Motosikletle Umre Yolu 2.Bölüm

Motosikletle Umre Yolu 2.Bölüm

4.Gün – Bukan (İran) – Kasr-ı Şirin (İran)

Dün gece soğuktan ne kadar kıvrandıysam, sabah da bir o kadar dinç açtım gözlerimi. Çadırdan kafamı uzattığımda Bukan Köprüsü’nün dibindeki park alanının kırağıyla kaplandığını, her yerin bembeyaz olduğunu gördüm. Gece zifiri karanlıkta park ettiğimiz için etrafı pek seçememiştik ama sabahın ilk ışıklarıyla aslında ne kadar yeşil ve güzel bir yerde olduğumuzu fark ettik. Hava hala buz gibi olduğu için kahvaltıyı çadırın içine taşıdık; akşamdan aldığımız nevaleyle, çayımızın dumanı tüterken güzelce karnımızı doyurduk. Güneş yüzünü gösterip de çadırın ve motorların üzerindeki buzlar eriyince toparlanıp tekrar yola koyulduk.

Gece karanlıkta derinliğini bile kestiremeden haldur huldur geçtiğimiz derenin üzerinden bu kez aydınlıkta geçip ana yola bağlandık. İstikametimiz sınır!

Divandareh: Dünyanın En Ucuz Benzini ve Efsanevi Sokak Lezzetleri

Bukan, ağırlıklı olarak Azerbaycan Türklerinin yaşadığı ama içinde birçok farklı etnik kimliği de barındıran çok renkli bir şehir. Yaklaşık 125 kilometre sürdükten sonra Divandareh adında bir Kürt şehrine vardık. Yol kenarında kahvaltılık atıştırmalıklar yapan salaş yerler görünce dayanamayıp durduk. Aslında tok sayılırdık ama o dumanı tüten, lavaş arasına sarılmış patates, yumurta, peynir ve taze otlardan oluşan sıcak dürümün kokusuna kimse karşı koyamazdı. Yanında içtiğimiz o yerel İran çayı ise benim gibi bir çay tiryakisi için efsanevi bir lezzetti.

Burada yola çıkmadan önce benzinlerimizi fulleyelim dedik ve pompaya yanaştığımızda İran’ın o meşhur gerçeğiyle yüzleştik: Benzinin litresi yaklaşık 1,60 TL’ye geliyordu! Şöyle özetleyeyim; az önce yediğimiz bir dürüm ve içtiğimiz dört çaya verdiğimiz parayla, altımızdaki iki koca V-Strom’un depolarını ağzına kadar doldurduk. Bu, bir motorcu için rüya gibi bir şey.

Senendec’te Cuma Namazı ve “Tarzanca” Kardeşlik

Yaklaşık 100 kilometre daha sürüp Senendec (Sanandaj) şehrine ulaştık. Günlerden Cuma olunca, namaz için ara sokaklarda bir cami aramaya başladık. Dikkatimi çeken ilk şey, bu bölgede alıştığımızın aksine çok az cami olmasıydı; koca şehirde sadece birkaç tane görebildik.

Birini bulup içeri girdiğimizde, Şii coğrafyasında olduğumuz için namaz ritüellerinin ve ibadet şekillerinin bizden oldukça farklı olduğunu tecrübe ettik. Hutbe tamamen Kürtçe okundu. Kelimelerin çoğunu anlamasak da, o manevi hissiyat ve vurgulardan konunun özünü kalbimizde hissettik. Namaz çıkışı cami cemaatinin bizi o sıcacık karşılaması, tebessümleri her şeye bedeldi. Ortak bir dilimiz yoktu; biraz Türkçe, biraz el kol hareketleriyle “Tarzanca” anlaştık ama kardeşlik dilinin tercümana ihtiyacı yoktu. Bizi ısrarla yemeğe davet ettiler ama yolumuz uzun olduğu için teşekkür edip dualarını alarak yola devam ettik.


Çölün Ortasındaki Vaha ve İran’ın “Hayalet” Motorcuları

Kamyaran rotasını takip edip güneşin tepemizde boza pişirdiği, havanın 40 dereceyi bulduğu bir havada 120 kilometre kadar sürdük. Ghazanchi yakınlarında, adeta çölün ortasına kurulmuş harika bir tesise denk geldik. Tesisin içinden şırıl şırıl akan minik bir dere geçiyor, etrafında ise geleneksel İran kültürünün vazgeçilmezi olan o geniş sedirler yer alıyordu. Sedirlere yayılıp yemeğimizi yedik, çayımızı yudumlarken gözlerimiz yorgunluktan kapanıyordu, kısa bir şekerleme yaptık.

Uyandığımızda yan sedirde oturan yerel motorcularla sohbete daldık. Altlarındaki motorları görünce gözlerime inanamadım; yeni model Hayabusa’lar, BMW’ler ve envaiçeşit yüksek hacimli motosiklet… İran’da 250cc üzeri motosiklet kullanmak kesinlikle yasak. Bu adamlar resmen yasa dışı sürüyorlar. Motorlarını böyle gizli, kuytu tesislere park ediyor; polis gördüklerinde rahatça kaçabilmek için sadece asfaltı düzgün ve kaçış rotası olan yolları tercih ediyorlarmış. Onların bu adrenalin dolu “hayalet sürücü” hikayelerini dinlemek yolculuğun en ilginç anlarından biriydi.

Loş Konteynerde Soğuk Terler: Sorgu Odası

Yemekten sonra asıl hedefimiz olan sınıra doğru gaz açtık. Yaklaşık 120 kilometre gitmiştik ki, Kasr-ı Şirin’e 90 kilometre kala dağ yolunda bir askeri kontrol noktasına denk geldik. İran’da şehir girişlerindeki bu noktalar rutindir; genellikle pasaportu gösterirsin, Türk olduğunu anladıklarında gülümseyerek “Geç” derler. Ama bu kez motoru durdurduğum an havadaki gerginliği hissettim.

Askerler pasaportlarımızı aldı. Tam o sırada başka bir asker geldi, eliyle işaret edip sert bir ses tonuyla kask kameralarımızı, telefonlarımızı ve navigasyon cihazımızı söküp kendisine vermemizi, ardından onu takip etmemizi söyledi.

Bizi yol kenarındaki demir bir konteynerin içine soktular. İçerisi tam bir Ortadoğu filmi seti gibiydi; tepede cılız, sarı renkte yanan tek bir ampul ve buz gibi bir sessizlik. Kask kameramı açıp eline verdim. Asker, hiçbir acele belirtisi göstermeden, ağır ağır, kare kare tüm videolarımı izlemeye başladı. O izledikçe benim alnımdan terler boşanıyordu. İçimden sürekli senaryolar kuruyorum: “Acaba yolda askeri bir tesisi mi çektim? Yanlış bir yeri mi kadraja aldım?” O anki çaresizlik hissi gerçekten korkutucu. Bazen durdurup “Burası neresi?” diye soruyor, hatırladığım kadarıyla cevaplıyorum.

Kamerayı bitirip telefonlara geçtiler. Biz soru soruyoruz, tek kelime cevap vermiyorlar. Ortam o kadar gergin ki, içeri giren başka bir askerin delici bakışları altında eziliyoruz. Telefonlardaki tüm fotoğraflar, videolar, hatta silinenler klasörüne kadar her yeri deştiler. Benim telefondan bir şey çıkmadı ama Osman’ın telefonunda bir fotoğrafa uzun uzun “zoom” yaptıklarını gördüm.

Meğer bizim Osman, “Ne olur ne olmaz, belki yolda lazım olur” diyerek çalıştığı askeri fabrikanın işçi kimlik kartının fotoğrafını çekmiş! Asker fotoğraftaki askeri armayı görünce haliyle alarm durumuna geçti. “Bu nedir, sen asker misin?” diye sorgu başladı. Dilimiz damağımız kuruyarak adamın asker olmadığını, fabrikada alt tarafı bir forklift operatörü olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Dakikalar saat gibi geçiyordu.

Neyse ki bir süre sonra sivil giyimli, iyi derecede İngilizce bilen bir yetkili geldi. Bize birkaç çapraz soru daha sordu, durumu mantıklı bir şekilde izah edince kendi aralarında Farsça konuştular ve nihayet derin bir nefes aldık. Sivil yetkili teşekkür edip bizi serbest bıraktıklarını söyledi. Konteynerden çıktığımızda neredeyse bir saat geçmişti.

Hüsrevi Kapısında Hüsran ve Kasr-ı Şirin’de Gece

Sorgunun verdiği zihinsel yorgunlukla motorlara bindiğimizde dağ yolunda güneş çoktan batmıştı. Karanlıkta virajları inerek “En azından bu gece sınırı geçelim” umuduyla Hüsrevi sınır kapısına doğru sürdük. Yaklaşık yarım saatlik karanlık sürüşün ardından nihayet kapıya 1 kilometre kala o bitmek bilmeyen TIR kuyruklarını gördük.

Ancak sınır şehri hayalet kasaba gibiydi, yaprak kıpırdamıyordu. Kapıya geldiğimizde korktuğumuz başımıza geldi: Sınır kapısı tamamen kapalıydı. Yapacak bir şey yoktu; motorların yönünü çevirip 15 kilometre gerideki Kasr-ı Şirin şehir merkezine geri döndük.

Şehre hakim, yüksek bir tepede bulunan güzel bir park bulup geceyi burada çadırda geçirmeye karar verdik. Çadırlarımızı kurduk, ocakta suyumuzu kaynatıp o yorgunluğun üzerine demli bir çay içtik. Sınır stresleri, sorgu odaları, 40 derece sıcak, dağ yolları derken günün sonunda tam 580 kilometre devirmiştik. Tulumun içine girdiğimde, bedenim paramparça olsa da ruhum yepyeni bir hikayeyle doyuma ulaşmıştı.

5.Gün – Kasr-ı Şirin (İran) – Gilan Garb (İran)

Bu sabah, Kasr-ı Şirin Falahat Park’ın o güzel manzaralı alanında, serin ama huzurlu bir havada kahvaltımızı yaptık. Acelemiz yoktu çünkü sınır kapısının saat 08:00’den önce açılmadığını öğrenmiştik. Yaklaşık 07:30 gibi toparlanıp, akşamdan kapalı olduğunu bildiğimiz Khosravi (Hüsrevi) Sınır Kapısı’na doğru sakin bir sürüşe başladık. Sadece 20 kilometre mesafedeki kapıya ulaştığımızda, ilk iş olarak terminal binasındaki görevlilere işlemleri sorduk. Ancak bizi, gümrük işlemleri için ana binadan 2 kilometre ilerideki, TIR’ların toz dumana kattığı, göz gözü görmeyen bambaşka bir alana yönlendirdiler.

Hüsrevi Sınır Kapısı: Toz, Toprak ve İlk Deneme

Tozlu alanda biraz bekledikten sonra, “gümrük binası” denilen ama aslında konteynerden bozma bir yere girdik. Buradaki manzara gerçekten trajikomikti; dijitalleşmenin zerresi yoktu, yerde bir halı, eski bir bilgisayar ve tükenmez kalemle evrak doldurmaya çalışan görevlilerle tam bir “kara düzen” hakimdi. Derdimizi anlatıp İran’dan çıkış yapacağımızı söyledik, Triptik belgelerimizi verdik. Sıcağın ve tozun altında epey bekledikten sonra belgelerimizi hazırlayıp bizi tekrar ana terminal binasına gönderdiler.

Ana terminale döndüğümüzde, sanırım bizi yanlış yönlendiren bir askerin peşine takıldık. Bir anda ortamın ve üniformaların değiştiğini, etrafımızı Irak bayraklı askerlerin sardığını fark ettik. El kol hareketleriyle yanlış yöne geldiğimizi ve alanı derhal terk etmemiz gerektiğini söyleyince, hemen tornistan yapıp geri döndük. Ana terminaldeki memur, gittiğimiz tarafın sadece ticari araçlara ayrıldığını söyledi; bunu bize daha önce kimse söylememişti ama motosikletlerimizin çıkış işlemleri de maalesef o tarafta yapılmıştı.

Çözüm olarak memur bize, motosikletlerimizi elimizde iterek terminal binasının içine sokmamızı söyledi. Bütün gözler üzerimizdeyken, koca motorları ite kaka terminale soktuk. Bir yaya yolcu gibi pasaportumuza çıkış damgası vurdurduktan sonra, motorları Irak tarafına doğru yavaş yavaş itmeye devam ettik.

İki Sınır Arasında Arafta Kalmak

İran tarafının son kontrol noktasındaki memur bizi uzaktan izliyordu. Yanına vardığımızda “Siz hayırdır kardeşim, ne yapıyorsunuz?” dercesine baktı. Durumu anlattık, ona mantıklı gelmese de “Benim için sorun yok, sizi gönderirim ama Irak tarafı almayabilir” diyerek moralimizi yerle bir etti. Yine de şansımızı denemek istedik. İran askeri çıkışımızı onayladı ve kendimizi gümrüksüz alanda bulduk.

Tam o sırada Iraklı asker bizi gördü. Durumu anlattık ama pek anlamadı. Sağ olsun İranlı asker olaya müdahil oldu ve ortaya tam bir film sahnesi çıktı: Bir tarafta İran sınır demirlerini tutan bir asker, diğer tarafta Irak demirlerini tutan başka bir asker ve tam ortada ben, Osman ve motorlarımız… İran askeri, Iraklı meslektaşına Arapça laf anlatmaya çalıştı. Irak askeri durumu amirlerine bildireceğini söyleyince, 40 derece sıcağın altında, iki ülke arasında tam 45 dakika bekledik.

Sonuç hüsrandı; Irak askeri bu kapının sadece ticari araçlar ve yayalar için olduğunu, motosikletleri içeri alamayacağını söyledi. Yani İran’dan çıkmıştık ama Irak’a girememiştik; resmen araftaydık! İran askeriyle göz göze geldiğimizde o “Gelin tamam şapşal şeyler” bakışını görünce tıpış tıpış İran’a geri döndük. Tekrar pasaport işlemleri, tekrar giriş kaşeleri derken motosikletleri yeniden İran’a soktuk. Memur, 2 kilometre ilerideki Perviz Han sınır kapısından geçebileceğimizi söyleyip triptik belgemize bir paraf attı. Biz de mecburen Perviz Han’a doğru yola çıktık.

Perviz Han Kapısı: İkinci Hüsran

Perviz Han sınır kapısı da TIR’ların ve araçların yoğun olduğu, toz toprak içinde devasa bir yerdi. İlk kapıdaki memur, Hüsrevi’de atılan parafı görünce bizi doğrudan gümrük ofisine gönderdi. Motorları bırakıp, “reis” dedikleri yüksek rütbeli gümrük müdürünün yanına çıktık. Durumu ve daha önce yaşadıklarımızı detaylıca anlattık; tek yapması gereken Hüsrevi’de verilen kağıda paraf atmaktı. Ancak o, bizi dinlemeyip sıfırdan gümrük giriş evrakı düzenlemeye kalktı. İtiraz ettim, triptik belgesi olduğu için bu durumun Türkiye’ye dönüşte teminatımızı yakabileceğini anlatmaya çalıştım. Neyse ki uzun uğraşlar sonucu anladı ve resmi olarak İran’dan çıkışımızı yaptı.

İlk girişteki görevli, bu kapının bizim rotamız için sorun olabileceğini belirtse de, üst makamdan onay alıp pasaport işlemlerimizi sıraya koydu ve bizi gümrük bölgesine yönlendirdi. Gümrük binasındaki memur motorları aradıktan sonra nereye gittiğimizi sordu. “Bağdat” cevabını verince, bu kapıdan Bağdat’a gidemeyeceğimizi, sadece Kürt Bölgesel Yönetimi alanına geçebileceğimizi söyledi. İçeri alabileceğini ama Merkezi Hükümet Kontrol alanına girdiğimizde kontrol noktalarından çevrileceğimizi ısrarla belirtti.

Yine de şansımızı denemek istedik. Fakat o andan itibaren kimse bizimle ilgilenmemeye başladı. Bizi ve motorları kontrol edecek olan memur bir türlü gelmiyordu. Tozun ve sıcağın altında 2 saatten fazla bekledik. Etraftaki memurlara sorduğumuzda net cevap alamadık, hatta ısrar edince bu kapıdan geçmememizi tavsiye ettiler. O sırada yanımıza gelen Kerkük Türkü bir amca da aynı tavsiyede bulununca, “Bunda da bir hayır vardır” diyerek kaderimize razı olduk ve tekrar İran’a geri döndük.

Kasr-ı Şirin’de Tarihle Yüzleşme ve Mehran Yolu

İki günde İran’dan üç kez çıkış, iki kez giriş yaparak kendi çapımızda bir rekor kırmıştık. Sinirlerimiz iyice gerilmişti ve son çaremiz olan Mehran kapısına gitmekten başka alternatifimiz kalmamıştı.

Tekrar Kasr-ı Şirin şehrine döndük. Aslında bu şehrin bizim tarihimizde çok derin bir yeri var. Burası, adını 1639’da imzalanan ve Osmanlı ile Safevi Devleti arasındaki o uzun savaşları kesin olarak bitiren Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan alıyor. Bu sadece bir barış belgesi değil; bugünkü Türkiye-İran sınırını büyük ölçüde çizen ve dünyanın halen geçerliliğini koruyan en eski sınır antlaşmalarından biri. Bir zamanlar büyük orduların çarpıştığı, Bağdat’ın Osmanlı’da kaldığı bu topraklarda durmak, tarihin nasıl somutlaştığını hissettirdi bana.

Bu tarihi ve güzel şehre son kez veda edip yola koyulduk. Yaklaşık 40 kilometre gitmiştik ki yol bozulmaya başladı ve bizi bir askeri kontrol noktasına çıkardı. Rutin bir kontrol sanıp pasaportlarımızı uzattık. Nereye gittiğimizi sorduklarında “Mehran” dedik. Askerler, bulunduğumuz yolun askeri bir yol olduğunu, sivillerden sadece köylülerin geçebileceğini söylediler. Bizi buraya navigasyonun soktuğunu anlatınca, alternatif rotayı tarif ettiler.

Geri dönüp doğru yola girdiğimizde hava kararmaya yüz tutmuştu. O gün Mehran’a ulaşamayacağımızı anlayınca kamp yeri aramaya başladık. Yaklaşık 20 kilometre sonra Gilan Garb denilen şehirde güzel bir park bulup çadırlarımızı kurduk. Konserve makarnalarımızı yiyip üzerine de güzel bir çay demledik. Çaydan aldığımız her yudumda, o gün sınır kapılarında yaşadığımız bütün o deli stresin yavaş yavaş akıp gittiğini hissettik.

6.Gün – Gilan Garb (İran) – Badra (Irak)

Bu sabah erkenden kamp yerimizde uyandık. Acelemiz yoktu çünkü sınır kapısının 08:00’den önce açılmayacağını biliyorduk. Akşamdan aldığımız yerel peynir ve atıştırmalıklarla çadırın önünde demli bir çay eşliğinde kahvaltımızı yaptık. Motorları yükleyip 07:30 gibi yola çıktık. İstikamet, dün gece kapısından döndüğümüz Hüsrevi (Khosravi) Sınır Kapısı… Ancak, dünkü yönlendirmeler yüzünden sınırın İran tarafında o kadar çok zaman kaybettik ve o kadar çok git-gel yaşadık ki, en sonunda yönümüzü değiştirip İlam eyaletine bağlı Mehran sınır kapısına doğru yola koyulduk.

Savaşın İzleri: Tanklar ve Mağaralar

Mehran’a doğru sürerken, yol kenarında yüksek bir kaide üzerinde sergilenen harap olmuş bir tank gördük. Aslında buralara gelmeden önce de bazı köy ve kasaba girişlerinde bu tanklara rastlamıştık ama bu kez durup yakından inceleme şansımız oldu. Bunlar, kanlı İran-Irak savaşından kalma, o acı dolu yılların sessiz tanıklarıydı. Biraz ileride dikkatimizi çeken bir mezarlıkta durduk; ölenlerin kocaman fotoğrafları mermerlere işlenmişti. Şii kültüründeki bu görsel anma geleneği, alıştığımız mezarlık kültüründen oldukça farklıydı.

Bir saat kadar daha sürdükten sonra bu kez yol kenarında insan eliyle oyulduğu belli olan mağaralar gördük. Merak edip içeri daldık; içerisi resmen odalar halinde bir yaşam alanıydı. O sırada yanımıza gelen İranlı bir grubun anlattığına göre, bu mağaralar da İran-Irak savaşında karargah ve askeri sığınak olarak kullanılmış. Zamanın ve suyun yıpratıcı etkisine rağmen savaşın o ağır izleri hala duvarlarda duruyordu.

Mehran Sınır Kapısı: Irak’a Girişte “Arap Saçı”

Yaklaşık 100 kilometre sonra sınır şehri Mehran’a ulaştık. İran tarafından çıkışımız her zamanki gibi sorunsuz ve hızlı oldu. Ancak asıl film Irak tarafına adım attığımızda başladı.

İlk girdiğinizde sizi karşılayan bir asker, elinizdeki evrakları alıp hemen yakındaki bir konteynere yönlendiriyor. Sorun şu ki; kimse İngilizce bilmiyor, herkes sürekli ve hızlı bir şekilde Arapça konuşuyor. Mehran çok büyük bir sınır kapısı ve birimler arası mesafeler inanılmaz uzak. İlk konteynerdeki görevli pasaportlarımızı, triptik belgelerimizi ve vizelerimizi kontrol edip her şeyi eski usul, elle bir deftere kaydetti. Sonra bize Arapça bir şeyler anlatıp hazırlamamız gereken evrakları saydı ama sistem öylesine karışık ki anlamak ne mümkün!

Bizi gümrük binasına yönlendirdiler ama motosikletlerle gitmemize izin vermediler. Motorları giriş kapısına bırakıp, üzerimizde kalın motosiklet kıyafetleri, ayağımızda ağır botlar, tepemizde 42 derece kavurucu sıcak ve yerde 10 santimi bulan toz toprağın içinde yaklaşık 700 metre yürümek zorunda kaldık. Etrafı tamamen TIR’larla çevrili, üzerinde sadece küçük bir Arapça tabela olan konteynerden bozma gümrük ofisini sora sora bulduk.

Bir Fincan Kahve İçin 20 Dakikalık Gümrük Bekleyişi

Ofise girip “Biz geldik, evraklarımız da bunlar” dedik. Memur evrakları tam 40 dakika boyunca ağır ağır inceledi, defterlere bir şeyler karaladı. Sonra başını kaldırıp “Derecaat (Motosiklet) nerede?” diye sordu. “Motosikletle girmemize izin vermediler, girişte bıraktık” dedik. Memur omuz silkip “Yapacak bir şey yok, gidin motorları alın, görmem gerek” dedi. Çaresizce o 700 metreyi o sıcakta tekrar yürüyüp motorları aldık.

Ancak yaya olarak TIR’ların arasından geçtiğimiz o labirente motorlarla girmek tam bir işkenceydi. Yarım saat de motorları o barakanın önüne sokabilmek için uğraştık; sinirlerimiz artık tavan yapmıştı. Memur zahmet edip dışarı çıktı; şaseyi, markayı, modeli, rengi tek tek inceleyip triptik belgesini doldurdu. “Bekleyin” dedi. Yarım saat daha güneşin alnında bekledikten sonra başka bir memur gelip motorları fiziki olarak aradı ve “Tamam” dedi.

Tekrar ofise girdik. Elimizde triptik belgesi olmasına rağmen memur bir dünya A4 kağıdı daha çıkardı; “Onu doldur, bunu imzala” derken zaman akıp gidiyordu. Bir an önce Bağdat’a sürmek istiyorduk ama içerideki manzara evlere şenlikti. Memur işi gücü bırakmış, elektrikli bir ocakta yerel bir kahve pişirmeye başlamıştı. Kahveyi usulca karıştırıyor, ağır ağır pişmesini bekliyordu. Tam 15-20 dakika kahvenin hazır olmasını izledik. Kahve pişince adam fişi çekti, yerine fotokopi makinesinin fişini takıp evraklarımızın fotokopisini çekti! Meğer ofiste tek bir priz varmış ve adam için o an kahve yapmak, bizim sınır geçişimizden çok daha önemliymiş. Neyse ki o nefis kahveden bize de ikram etti de sinirimiz biraz olsun yatıştı; dürüst olmak gerekirse hayatımda içtiğim en lezzetli kahvelerden biriydi.

“Temim”, “Muhaberat” ve Pasaport Krizi

İşimiz bitti sanırken memur sürekli “Temim, temim!” diyerek bizi ilk girdiğimiz yerin yakınındaki başka bir ofise gönderdi. O an anlamadık ama sonradan araştırdığımda bunun zorunlu araç sigortası olduğunu öğrendim. Oraya yürüyüp sigortayı yaptırdık. Döndüğümüzde bu kez de bizi “Muhaberat” denilen bir istihbarat ofisine yolladılar. Toz toprağın içinde o ofisi de bulduk. Kapıdaki gıcık bir polisle biraz hırlaşsak da içeri girmeyi başardık. İçeride iyi derecede İngilizce bilen, sivil giyimli ve diğer polislerin saygı gösterdiği bir yetkili vardı. Bizi kısaca sorguladıktan sonra evrakımızı onaylayıp güzel dileklerle uğurladı.

Hemen yakındaki pasaport ofisinde çıkış kaşelerimizi vurdurduk, evrakları toplayıp motorların yanına koştuk. İlk kapıdaki polis “Her şey tamam, çıkabilirsiniz” dedi. İçimizden sevinç çığlıkları atarak çıkış kapısına doğru gaz açtık.

Ancak çıkış kapısındaki, yüzünü tozdan korunmak için siyah bir beze sarmış, üniforması ve botları dökülen bir asker bizi durdurup evrakları tekrar istedi. “Yine mi?” diye iç geçirirken asker Arapça bir şeyler söyleyip motorları kenara çekmemizi işaret etti. Telsizler, telefonlar derken 10 dakikalık bir telefon trafiği yaşandı. Sonunda anladık ki pasaportumdaki giriş kaşesini yanlışlıkla bir sene öncesinin tarihine vurmuşlar! Irak’a tek giriş hakkım varken bu hatanın beni deport ettirebileceği korkusuyla aklımda bin tilki dönmeye başladı.

Asker bizi bir minibüse bindirip 2 kilometre gerideki ilk giriş konteynerine geri gönderdi. Neyse ki telsizle haber vermişler; bizi görünce hemen içeri alıp 15-20 dakika içinde kaşeyi düzelttiler, fotoğraflarımızı çekip WhatsApp üzerinden bir yerlere gönderdiler ve “Çıkabilirsiniz” dediler.

Yarım saatlik gecikmeyle tekrar çıkış kapısına geldik. Aynı asker yine evrakları inceledi ve bu kez de “Gümrük, gümrük!” diye tutturdu. Meğer gümrükteki o kahve keyfi yapan memurlar triptik belgemizi sisteme girmeyi unutmuş! “Vardır bunda da bir hayır” diyerek o tozlu gümrüğe bir kez daha döndük. Memur bizi görünce durumu anladı, uzun bir bekleyişin ardından bilgileri sisteme girdi. Bu işlem için de motor başı 25.000 Dinar (yaklaşık 20 Dolar) ayakbastı parası aldılar. Son bir kez pasaport ofisine gidip doğru kaşeyi teyit ettirdikten sonra, 5 saatlik o çıldırtıcı bekleyişin ardından çıkış kapısındaki memurun “Welcome to Irak” sözüyle resmi olarak Irak topraklarına teker bastık. Adamı sevinçten öpecektim ama kendimi tuttum.

Badra Kasabası ve Hüseyniye Kültürüyle Tanışma

Sınır kapısındaki 5 saatlik savaşın ardından Irak’a girdiğimizde hava kararmaya yüz tutmuştu. Yaklaşık 45 kilometre sürerek sınıra en yakın yerleşim yeri olan Badra adında küçük, şirin bir kasabaya ulaştık. Karnımız zil çalıyordu. İleride Arapça müziklerin yükseldiği büyük bir mekan görünce durup restoran olup olmadığını sorduk. Bizi o tozlu yolcu halimizle görünce hemen içeri buyur edip önümüze harika yemekler yığdılar.

Mekanı biraz inceleyince, buranın daha önce videolarda gördüğüm, Şii inancına ait bir “Hüseyniye” olduğunu anladım. Hüseyniyeler; özellikle İmam Hüseyin’i anmak, matem törenleri ve dini sohbetler düzenlemek için kurulan, Kerbela ve Necef rotası üzerinde hayırseverler tarafından finanse edilen ücretsiz konaklama ve aşevleridir. Bizdeki kervansarayların günümüzdeki, tamamen ücretsiz ve hayır amaçlı versiyonları. Gelen geçen her yolcu bu mekanlarda yiyip içebilir, duş alıp uyuyabilirdi.

Karnımızı güzelce doyurup, o meşhur, sürekli kaynayan Irak çayından yudumlarken görevlilere burada kalıp kalamayacağımızı sorduk. Kerbela ve Necef’e niyetli olduğumuzu öğrenince bize gösterdikleri hürmet ve izzet katbekat arttı. Motorlarımızı güvenli bir yere çekip, güzelce duşumuzu alarak sınırın o yapışkan tozundan ve stresinden arındık.

Irak’ta İlk Gece ve Karanlıkta Otostop Macerası

Saat henüz erken olduğu için Badra’nın merkezini dolaşmak istedik ama motorları yerinden çıkarmaya üşendik. Yaya olarak anayola çıkıp, hiç bilmediğimiz bir ülkede, gecenin karanlığında hayatımdaki ilk otostop deneyimini yaşadım. Farları bile zor yanan, eski püskü bir minibüs durdu. Başta tereddüt etsek de içerideki çocukları görünce cesaretlenip bindik.

Kasaba merkezinde inip etrafı turladık, fırından dumanı tüten sıcak ekmekler ve seyyar satıcılardan ufak tefek atıştırmalıklar aldık. Tabii her Türk gibi marketlere girip fiyat analizi yapmayı da ihmal etmedik. Sokaklarda dolaşırken başka Hüseyniyelere de girip bardaklarca o nefis Irak çayından içtik.

Gece ilerlerken ağır adımlarla kendi Hüseyniyemize döndük. Bizi, görevlilerin hazırladığı kocaman bir meyve tabağı karşıladı. Meyveleri de afiyetle gövdeye indirdikten sonra bizim için hazırlanan tertemiz yataklara uzandık. Sabah sınırda başlayan o bürokratik kabus, gecenin sonunda Irak insanının bizi böyle sıcacık bağrına basmasıyla huzurlu bir uykuya dönüştü.

 

Yazar : tenekecelebi

Yorum Yap