Motosikletle Umre Yolu 1.Bölüm

Motosikletle Umre Yolu 1.Bölüm

1.Gün – Sakarya – Ankara– Kayseri

Yol Arkadaşıyla Buluşma 

Uzun zamandır zihnimde ve kalbimde büyüttüğüm o büyük niyet için takvimler 21 Eylül Pazartesi’yi gösterdiğinde marşa bastım. Saat sabah 06:30, hava ise 11 dereceydi. Bu yolculuk benim için sadece bir yerden bir yere gitmek değil; eski insanların atla, deveyle veya kervanla aylarca sürerek çektiği o “yol çilesini” motosikletin üzerinde, rüzgarı göğüsleyerek ve yorularak bizzat hissetme isteğiydi. Yola çıkmadan önce ilk işim, aile büyüklerimin kabirlerini ziyaret edip birer Fatiha okuyarak bu kutsal yolculuğa dualarla başlamak oldu. Ardından Düzce’ye geçip, daha önce Moğolistan ve Pamir Dağları gibi en çetin coğrafyaları birlikte aştığım yol arkadaşım Osman Bilen ile buluştum.

Ankara’da Bürokrasi ve Nakit Telaşı

İlk durağımız Ankara’ydı. Burada asıl meselemiz, motorlarımızın yurt dışı pasaportu sayılan Triptik (CPD) belgesini almaktı. Gümrük anlaşması olmayan ülkelere geçişi sağlayan bu belge için her bir motosiklet başına 8 bin dolar teminat yatırmamız gerektiğini öğrendik. Banka üzerinden transfer yapmak istedik ancak yüksek komisyon oranları ve işlemlerin birkaç gün sürebileceği söylendi.

Bu nedenle parayı nakit yatırmaya karar verdik. Ancak Ankara’da koca bir gün boyunca “Ankara kazan biz kepçe” dolaşmamıza rağmen bankalarda nakit dolar bulamadık. Çözümü, rotamız üzerindeki Diyarbakır şubesine nakit hazırlatmakta bulup Ankara’dan ayrıldık. İlk kampımızı Kayseri’nin Ebiç köyünde, muhtarın misafirperverliği ve barajın sessiz manzarası eşliğinde çadırlarımızı kurarak geçirdik.

2. Gün – Kayseri – Diyarbakır

Diyarbakır: Ciğer Kokusu ve Eğil’in Beyaz Sırrı

Diyarbakır’a teker bastığımızda üzerimizde Ankara’nın o bürokratik yorgunluğu vardı ama şehir bizi hemen kucakladı. Bankacımla önceden organize ettiğimiz şubeye gidip, günlerimizi yiyen o “teminat” meselesini yarım saatte çözdük. Cebimizde makbuzlar, gönlümüzde ferahlıkla kendimizi hemen Çift Kapı’daki o meşhur ciğerciye attık. Sanayinin hemen yanındaki o salaş dükkanda, önümüze yığılan mezeler ve dumanı tüten ciğerlerle “Oh be, dünya varmış!” dedik. Karnımız doydu, şimdi sıra ruhumuzu doyurmaktaydı.

Rotayı Eğil’e çevirdik. Diyarbakır merkeze 50 kilometre uzaklıktaki bu ilçe, daha girer girmez “ben başkayım” diyordu. Gecenin karanlığında bile parlayan bembeyaz evleri dikkatimizi çekti. Meğer zamanın vizyoner bir kaymakamı, tüm ilçenin çehresini değiştirmek için binaları beyaza boyatmış. Bu görüntü, ilçeye bambaşka, temiz ve huzurlu bir hava katmış.

Bir Bardak Çay ve 1995’in Sırrı

Akşam saat sekiz sularıydı. Eğil meydanında bir kahvehaneye oturduk. Maksat bir çay içip soluklanmaktı ama köylülerle kurduğumuz muhabbet, bizi yakın tarihin en sarsıcı olaylarından birine götürdü. Çaylar tazelenirken, söz 1995 yılına, Dicle Barajı’nın su tutmaya başladığı o günlere geldi. Anlattıkları şeyler karşısında Osman’la birbirimize bakakaldık, tüylerimiz diken diken oldu.

Olay şuydu: Baraj suları yükselince, Kur’an-ı Kerim’de isimleri geçen Hazreti Zülküfl ve Hazreti Elyasa (a.s.) peygamberlerin nehir kenarındaki kabirleri sular altında kalacaktı. Ankara’dan çok gizli, “hizmete özel” bir emir geldi. Dönem, terörün en yoğun olduğu, kurşunların havada uçuştuğu 90’lı yıllar… Özel harekatçıların korumasında, dönemin genç kaymakamı Selim Çapar ve Müftü Ömer Kalkan önderliğinde 10 kişilik çekirdek bir ekip kuruldu. Görevleri, kabirleri açıp naaşları suların ulaşamayacağı Ziyaret Tepesi’ne nakletmekti.

Köylülerin anlattığına göre; kazı başladığında herkesin yüreği ağzındaymış. “Ya mezarlar boş çıkarsa? Ya sadece kemik kalmışsa?” korkusu varmış. Ama Hazreti Elyasa’nın kabri açıldığında, o kazmayı vuran işçiler donup kalmış. 2800 küsur yıldır orada yatan mübarek beden, sanki dün vefat etmiş gibi taptaze duruyormuş. Kasları hala esnek, kefeni üzerinde, uyur gibi… Bu mucizeyi gören ekip, hıçkırıklara boğulmuş. Aynı durum Hazreti Zülküfl’ün kabrinde de yaşanmış. Naaşlar, dualar ve tekbirler eşliğinde yeni tabutlarına konup, bir kamyonetin arkasında tepedeki yeni yerlerine taşınırken, olayı duyan Eğil halkı sokağa dökülmüş. Kimse ne olduğunu tam bilmese de, o kamyonet geçerken herkesi tarifsiz bir ağlama krizi tutmuş.

Dicle’nin Koynunda Sabahlamak

Bu hikayeyi dinledikten sonra, o manevi sarhoşlukla kalkıp peygamberlerin yeni istirahatgahı olan Ziyaret Tepesi’ne çıktık. Gece geç saat olmasına rağmen türbeler açıktı. İçerideki huzuru tarif etmeye kelimeler yetmez; Hazreti Süleyman’ın katibi olduğu söylenen Harun-i Asefi Hazretleri’nin makamını da orada ziyaret ettik.

Geceyi geçirmek için türbenin yanındaki parkı gözümüze kestirdik ama izin çıkmadı. Biz de “vardır bir hayır” diyip Dicle Nehri’nin hemen kıyısına indik. Suyun sesi, az önce dinlediğimiz o mucizevi hikayenin etkisi ve gökyüzündeki yıldızlar… Çadırımızı kurduk ama o gece uyumak ne mümkün? İnsan böyle bir toprağa başını koyunca, uykudan çok daha fazlasını alıyor.

3. Gün – Diyarbakır – İran (Bukan)
Sabah gün ağarırken, kahvaltımızı nehir kenarında yapıp hemen tepemizdeki Asur Kalesi’ne (Eğil Kalesi) tırmandık. Burası sadece bir taş yığını değil, adeta bir yeraltı şehri. Asurlulardan kalma bu kalede, savaş zamanı kuşatıldıklarında nehre inip su alabilsinler diye kayaların içine oyulmuş, 2 metre genişliğinde devasa tüneller var. Kral III. Salmanassar’ın kabartması, hala kazılan sarnıçlar ve mağaralar… Eğil, toprağının üstüyle de altıyla da bizi büyüledi.

Oradan ayrılırken Osman’la hemfikirdik: Sadece bu ilçeyi görmek için bile bu yola çıkılırdı.

Malabadi Köprüsü ve Bir Aşk Hikayesi

Yolumuza devam ederken Malabadi Köprüsü’nde durduk. 1147 yılında Artuklu Beyliği tarafından inşa edilen bu yapı, dünyadaki taş köprüler arasında en büyük kemere sahiptir. Evliya Çelebi’nin Ayasofya’nın kubbesiyle kıyasladığı bu köprü, aynı zamanda nehrin karşı kıyısındaki sevdiğine kavuşmak isterken boğulan kızın ve ona köprü yaptırarak cevap veren “Bad”ın hüzünlü hikayesini taşıyor.

Yüksekova: Buz Tutan Gece

Siirt yakınlarında Veysel Karani Hazretleri’nin kabrini ziyaret edip duamızı ettikten sonra Van Gölü’nün manzarası eşliğinde ilerledik. Akdamar Kilisesi’ni uzaktan selamlayıp heybetli Hoşap Kalesi’ni geçtikten sonra hedefimize odaklandık.

Günün sonunda, toplam 490 kilometre yol katederek Yüksekova’ya 20 kilometre kala Kalekom Köprüsü mevkiinde kampımızı kurduk. Kamp alanına ulaşmak için motosikletlerle bir dere geçmek zorunda kaldık. Hava sıcaklığı -5 dereceye kadar düştü; kışlık uyku tulumlarımın bile yetersiz kaldığı o dondurucu gecede titreyerek sabahı beklesek de, bir bardak sıcak kahvenin verdiği huzur her şeye değiyordu.

Yüksekova’nın Ayazından İran’a: Sınırda Drone Krizi

Gece dondurucu soğuk yüzünden gözüme uyku girmese de, sabah nedense oldukça dinç uyandım. Çadırdan kafamı çıkardığımda motosikletlerin ve yerlerin kırağıyla kaplandığını, her yerin bembeyaz olduğunu gördüm. Hava o kadar soğuktu ki, kahvaltıyı mecburen çadırın içinde hazırlayıp yedik. Neyse ki güneş arzıendam edip ortalığı ısıtınca buzlar eridi ve yola koyulduk. Gece karanlıkta derinliğini bile görmeden “haldur huldur” geçtiğimiz o dereyi gün ışığında rahatça aşıp ana yola bağlandık. Harika manzaralar eşliğinde yaklaşık 60 kilometre sürerek Hakkâri Yüksekova’ya ulaştık.

Triptik Belgesinin Kritik Detayları

Yüksekova’da biraz arandıktan sonra Triptik Ofisi’ni bulduk ama henüz açılmamıştı. Kapıdaki numaradan yetkiliyi aradık, sağ olsun yarım saat içinde geldi. Teminat dekontlarını ve ruhsatlarımızı teslim ettik. Memur gerçekten çok ilgiliydi; evrakları nasıl doldurmamız gerektiğini tek tek anlattı.

Bu Triptik belgesi gerçekten şakaya gelmez bir konu. Giriş ve çıkış yapılan her ülkede bu belgeye mutlaka kaşe vurdurmak gerekiyor. Eğer motosikleti çaldırır, kaza yapar veya bir şekilde ülkeye geri getirmezseniz, yatırdığınız teminat iki yıl boyunca içeride kalıyor. İki yılın sonunda ilgili ülkeden bir sorun bildirilmezse ancak o zaman paranızı geri alabiliyorsunuz. İşlemleri titizlikle halledip tekrar yola düştük.

İran Sınırında Soğuk Terler

Yaklaşık 40 kilometre daha sürdükten sonra nihayet Türk sınır kapısına vardık. Çıkış harçlarımızı yatırıp işlemlerimizi hızla hallederken, tesadüfen motorcu olan polis arkadaşlarla koyu bir muhabbete daldık. Onlarla vedalaşıp güzel ülkemizden çıkış yaptık ve İran tarafına hızlı bir giriş gerçekleştirdik. Ancak aksiyon tam da burada başladı.

Daha ilk kontrol noktasında motosikletleri rutin arama için durdurdular. Askerlerden biri Osman’ın motorunu ararken, diğeri de benimkine yöneldi. Çantamı açar açmaz en üstteki kutuyu gösterip ne olduğunu sordu. “Drone” cevabını vermemle ortam bir anda buz kesti. Tekrar sordu, tekrar aynı cevabı verdim. Hemen diğerlerini çağırdı, bir anda 3-4 İran askeri başıma üşüştü. Ne için getirdiğimi sordular, anlatmaya çalıştım ama dil bariyerine takıldık.

Bunun üzerine Türkiye’de yaşamış, Azerbaycan Türkü bir asker getirdiler. Dronu sadece çekim amaçlı getirdiğimi, daha önceki İran gezilerimde de kullandığımı anlattım. O asker de durumu oranın en yetkili komutanına çevirdi. Askerin bana fısıldadığına göre normal prosedürde sorgusuz sualsiz tutuklanıp mahkemeye sevk edilmem gerekiyormuş; ancak bu komutanın çok anlayışlı biri olması benim en büyük şansımdı. Komutan 15-20 dakika boyunca çeşitli yerleri telefonla arayıp bilgi aldı. Ben hala “Bu alt tarafı 200 gramlık amatör bir alet, tehlikesi yok” diye çırpınsam da, cihazı kesinlikle ülkeye sokmayacaklarını belirttiler.

İki Ülke Arasında Bir Garip Teslimat

Dronu dönüşte almak üzere oraya bırakabileceğimi söylediler ama aynı kapıdan dönüp dönmeyeceğim meçhul olduğu için bunu istemedim. Bunun üzerine, bana yardımcı olmak adına cihazı Türkiye tarafına geçip güvendiğim birine bırakmamı önerdiler. Komutan yanıma bir İran askeri verdi ve beni Türk sınır kapısına kadar yürüttü.

Oradaki gümrük memurumuza durumu anlattım. Asker de beni doğrulayıp kapıda bekleyeceğini söyledi. İşin ilginç yanı, tamamen gayriresmi bir şekilde iki sınır arasında mekik dokuyordum. Türk tarafına geçip, az önce muhabbet ettiğim polisleri buldum. Sağ olsun bir polis memuru inisiyatif alarak dronu teslim aldı ve adresime kargolamayı kabul etti.

Büyük bir yükten kurtulmuş olarak tekrar kapıya döndüm. Beni bekleyen İran askeri eşliğinde içeri girdim, motosikletler baştan aşağı tekrar arandı ve sorunsuz bir şekilde kontrol noktasını geçtik. Gümrük ofisindeki evrakların tamamı Farsça olduğu için sıralamayı anlamak imkansızdı. Bereket versin, Türkçe bilen görevlilerin ve memurların yardımıyla 3-4 saatlik bir mesainin ardından İran’a tam anlamıyla giriş yapmış olduk.

Urmiye’de “Sarrafi” Sıcaklığı ve Bukan’da İlk Kamp

Sınır kapılarındaki kur uçurumu nedeniyle döviz bozdurmak için en yakın büyük şehir olan Urmiye’ye (Güney Azerbaycan eyaleti) yöneldik. Kalabalık ve büyük bir şehir olmasına rağmen neredeyse herkesin Türkçe bilmesi işimizi çok kolaylaştırdı. Döviz bürolarına burada “Sarrafi” deniyor. Sorduğumuz kişilerin yönlendirmesiyle Ataiy Bulvarı’nda bir sarrafi bulduk.

İçeri girdiğimizde motosikletli yabancılar olduğumuzu hemen anladılar. Türkiye’den geldiğimizi ve Umre yolunda olduğumuzu duyunca bizi adeta bağırlarına bastılar. Arka taraftaki odaya davet edip yiyecek ve içecek ikram ettiler. Bir saatlik hoş sohbetin ardından, “İran’da başınıza bir iş gelirse hemen bizi arayın” diyerek telefon numaralarını verdiler. Bu samimi misafirperverlik kalbimizi ısıttı.

Urmiye’den ayrılıp harika manzaralar eşliğinde 180 kilometre daha sürdük. Akşam 19:00 civarı Bukan şehrine ulaştık. Yöresel lezzetlerin tadına baktıktan sonra kamp atacak yer arayışına girdik. İran’da çadır kültürü çok yaygın olduğu için yol kenarındaki güzel bir parka hiç çekinmeden çadırlarımızı kurduk. Kimse bizi garipsemedi veya rahatsız etmedi. Hafif serinleyen havaya inat, sıcacık bir çay demleyip günün o deli yorgunluğunu geride bıraktık ve erkenden uykuya daldık.

 

Yazar : tenekecelebi

Yorum Yap