümkün değil, sadece parmaklıklar arkasından o vakur sessizliği izleyebiliyorsunuz. Bölgedeki genel uygulama gereği her yer dümdüz ve sadece sade işaret taşları var. Şehitlik, Bedir’in bereketli hurma bahçelerinin hemen kıyısında, yeşille çöl renginin buluştuğu bir huzur noktasında kalmış.

Arîş Mescidi: Strateji ve Dua Makamı

Şehitliğin hemen yakınındaki asıl savaş meydanına geçtiğimizde ilk durağımız Arîş Mescidi oldu. “Arîş” kelimesi Arapça’da “gölgelik” veya “çardak” anlamına geliyor. Savaşın başladığı o kader gününde, Müslüman ordusunun komuta merkezi tam burasıydı. Sahabelerden Sa’d bin Muâz’ın (r.a.) teklifiyle, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) için hurma dallarından bir gölgelik inşa edilmişti.

Mescidin içine girdiğimizde o günün stratejik ağırlığını hissetmemek imkânsızdı. Savaşın hemen öncesinde Müslümanlar yaklaşık 313 kişiydi, karşılarında ise 1000 kişilik devasa bir Kureyş ordusu vardı. Sahabeden Hubâb bin Münzir’in stratejik müdahalesiyle kuyuların başına geçilmiş ve lojistik üstünlük sağlanmıştı. Efendimiz bu gölgeliğin içinde ellerini göğe açtı ve adeta gökleri titreten o meşhur duasını etti: “Allah’ım! Eğer şu bir avuç İslam ordusunu bugün burada helak edersen, yeryüzünde Sana ibadet edecek kimse kalmaz!”

O gün sahada öyle ibretlik olaylar yaşandı ki… Ukkaşe bin Mihsan’ın elindeki hurma dalının kılıca dönüşmesi, 16 yaşındaki Umeyr bin Ebî Vakkas’ın şehadet arzusuyla orduya gizlice katılması, Ebû Cehil’i deviren Medineli genç kardeşler Muâz ve Muavviz… Her biri Bedir Ovası’nın tozuna sinmiş birer destandı.

Bedir’in Kuyuları ve “Kalîb” Kuyusu

Mescitten ayrılıp o yakıcı güneşin altında asıl savaş meydanına doğru yürümeye başladık. İlk durağımız, savaşta ölen müşrik liderlerin atıldığı meşhur Kalîb kuyusu oldu. Kuyunun üzerine geldiğimizde bizi garip bir manzara karşıladı; kuyu kapanmıştı ama yıllar boyunca burayı ziyaret edenler, o “Allah ve Peygamber düşmanlarına” duydukları tepkiyle kuyuya taş ata ata orada devasa bir yükselti oluşturmuşlardı.

Ancak asıl heyecanımız, Bedir’in o meşhur kuyularından birinin hâlâ aktif olduğunu bilmemizden geliyordu. Sonunda bir evin hemen dibinde o yapıyı gördüğümüzde Osman ile birbirimize bakıp tıpkı birer çocuk gibi sevindik. Kuyunun kapağını açtığımızda içeride hâlâ su vardı! 1400 yıl sonra hâlâ canlı, hâlâ orada…

Bu mübarek yerde ne kadar uzun kalmak istesek de zamanımız kısıtlı olduğu için yola devam etmek zorundaydık. Tam hareket edecekken Osman’ın şeker verdiği bir çocuğun ailesi bizi durdurdu ve büyük bir nezaketle çay ikram etti. Damağıma o meşhur Hicaz Nanesi tadı vurdu; kokusu bile insanı ferahlatan bir nane.

Ardından Al-Ghazwah mahallesindeki, yaklaşık 400 yıllık geçmişe sahip kerpiç evleri gezdik. Burası Mısır Hac Yolu üzerindeki en önemli duraklardan biri olmuş. Bu tarihî dokuyu o yakıcı sıcağa rağmen adım adım gezdikten sonra Bedir’i gerimizde bıraktık.

Ravha Kuyusu ve 70 Peygamberin İzleri

İstikametimiz, Bedir’den yaklaşık 70 kilometre mesafede bulunan mübarek Ravha Kuyusu (Bi’r-i Ravha) idi. Oraya vardığımızda güneş, o “altın saat” denilen açısına gelmişti. Ancak kuyu çitlerle kapatılmıştı. “Ravha” kelimesi Arapça’da tatlı bir esinti anlamına geliyor ve bizi gerçekten ferahlatıcı bir rüzgâr karşıladı.

Sahih rivayetlerde Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bu vadiden 70 peygamberin geçtiğini, burada namaz kıldığını ve su içtiğini bizzat haber vermiştir. Hz. Musa, Hz. Salih ve Hz. Hud gibi nice nebî bu topraklara ayak basmıştı. Kuyunun asıl hikâyesi ise Efendimiz’in bir mucizesine dayanıyor; vaktiyle acı olan su, Efendimiz’in mübarek ağız suyunu bırakmasıyla bal gibi tatlılaşmıştı. Kuyunun hemen yanındaki Osmanlı yadigârı mescid ise ecdadımızın bir nişanesi olarak orada duruyor.

Oradaki satıcılar bizi evlerine davet edip koyun kesmek isteseler de içimizdeki Medine özlemi ağır bastı. Müsaade isteyip vedalaştık ve hava kararmaya başlarken motorları Medine’ye doğru sürdük.

Medine-i Münevvere: Büyük Buluşma

Gece saat 20.00 sularında huzur şehri Medine’nin ışıkları göründü. Şehre girerken insanın içini farklı bir dinginlik kaplıyor. Sağ olsun Selami Hocamız otel odalarımızı çoktan ayarlamıştı. Odalarımıza çıkıp o yolun yorgunluğunu sıcak bir duşla üzerimizden attık.

Hiç vakit kaybetmeden Mescid-i Nebevî’nin yolunu tuttuk. Devasa avluya adım atar atmaz o meşhur beyaz mermerlerin serinliği ve gül kokusu bizi karşıladı. Yeşil Kubbe’yi görünce onca yolu neden tepmiş olduğumuzu bir kez daha anladım. Tam çekime başlayacakken kamerada o uyarıyı gördüm: “Hafıza kartı dolu.” Bir anlık panik yapsam da “Belki de böylesi daha hayırlıdır” dedim. Bazen kamerayı bırakıp sadece kalbinle orada olmak gerekir.

Kamerayı çantama geri koyup Osman ile birlikte Babü’s-Selam‘dan içeri süzüldük. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.), Hz. Ebubekir’in ve Hz. Ömer’in huzuruna vardık. Binlerce kilometre öteden getirdiğimiz selamları o mübarek makama emanet etmenin huzuruyla ayrıldık. Belki izleyicilerim için o geceye dair bir görüntü yoktu ama benim zihnimde en net kalan anılar o “hafıza kartı dolu” uyarısından sonra başladı.

17.Gün – Medine

Mescid-i Nebevî

Bugün otelden ayrılarak, öğle ezanının okunmasıyla birlikte vakit namazı için Mescid-i Nebevî’nin yolunu tuttuk. Namazımızı eda ettikten sonra kalbimizde büyük bir heyecanla Efendimizin (s.a.v.) mübarek kabirlerini ziyaret ettik; Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.a.) efendilerimizi selamladık. Bu devasa mescidin avlusunda, o meşhur dev şemsiyelerin altında vakit geçirip manevi havasını soluduktan sonra Medine turumuzun startını verdik.

Kuba Mescidi

İlk durağımız İslam tarihinin ilk camisi olan Kuba Mescidi olacaktı. Yine tek motoruz; Osman her zamanki gibi arkamda, benim emektar motorla yola koyulduk. Kuba Mescidi, Mescid-i Nebevî’ye oldukça yakın bir konumda olduğu için Medine’nin o sıcak ama huzurlu sokaklarında kısa bir sürüşün ardından hızla oraya ulaştık.

Kuba’ya doğru sürerken insan ister istemez o tarihi göçü, yani Hicret’i düşünüyor. Burası, Peygamber Efendimizin Mekke’den Medine’ye gelirken konakladığı ve bizzat temelini atıp inşasında bizzat çalıştığı ilk mescit olmasıyla biliniyor. Efendimiz sağlığında her cumartesi buraya ya yürüyerek ya da binit üzerinde gelir, namaz kılarmış. Hatta bir hadis-i şerifinde, evinde abdest alıp buraya gelerek namaz kılanın bir umre sevabı kazanacağını müjdelemiş. Biz de motorumuzla bu yolu kat ederken, yüzyıllar önce bu yollardan geçen o mübarek kervanların izini sürer gibiydik; kısa bir yolculuk olsa da hissettirdiği maneviyat çok büyüktü.

Kısa bir süre sonra bu mübarek mescide ulaştık. Medine’nin yakıcı sıcağını hesaba katarak motosikletimizi park alanında gölge bir yere bıraktık ve bu kutlu mekâna adımımızı attık. İçeri girdiğimiz anda dışarının sıcağı yerini derin bir serinliğe ve huzura bıraktı. Kuba Mescidi’ne girmek, sadece bir camiye girmek değil, aynı zamanda İslam’ın ilk kurumuna adım atmak gibi. Burası, Müslümanların hep birlikte özgürce inşa ettiği ilk yer. Efendimiz (s.a.v.) burayı yaparken o kadar gayret göstermiş ki ashabı “Siz yorulmayın, biz taşırız” dediğinde bile onları kırmadan taş taşımaya devam etmiş. Bu duvarların her bir taşında o günün dayanışması, yorgunluğu ama en çok da Medine’ye ulaşmanın verdiği o büyük ferahlık var. İnsan burada iki rekât namaz kılıp o günleri hayal edince, mescidin neden “takva üzerine kurulan mescit” olarak anıldığını çok daha iyi anlıyor. Osman ile birlikte bu atmosferin tadını çıkarırken, bir yandan da motorla geçeceğimiz sonraki yolların planını zihnimizde canlandırıyorduk.

Hatem Kuyusu

Kuba Mescidi’ni güzelce gezip İslam tarihine ışık tutmuş bu mekânı içimize çektikten sonra, hemen avlusunda bulunan Hatem Kuyusu’na (Eris Kuyusu) geldik. Burası, Peygamber Efendimiz döneminde Medine’nin en ferah, en huzurlu köşelerinden biriydi. Efendimiz sık sık buraya gelir, kuyunun başına oturur, mübarek ayaklarını içeri sarkıtıp hem suyun serinliğinden hem de ashabıyla ettiği o eşsiz sohbetlerden keyif alırdı. Hatta Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın cennetle müjdelendiği o meşhur müjdenin de bu kuyunun başında verildiği rivayet edilir.

Ancak burası tarih boyunca asıl isminden ziyade, Peygamberimizin mührünün (hatem) içinde kaybolmasıyla “Hatem Kuyusu” olarak hafızalara kazandı. Efendimizden Hz. Ebubekir’e, ondan da Hz. Ömer’e geçen o mübarek mühür, hem devletin mührüydü hem de sarsılmaz bir birliğin sembolüydü. Hz. Osman’ın hilafetinin altıncı yılında, o bu kuyunun başında otururken mühür parmağından düşüp derin suların içinde kayboldu. Günlerce süren aramalara, kuyunun suyunun tamamen boşaltılmasına rağmen mühür bir türlü bulunamadı. Bu olay sıradan bir kayıp değildi; İslam tarihindeki o meşhur “fitne” döneminin de başlangıcı sayıldı. Buradaki “fitne”, Müslümanların o zamana kadar sahip olduğu sarsılmaz birliğin çatlaması ve toplumun büyük bir kutuplaşmaya sürüklenmesiydi. Mührün kaybından sonra dedikodular yayıldı, idari huzursuzluklar baş gösterdi ve maalesef bu süreç Hz. Osman’ın şehit edilmesine kadar uzanan acı olaylar silsilesini başlattı.

Bostan-ı Müstazil

Kuba’nın hemen bitişiğinde yer alan Bostan-ı Müstazil’e (Gölgelenilen Bostan) doğru yöneldik. Motosikletimiz zaten Kuba’nın gölgesindeydi; bu tarihi bahçeye ulaşmak için sadece kısa bir mesafe yürümek yetti. Ancak oraya vardığımızda bostanın tadilatta olduğunu ve içeri girişlerin kapalı olduğunu gördük. Kapısından bakıldığında bile ağaçların yoğunluğu ve o bölgedeki farklı hava seçilebiliyordu.

İçeri giremesek de burası isminin taşıdığı tarihi anlam bakımından oldukça önemli. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve Hz. Ebubekir, Hicret yolculuğunun sonunda Kuba’ya vardıklarında, Medineli Müslümanlar tarafından tam burada karşılanmışlar. O günkü aşırı sıcakta Hz. Ebubekir, Efendimiz güneşte kalmasın diye ridasını kaldırarak ona gölge yapmış. Hatta Medine’den gelen ve Efendimizi daha önce hiç görmemiş olanlar, kimin Peygamber olduğunu ancak o gölge yapılınca anlamışlar. Bostan, ismini bu “ilk gölgeden” alıyor. Tadilat nedeniyle bahçenin içindeki Azk Kuyusu’na (Taze Hurma Salkımı Kuyusu) kadar gidemedik. Efendimizin bu bahçede oturduğu, bu kuyunun suyundan içtiği ve bahçe için bereket duasında bulunduğu biliniyor. Osman ile birlikte duvarların dışından bu tarihi alanı inceledikten sonra, tadilatın bitişine dair bir not düşerek oradan ayrıldık.

Bustan Al-Awsiya (Hurma Bahçesi)

Kuba bölgesinden ayrılarak Şems Mescidi (Fadih Mescidi) olarak bilinen noktaya gitmek üzere yola çıktık. Medine’nin “Awali” (Yüksek yerler) denilen, su kaynakları ve volkanik toprak yapısı bakımından en zengin tarım arazilerinin arasından geçerken, halka açık bir işletme olan Bustan Al-Awsiya isimli hurmalığa girdik. Medine’nin hurma kültürüyle yerinde tanışmak ve alışveriş yapmak için bu noktada durduk.

Burası, Medine’nin “Harre” adı verilen siyah volkanik taşlık arazilerinin mineral yapısıyla beslenen özel bir bölge. Özellikle Acve hurmasının sadece bu sınırlı coğrafi alanda tam verimle ve kendine has siyah rengiyle yetişmesi, toprağın bu teknik yapısıyla doğrudan ilgilidir. Bahçeyi gezerken odağımız doğrudan, ilk fidanlarını bizzat Peygamber Efendimizin toprakla buluşturduğu Acve hurmasına döndü. Bu türün kökeni, Selman-ı Farisi’nin kölelikten kurtulmak için efendisiyle 300 hurma fidanı dikmek üzere anlaşmasıyla bağlantılıdır. Efendimiz, bu fidanların neredeyse tamamını kendi elleriyle dikmiş ve bu fidanların normalden çok daha hızlı şekilde, aynı yıl içinde meyve verdiği kayıtlara geçmiştir.

Hurmalığın içinde, bahçeden taze toplanan ürünlerin tadımının ve satışının yapıldığı bir bölüm bulunuyor. Burada hurmaları tadıp istediğiniz çeşidi seçebiliyorsunuz. Osman ve ben, ikişer kilo olmak üzere iki farklı tür; Acve ve Amber hurması aldık. Amber hurması (Amberiye), ince kabuğu ve iri yapısıyla “hurmaların kralı” olarak bilinir. Bu alışveriş için toplamda 80 Riyal (yaklaşık 880 TL) ödedik. Şehir merkezindeki turistik dükkânlara kıyasla bu bölgedeki bahçelerden doğrudan alım yapmak, hem ürünün tazeliğini garanti ediyor hem de ciddi bir fiyat avantajı sağlıyor.

Fadih Mescidi

Bustan Al-Awsiya’dan ayrılıp çok kısa bir sürüşle, halk arasında Şems Mescidi, tarihi kaynaklarda ise Fadih Mescidi olarak bilinen noktaya ulaştık. Şu an burası, yüksek duvarlarla çevrili boş bir arazi durumunda. Kapının altındaki boşluktan kamerayla baktığımızda, o devasa duvarların arkasında sadece toprak bir alanın kaldığını fark ettik. Ancak bu boşluk, İslam tarihinin en keskin sosyal değişimine ve askeri stratejilerine ev sahipliği yapmış bir merkez.

Mescidin “Fadih” adını alması, o dönemde burada yaşayan sahabi Ebu Talha el-Ensari’nin evinde geçen çarpıcı bir hikâyeye dayanır. O gün evin içinde bir grup sahabi, ham hurmadan yapılan ve “fadih” denilen içkiyi içip sohbet ediyorlardı; misafirlere içki dağıtan ise henüz genç yaştaki Enes bin Malik’ti. O esnada sokaktan bir sesin “İçki artık haram kılındı!” diye bağırdığı duyuldu. Bu haberi alan gruptan hiç kimse “Durun bir soralım, haber doğru mu?” demedi. Ebu Talha’nın tek bir emriyle tüm içki küpleri sokağa boşaltıldı. Mescit, ismini o gün sokağa dökülen bu içkiden ve gösterilen bu sorgusuz teslimiyetten almıştır.

Burası aynı zamanda Medine’nin savunma tarihinin yazıldığı stratejik bir askeri karargâhtır. Peygamber Efendimiz, kendisine suikast girişiminde bulunan Beni Nadir kabilesine karşı başlattığı kuşatma sırasında, komuta merkezini tam bu noktaya kurmuş ve yaklaşık altı gece boyunca burada konaklamıştır. Dolayısıyla bu boş alan, aslında İslam ordusunun stratejik kararlarının alındığı bir harekât merkezidir. Osmanlı İmparatorluğu da bu manevi ve askeri mirası korumak adına burayı boş bırakmamıştır. Özellikle Sultan II. Mahmud ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde buraya, bölgenin volkanik bazalt taşlarından inşa edilmiş, tek kubbeli vakur bir Osmanlı mescidi yapıldı. Osmanlı mimarları, Peygamberimizin kuşatma sırasında namaz kıldığı tam noktayı milimetrik olarak tespit edip mihrabı oraya yerleştirmeye büyük özen göstermişlerdi. Buraya “Şems” (Güneş) denmesinin sebebi ise, Peygamber Efendimizin burada dinlendiği bir sırada Hz. Ali’nin ikindi namazını kaçırmaması için güneşin batışının geciktirildiği rivayetiyle ilişkilendirilir. Bugün o yüksek duvarların ardında kalan toprak, Osmanlı’nın o ince işçiliğinin ve tarihin bu iki büyük kırılma anının sessiz bir koruyucusudur.

Hacim Kuyusu

Medine’nin o her zamanki kalabalığından uzaklaşıp, şehrin batısındaki El-Asabe (Al-Asabah) mevkisine doğru, yine uzun ve sabır isteyen bir arama sürecinin ardından ulaştığımız nokta aslında tarihin en mahcup ama en vakur duraklarından biriydi: Bir el-Hacim, yani Hacim Kuyusu. Motosikletimizi duvarların gölgesine bırakıp içeri girdiğimizde, buranın özel bir firmaya ait, yüksek duvarlarla çevrili devasa bir hurmalık olduğunu ancak ziyaretçilere kapısının her daim açık tutulduğunu gördük.

Bahçenin içine adım attığımızda bizi hem yoğun bir hurma üretimi hem de kuyunun etrafını saran bir tadilat telaşı karşıladı. Kuyunun kendisi iskelelerle çevrili olsa da o kadim taşların arasından sızan hikâye hâlâ çok taze. Kuyunun ismi, “hacamat yapan” anlamına gelen “Hacim” kelimesinden geliyor; rivayetlere göre Efendimiz (s.a.v.) burada konaklamış, bu kuyunun suyundan içmiş ve burada hacamat yaptırmıştır. Ancak bahçenin asıl sarsıcı tarafı, içinde bir zamanlar var olan ama şu an sadece yeri belli olan Mescid-i Asabe’nin o dilsiz hatırasıydı. Osman ile birlikte o boşluğun ortasında durduğumuzda, aslında İslam tarihinin en büyük “eşitlik” sahnelerinden birinin üzerinde durduğumuzu biliyorduk. Henüz Peygamber Efendimiz Medine’ye ulaşmadan, Mekke’den hicret eden ilk muhacir kafilesi tam bu noktada toplanmışlardı. Aralarında Hz. Ömer ve Hz. Ebû Bekir gibi dev şahsiyetlerin olduğu o seçkin cemaate, Kur’an’ı en iyi bildiği için bir köle olan Sâlim Mevlâ Ebû Huzeyfe’nin imamlık yapmış olması, bu bahçenin sadece hurma değil, bir davanın ilk sarsılmaz temellerini de büyüttüğünün kanıtı gibiydi. Mescit bugün fiziken orada olmasa da o ruh, o tozlu toprağın ve hurma dallarının arasında hâlâ asılı duruyor.

Bahçenin derinliklerine doğru ilerlediğimizde, giriş kısmındaki soğuk hava deposunun hemen yanında küçük bir satış ofisi bizi karşıladı. Burada bizi karşılayan Bangladeşli satıcı kardeşimizle aramızda, yolların yorgunluğunu bir anda silip atan samimi bir gönül bağı kuruldu. Motosikletle bu tarihi izlerin peşine düştüğümüzü görünce yüzündeki tebessümle bize güzel bir kardeşlik indirimi de yaptı. Bu bereketli toprağın mahsulü olan tam 1,5 kilo pırıl pırıl Acve hurmasını sadece 50 Riyal (yaklaşık 550 TL) karşılığında aldık. Şehir merkezindeki turistik dükkânların karmaşasından uzak, bizzat yetiştiği bahçeden, dalının gölgesinden bu tazelikte bir hurmayı bu fiyata alabilmek, yolculuğun en güzel ganimetlerinden biri oldu. Kuyunun tadilat sesleri arasında, o ilk muhacirlerin namaza durduğu toprağa son bir kez bakıp, cebimizde Acve’nin bereketiyle El-Asabe’nin bu sessiz huzurundan marşa basarak ayrıldık.

Musabbah Mescidi

Kuba Mescidi’nin hemen yanı başındaki o kalabalığı arkamızda bırakıp, haritada beş dakikalık bir yürüyüş mesafesinde görünen Musabbah Mescidi’ne doğru niyetlendik. Ancak Medine’de bazen harita sizi yanıltabiliyor. Navigasyon bizi ana yollardan değil, labirent gibi arka sokaklardan dolaştırmaya başlayınca işin rengi değişti. Medine’nin o bitmek bilmeyen trafiği ve tepemizde boza pişiren 45 derecelik sıcağı altında, o meşhur trafik keşmekeşinde tam 45 dakika boyunca ter döktük. Beş dakikalık yolu neredeyse bir saate yaklaşan bir sabır sınavıyla, tozun ve sıcağın içinden geçerek bulabildik. Sonunda o vakur yapıyı karşımızda gördüğümüzde, “İşte Musabbah” dedik; ama oraya varmak için çektiğimiz çile, sanki bizi mescidin barındırdığı o askeri disipline ve kararlılığa hazırlamış gibiydi.

Burası sadece taştan bir bina değil, İslam tarihinin en stratejik sabahlarından birinin dilsiz şahidi. “Musabbah” ismi kelime anlamıyla “sabahlanan yer” demek ve bu isim doğrudan Benî Nadîr kuşatmasına işaret ediyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Müslümanlarla yaptığı antlaşmaya ihanet eden Benî Nadîr kabilesine karşı sefere çıktığında, ordusuyla birlikte tam bu noktada konaklamış ve kuşatma öncesi o kritik sabah namazını burada kıldırmıştır. Burayı asıl ilginç kılan olay ise kuşatma sırasında yaşanan o meşhur “ağaç hadisesidir.” Kuşatmanın askeri bir gereği olarak bölgedeki bazı hurma ağaçlarının kesilmesi gerekince, karşı taraf kalelerinden “Hani siz ıslah edicilerdiniz, neden ağaçları kesiyorsunuz?” diye seslenmişler. Bu sözler bazı sahabelerin içinde “Acaba yanlış mı yapıyoruz?” diye bir tereddüt uyandırınca, tam bu mevkide Haşr Suresi’nin 5. ayeti inmiş: “Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz veya onları kökleri üzerinde dikili bırakmanız hep Allah’ın izniyledir.” Bu ayetle birlikte, savaş hukukundaki o stratejik karar vahiyle onaylanmış ve Musabbah, askeri bir karargâh olmanın ötesinde ilahi hükmün bizzat tecelli ettiği bir merkez haline gelmiş.

Osmanlı Devleti de bu stratejik ve manevi mirası her zamanki o ince hürmetiyle ihya etmeyi ihmal etmemiş. Sultan II. Mahmud ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde mescit, Medine’nin o meşhur sert ve kapkara volkanik bazalt taşlarıyla yeniden inşa edilmiş. Osmanlı mimarları, Peygamber Efendimiz’in namaz kıldığı tam noktayı milimetrik bir hassasiyetle mihrap olarak belirleyip, yapıyı gösterişten uzak ama bir kale kadar vakur bir şekilde tasarlamışlar. Bugün o simsiyah bazalt taşlara dokunduğunuzda, hem o şanlı kuşatmanın askeri ciddiyetini hem de Osmanlı’nın bu hatırayı korumak için gösterdiği o mütevazı ama sarsılmaz sadakati aynı anda hissediyorsunuz.

Cuma Mescidi

Musabbah Mescidi’ndeki namazın ardından tekrar motosikletlere atladık. Osman hemen arkamda, yaklaşık 2 kilometrelik bir sürüşle Ranuna Vadisi içinde yer alan Cuma Mescidi’ne ulaştık. Harita üzerinde Kuba Mescidi ile Medine merkezinin tam ortasında, stratejik bir geçiş noktasında yer alıyor. Burası İslam tarihindeki “ilk” cuma namazının kılındığı nokta olması bakımından teknik bir öneme sahip. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hicret yolculuğunun sonunda Kuba’da 14 gün konakladıktan sonra bir Cuma günü Medine’ye doğru yola çıkmış. Ranuna Vadisi’ne, yani o dönemdeki Benî Sâlim b. Avf yurduna ulaştığında öğle vakti girmiş. Efendimiz burada devesinden inerek, kendisini karşılamaya gelen yaklaşık 100 kişilik sahabi grubuyla birlikte ilk Cuma hutbesini irad etmiş ve namazı kıldırmıştır. Mescit, ismini doğrudan bu tarihi olaydan alıyor; ancak kaynaklarda “Mescid-i Vadi” veya “Mescid-i Benî Sâlim” olarak geçtiği de görülür.

Mescidin mimari kronolojisinde Osmanlı dokunuşu oldukça belirgindir. İlk olarak Sultan II. Bayezid döneminde ciddi bir onarım gören yapı, daha sonra Sultan II. Mahmud ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde bölgenin karakteristik siyah bazalt taşları kullanılarak yeniden inşa edilmiştir. Osmanlı mimarları, ilk namazın kılındığı mihrap noktasını değiştirmeden yapıyı muhafaza etmiş, üzerine tek kubbeli ve zarif bir minaresi olan vakur bir Osmanlı mescidi yükseltmişlerdir. Her ne kadar 1991 yılındaki Suudi genişletmesiyle yapı modern bir görünüme kavuşmuş olsa da, Osmanlı döneminden kalan o siyah bazalt doku ve mimari hassasiyet, mescidin tarihsel kimliğinin temelini oluşturmaya devam ediyor.

Seniyyetül Veda Tepesi

Cuma Mescidi’ndeki namazın ardından Osman ile beraber motosikletleri kuzeye, şehrin eski çıkış kapısı sayılan Seniyyetül Veda tepesine doğru sürdük. Kısa bir mesafe katettikten sonra ulaştığımız bu nokta, bugün geniş yolların ve modern yapıların arasında kalsa da, aslında Medine’nin hem en coşkulu kavuşmalarına hem de en hüzünlü ayrılıklarına şahitlik etmiş stratejik bir eşik. Tepedeki Osmanlı kalesinin tadilatının bitmiş olmasına rağmen kapılarının hâlâ kilitli olması, bizi kalenin içine girmekten alıkoysa da bu sessiz bekleyiş aslında bölgenin binlerce yıllık hikâyesini dışarıdan süzmemize engel değildi.

Burada yaşanan en ilginç ve üzerinde en çok durulan hadiselerden biri, o meşhur “Tala’al Badru Alayna” (Ay doğdu üzerimize) ezgisinin ilk kez burada yankılanmış olmasıdır. Tarihçiler arasında bu karşılamanın Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Medine’ye ilk gelişi olan Hicret’te mi, yoksa yıllar sonraki Tebük Seferi dönüşünde mi yaşandığına dair teknik tartışmalar olsa da kabul gören genel kanı bu tepenin o tarihi karşılama töreninin merkezi olduğudur. Şehrin kuzeyinden, yani Şam cihetinden gelenlerin ilk görüldüğü ve Medinelilerin ellerinde deflerle misafirlerini beklediği bu geçit, bir nevi şehrin protokol kapısı görevini görmüş.

Ancak burayı askeri ve insani bir hikâyeyle birleştiren asıl olay, Tebük Seferi öncesinde yaşanmıştır. Peygamber Efendimiz ordusuyla sefere çıkarken, Hz. Ali’yi ailesine ve şehre göz kulak olması için Medine’den bırakmıştı. Ancak münafıkların “Efendimiz onu yük gördüğü için geride bıraktı” şeklindeki dedikodularına dayanamayan Hz. Ali, silahlarını kuşanıp tam bu noktada, Seniyyetül Veda tepesinde orduya yetişmiş. Efendimiz’e “Beni kadınların ve çocukların başında mı bırakıyorsun?” diye sorduğunda, İslam tarihinin en meşhur benzetmelerinden biri burada dile getirilmiş: “Musa’ya göre Harun neyse, sen de bana göre o olmak istemez misin? Tek fark, benden sonra peygamber gelmeyecek olmasıdır.” Hz. Ali bu sözle teselli bulup şehre geri dönerken, Seniyyetül Veda bu hüzünlü ama onurlu geri dönüşün de şahidi olmuştur. İsminin “Veda Tepesi” olmasının sebebi ise sadece karşılamalar değil, sefere giden orduların ve şehirden ayrılan kervanların tam buradan uğurlanmasıdır. Osmanlı da bu stratejik önemi göz ardı etmeyerek, şehri tepeden kontrol eden o vakur kaleyi buraya inşa etmiş.

Gars Kuyusu

Burası, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Medine’deki en sevdiği su kaynaklarından biri olmasıyla meşhurdur ve kaynaklarda Efendimiz’in burası için “Gars, cennet pınarlarından bir pınardır ve suyu suların en güzelidir,” buyurduğu nakledilir. Ancak burayı Medine’deki diğer onlarca kuyudan ayıran asıl sarsıcı detay, Efendimiz’in vefatından önce verdiği o vasiyet niteliğindeki talimattır. Efendimiz, “Ben vefat ettiğim zaman beni, Gars Kuyusu’ndan getireceğiniz yedi kırba su ile yıkayın,” buyurmuş ve vefatından sonra Hz. Ali tarafından bu vasiyet yerine getirilerek mübarek naaşı bu kuyunun suyuyla yıkanmıştır. Bu yönüyle Gars Kuyusu, sadece bir su kaynağı değil, İslam tarihinin en hüzünlü anına doğrudan şahitlik etmiş bir merkezdir.

Osmanlı Devleti de bu kutsal hatırayı korumak adına kuyu üzerine zarif bir yapı inşa etmiş, etrafını sağlam taşlarla tahkim ederek bakımını üstlenmiştir. Bugün gördüğümüz taş mimari, son dönemdeki geniş kapsamlı restorasyonla birleşmiş olsa da kuyunun ana gövdesi Osmanlı’nın o vakur ve dayanıklı inşa tarzının izlerini hâlâ taşımaktadır.

Gars Kuyusu’nun o huzurlu ama inanılmaz kalabalık atmosferinden ayrılıp Medine’nin ışıkları eşliğinde otelimize döndük. Günün yorgunluğunu ve yolun tozunu üzerimizden atmak için hızlıca bir kıyafet değişimi yapıp, geceyi asıl anlamlandıracak olan o randevuya, Selami Hoca ile sözleştiğimiz Uhud’daki Şüheda Mescidi’ne doğru sürdük.

Medine’nin ışıkları aynalarda yavaş yavaş küçülürken, çölü sarmalayan o derin gece sessizliği bizi içine aldı. Vizörümden içeri sızan serin rüzgâr, sanki bin yıllık bir hikâyeyi fısıldıyordu. Karanlığın içinden devasa bir gölge gibi yükselen o kaya kütlesi; 14 asır önce bir ordunun imtihanına ve bir peygamberin hüznüne şahitlik eden Uhud’un ta kendisiydi.

Bir Rüyadan Uhud Meydanına Şüheda Mescidi’nen önünde Selami Hocamızla buluştuk. Efendimiz’in (s.a.v.) savaştan önce gördüğü o meşhur rüyayı anlattı; kılıcının kabzasının kırılması Hz. Hamza’nın, gövdesinin kırılması ise sahabesinin şehadetine işaretti. Efendimiz aslında Medine içinde bir savunma savaşı yapmak istemişti ama Bedir’in heyecanını taşıyan gençler meydan savaşı için ısrar edince, zırhını kuşanıp tam da bizim şu an durduğumuz bu noktaya gelmişti.

Okçular Tepesi ve Unutulan O Kesin Emir Hoca eliyle karanlıktaki o meşhur tepeyi, Cebel-i Rumman’ı işaret etti. Efendimiz’in 50 okçuyu oraya yerleştirirken verdiği o sarsıcı emri hocanın sesinden duymak içimizi titretti: “Bedenimin kuşlar tarafından yendiğini görseniz bile, benden size ‘inin’ emri gelmeden asla inmeyin!” Savaş önce bizim lehimize başlamış, müşrikler arkalarına bakmadan kaçmaya başlamıştı ama o meşhur ganimet telaşı her şeyi bir anda hüzne çevirmişti.

Şehitlerin Efendisi ve Görünmez Kahramanlar Hoca anlattıkça duygulanmamak elde değildi; Musab bin Umeyr’in sancağı bırakmamak için kollarını feda edişini, şehit olduğunda üzerine örtecek tam bir kefen bile bulunamadığını dinlerken boğazımız düğümlendi. Ve tabii ki Hz. Hamza… Efendimiz’in süt kardeşi, dert ortağı, o koca aslanın Vahşi’nin mızrağıyla burada nasıl şehit düştüğünü yerinde dinlemek, sanki o acıyı tazeledi. Hoca, savaşın en zor anını, Efendimiz’in mübarek dişinin şehit edildiği o sahneyi anlattığında Uhud’un sessizliği daha da ağırlaştı. Cebrail (a.s.) ışıktan hızlı yetişip o mübarek kanı havada yakalamış; çünkü o kan yere düşse, Allah yeryüzünü yerle bir edecekti.

70 aslanın bu topraklara düştüğü o geceyi, tam da o meydanın ortasında Selami Hoca’dan dinlemek, bizi binlerce yıl geriye götürdü. Uhud bizi sevmişti, biz de Uhud’u… Bu derin maneviyatla, geceyi ruhumuza kaydederek yeniden marşa bastık.

 

Yazar : tenekecelebi

Yorum Yap