Motosikletle Umre Yolu 4.Bölüm

Motosikletle Umre Yolu 4.Bölüm

9.Gün – Necef (Irak) – Nile (Irak)

Necef’e Veda ve Tarih Şehri Kufe’ye İlk Adım

Necef’te kaldığımız otelde sabah erkenden kalkıp, yerel tatlarla dolu bir kahvaltı yaptıktan sonra Hz. Ali’nin Türbesi’ne gidip son ziyaretimizi de gerçekleştirdik. Zaten geceden neredeyse adım atmadık yer bırakmadığımız için, içimiz rahat bir şekilde yola çıkma vakti gelmişti. Motosikletleri otelin otoparkından aldık, kaskları takıp sıradaki durağımız olan Kufe’ye doğru sürmeye başladık.

Kufe, Necef’e neredeyse 10 kilometre mesafede. Haritaya bakınca “Bu kadar mı?” dedirtiyor insana. Ama mesele mesafe değil; birkaç kilometre içinde bambaşka bir tarih katmanına geçiyor olmak. Kufe, dünyanın en eski şehirlerinden biri olarak kabul ediliyor. Öyle vitrinlik bir “antik şehir” değil; tarih burada hâlâ yaşıyor, nefes alıyor, duvarlara sinmiş durumda.

Zaten 15 dakika kadar süren sakin bir motosiklet yolculuğunun ardından şehrin tabelasını gördüğümüzde, içimde garip bir his oluştu. Birazdan sadece bir şehre değil, İslam tarihinin en kritik sahnelerinden bazılarının yaşandığı bir mekâna giriyorduk. Halifelerin yürüdüğü sokaklara, ilmin ve siyasetin iç içe geçtiği meydanlara… Motorları yavaşlattık, trafiğin ritmine karıştık ve nihayet Kufe’nin içine girdik. Daha şehre adım atar atmaz, buranın “sıradan” bir durak olmayacağını anlamak zor değildi. Burada anlatacak çok hikâye vardı; biz de tam bunun için gelmiştik.

Kufe Camii: İslam Tarihinin Trajik Dönüm Noktası

Daha sonra motosikletleri uygun bir yere park ettik ve Kufe’nin en büyük camisi olan, aynı zamanda İslam tarihinin en trajik olaylarından birine sahne olmuş bu yapıya doğru yürüdük. Kapısından içeri adım atarken insan ister istemez yavaşlıyor; sanki sesini biraz kısman, adımlarını daha dikkatli atman gerekiyormuş gibi bir his geliyor. Çünkü burası sadece bir ibadet mekânı değil, tarihin tam kalbinde duran bir yer.

Bu camide, İslam tarihinin en sarsıcı olaylarından biri yaşandı. Hicri 40 yılında, bir sabah namazı vakti… Hz. Ali secdedeyken, İbn Mülcem’in kılıcıyla aldığı darbe burada yankılandı. O an, sadece bir insanın değil; adalet anlayışının, siyasi dengelerin ve koskoca bir dönemin kaderi değişti. Caminin içinde dolaşırken, bu olayın “tarihte olmuş bitmiş” bir detaydan ibaret olmadığını hissediyorsun. Duvarlar, sütunlar ve avlu, sanki o sabahın ağırlığını hâlâ taşıyor.

İnsanın aklına şu geliyor: Bir yanda namaz için saf tutan insanlar, diğer yanda siyasi gerilimlerin ve iç karışıklıkların ulaştığı en uç nokta… Kufe Camii, işte bu çelişkinin tam ortasında duruyor. İbadetle iktidarın, ilimle çatışmanın, sükûnetle kaosun aynı mekânda buluştuğu yer burası. Avluda biraz durup etrafa baktım. Burada zaman garip bir şekilde akıyor. Bir yandan ziyaretçiler, fotoğraf çekenler var; diğer yandan insanın zihni sürekli asırlar öncesine gidip geliyor. “Bu taşların gördüklerini bir anlatsalar” dedirtiyor insana. Ve caminin içinde ilerledikçe, Kufe’nin neden sıradan bir şehir olmadığını çok daha net anlamaya başlıyorsun.

Halifenin Sade Evi: Hz. Ali’nin Kufe’deki Yaşamı

Tarihte iz bırakmış insanların yaşadığı evler bana hep ilginç gelmiştir. Çünkü bu evler sadece barınmak için kullanılan yerler değil; önemli kararların alındığı, gündelik hayatın yaşandığı, bazen de her şeyin bittiği mekânlar. Kufe’de gezerken bunu en net hissettiğim yerlerden biri de Hz. Ali’nin evi oldu.

Şehrin içinde, çok iddialı bir yapı beklememek lazım. Zaten kapıdan girince insan hemen fark ediyor; burası bir saray falan değil. Hz. Ali, hilafeti döneminde başkenti Medine’den Kufe’ye taşıdıktan sonra yaklaşık beş yıl boyunca bu evde yaşamış. Bugün Lübnan’dan, İran’dan, Pakistan’dan, Türkiye’den gelen ziyaretçilerin buraya uğramasının sebebi de tam olarak bu.

Evin içine girdiğimde en dikkatimi çeken şey sadeliği oldu. Düşünsene, koskoca bir coğrafya buradan yönetiliyor ama ortada gösterişli salonlar yok. Küçük odalar, dar alanlar… Her şey oldukça sade. İnsanın aklına ister istemez şu geliyor: Demek ki güç her zaman büyük binalarla olmuyormuş. Burası aynı zamanda gerçek bir aile evi. İçeride Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Zeynep ve Ümmü Gülsüm’e ait olduğu söylenen odalar var. Hz. Fatıma’nın vefatından sonra evlendiği Hz. Ümmül Benin’den olan ve Kerbela’da şehit olan Hz. Ebu’l Fazl Abbas’ın da bu evde bir odası olduğu anlatılıyor.

Evin içinde beni en çok etkileyen yerlerden biri de kuyu oldu. Anlatılana göre Hz. Ali, ailesinin su ihtiyacını karşılamak için bu kuyuyu kendi elleriyle kazmış. Günümüzde kuyu kapalı ama suyu motorlarla çekilip dışarıdaki çeşmelere veriliyor. Orada durunca bir halifeden çok, kendi işini kendi yapan sade bir insan profili görüyorsun.

Ve tabii işin en ağır kısmı… Hz. Ali, bir sabah namazı için bu evden çıkıyor ve Kufe Camii’nde namaz kılarken İbn Mülcem’in saldırısına uğruyor. Ağır yaralı hâlde tekrar bu eve getiriliyor ve rivayetlere göre Ramazan ayının 21 ya da 23. gecesi burada şehit oluyor. Kâbe’nin içinde doğan tek insan olan Hz. Ali’nin naaşının da yine bu evde yıkandığına inanılan bir oda evin içinde gösteriliyor.

Vefa ve Sadakatin Sembolü: Hz. Ebu’l Fazl Abbas

Daha sonra hemen yakında bulunan Hz. Ebu’l Fazl Abbas’ın türbesine geçtik. İçeri girip iki rekât namazımızı kıldık, dualarımızı ettik. Etrafıma baktığımda farklı diller, farklı yüzler vardı ama herkes aynı yerde, aynı niyetle duruyordu. Mezhebi, memleketi ne olursa olsun insanlar burada yan yana gelmişti; gerçekten bir “cem” hâli vardı.

Çünkü Kufe sadece belli bir kesimin şehri değil. İslam tarihinin en kırılma noktalarından bazılarını yaşamış, ortak hafızayı diri tutan bir yer. Hz. Ebu’l Fazl Abbas da tam olarak bu ortak hafızanın merkezindeki isimlerden biri. Onu buraya getiren şey mezhep değil; duruşu, sadakati ve fedakârlığı.

Hz. Ebu’l Fazl Abbas, Hz. Ali’nin, Hz. Fatıma’nın vefatından sonra evlendiği Hz. Ümmül Benin’den olan oğludur. Kerbela’da Hz. Hüseyin’in en yakınındaki isimlerden biri olarak bilinir. Tarihte en çok “vefa” ve “sadakat” kavramlarıyla birlikte anılmasının sebebi de Kerbela’daki tavrıdır. Fırat Nehri’ne kadar ulaşıp suya erişmesine rağmen, önce çocukları ve ehlibeyti düşünmesi; kendisi su içmeden geri dönmeye çalışması onu sembolleştiren en önemli anlardan biridir. Rivayetlere göre su kırbasını alıp çadırlara dönerken saldırıya uğrayarak şehit edilir. Bu yüzden “sancaktar” olarak anılır.

Bugün Hz. Ebu’l Fazl Abbas denildiğinde, çoğu insanın aklına bir savaşçıdan çok bir duruş geliyor. Emanete sahip çıkmak, zor anda geri adım atmamak, gücü vefayla birleştirmek… Türbede bunun karşılığını net bir şekilde görüyorsun. Kimisi sessizce dua ediyor, kimisi gözyaşlarını tutamıyor, kimisi sadece ayakta durup düşüncelere dalıyor. Namazdan sonra biraz etrafı izledim. Orada bulunan herkes, farklı hikâyelerle gelmiş ama aynı anlamda buluşmuş gibiydi. Kufe’de insanı en çok etkileyen şeylerden biri de bu zaten: Tarih kitaplarda kalmıyor, burada hâlâ insanları bir araya getirmeye devam ediyor.

Kerbela’nın Kalbi: Hz. Hüseyin ve Zulme Karşı Duruş

Daha sonra oradan çıkıp yine yakında bulunan Hz. Hüseyin’in türbesine doğru yürüdük. Şunu çok net söyleyebilirim: Bu şehir gerçekten “ziyaret” üzerine kurulmuş. Sokaklar, yönlendirmeler, insan akışı… Her şey seni bir yerden alıp başka bir kutsal mekâna taşıyor. Kufe’nin havası da böyle zaten; hem tarih olarak çok ağır, hem de günlük hayat olarak inanılmaz canlı. Bir yanda esnafın sesi, bir yanda dualar, bir yanda sürekli akan bir kalabalık. Yani burası sadece gezilip geçilecek bir şehir değil; sanki sürekli bir şey yaşanıyor.

Ne kadar merak etsem de, bu türbeye de kamera sokmak yasak. Açıkçası artık alışmaya başlamıştım. Girişte yine sıkı bir arama var: Çantalar açılıyor, cepler kontrol ediliyor, metal dedektörlerden geçiliyor. Bazı noktalarda bu kontrol daha da detaylı. İçerideki görevliler de fotoğraf çekilmesine izin vermiyor. Telefonu eline aldığın anda hemen uyarıyorlar. Başta insanın canı biraz sıkılıyor ama sonra kalabalığı ve mekânın ne kadar hassas olduğunu görünce, bu disiplinin nedenini daha iyi anlıyorsun. Burası onlar için bir turistik durak değil; doğrudan ibadet ve ziyaret yeri.

Bu yüzden çok fazla çekim yapamasam da, aslında bu durum beni başka bir şeye itti. Telefonu cebimde bırakınca etrafı daha dikkatli izliyorsun. İnsanların yüzlerine bakıyorsun, nasıl dua ettiklerini görüyorsun, kimisinin sessizce ağladığını, kimisinin sadece durup beklediğini fark ediyorsun. Fotoğraf çekememek burada eksiklik gibi değil; tam tersine, yaşanan şeyin bir parçası hâline geliyor.

Hz. Hüseyin konusu ise zaten başlı başına ağır bir mesele. Çünkü burada anlatılan şey sadece bir tarih olayı değil. Kerbela Olayı, İslam tarihinin en kırılma anlarından biri. Olay, Hicri 61 yılında, miladi olarak 680’de yaşanıyor. Muaviye’nin ölümünden sonra oğlu Yezid halife oluyor ve herkesten biat istiyor. Hz. Hüseyin ise bu biati kabul etmiyor. Sebep çok net: Yezid’in yönetim anlayışını ve uygulamalarını İslam’a uygun görmüyor.

Bu sırada Kufe’den Hz. Hüseyin’e çok sayıda mektup gidiyor. “Gel, seni destekleriz” deniliyor. Bunun üzerine Hz. Hüseyin ailesi ve yakınlarıyla birlikte yola çıkıyor. Ama işler beklendiği gibi gitmiyor. Kufe’deki dengeler değişiyor, verilen sözler tutulmuyor. Sonunda Hz. Hüseyin ve yanındakiler Kerbela’da kuşatılıyor. Sayıları çok az, karşılarındaki ordu ise binlerce kişi. Günlerce susuz bırakılıyorlar ve Muharrem ayının 10’unda, yani Aşura günü, Hz. Hüseyin ve beraberindekiler şehit ediliyor.

Olayın belki de en sarsıcı tarafı şu: Hz. Hüseyin, Peygamberimizin torunu. Yani mesele sadece bir siyasi çekişme değil; vicdanı olan herkesin durup düşünmesi gereken bir kırılma noktası. Bu yüzden Kerbela, sadece Şiî dünyasında değil, genel olarak İslam tarihinde zulme karşı duruşun, yalnız kalsan bile doğru bildiğini savunmanın sembolü hâline gelmiş.

Türbeye yaklaştıkça ortamın havası iyice değişiyor. İnsanlar daha yavaş yürüyor, konuşmalar azalıyor. Kimisi gözyaşlarını tutamıyor, kimisi sessizce bir köşede dua ediyor. İçeri girdiğimde bir süre sadece etrafı izledim. Ne kadar kalabalık olursa olsun, herkes kendi içinde bir şey yaşıyor. Görevliler düzeni sağlıyor, ziyaretçiler akıyor ama kimse kimseyi rahatsız etmiyor.

Kufe’de o gün şunu çok net hissettim: Burada tarih anlatılmıyor, yaşatılıyor. Kamera yasağı, aramalar, kurallar… Hepsi başta kısıtlama gibi geliyor ama sonra fark ediyorsun ki, bunlar insanı daha dikkatli, daha saygılı ve daha farkında olmaya zorluyor. Ben de o gün mümkün olduğunca bunu yapmaya çalıştım; bakmaktan çok hissetmeye.

Sınırda Büyük Şok: Arar Kapısı’ndan Geri Dönüş

Ziyaretleri bitirdikten sonra, açıkçası bu şehirden doyamadan ayrıldık. Kufe ve çevresi insanı içine çekiyor; “bir gün daha kalsak” hissi hiç geçmiyor. Ama zaman daralmıştı. Bir gün tekrar gelme niyetiyle veda edip artık yola koyulmamız gerekti. Saat aşağı yukarı 15.00 gibiydi. Rotayı Arar Sınır Kapısı’na çevirdik ve motorlara atladık.

Hava tam bir Irak klasiği… 42 derece civarı. Sıcak asfalt, rüzgâr diye gelen ama serinletmek yerine yüzüne fırın kapağı gibi çarpan hava… Yaklaşık 35 kilometre kadar ilerledikten sonra bir askeri kontrol noktasında askerler bizi durdurdu. Daha ilk bakışta askerlerin yüzündeki şaşkınlık, bir şeylerin ters gideceğinin sinyalini veriyordu. Telsizden sağa sola anonslar, pasaport istemeler, hızlı hızlı Arapça konuşmalar… Biz de kendi aramızda bakışıyoruz: “Galiba burada bir şey oluyor.”

O an insanın aklına ilk gelen şey tabii ki iyi olmuyor. “Şimdi hapı yuttuk galiba” diyorsun ama ne olduğunu da bilmiyorsun. Askerler ısrarla geri dönmemizi söylüyor ama nedenini net anlatamıyorlar. Biz de anlamıyoruz; çünkü haritaya göre önümüzdeki yol dümdüz sınır kapısı.

Bir süre sonra bizi İngilizce bilen bir subayın yanına götürdüler. Bulunduğumuz yer bir karakoldu ama açık konuşayım, karakol demeye bin şahit lazım. Ne bir düzen var ne bir intizam. Ortam karmakarışık. Sağda solda askerler, masaların üstü dolu, herkes bir şeyle meşgul. Zaten bu manzarayı görünce insanın gerilimi bir tık daha artıyor. Neyse ki subay düzgün birine benziyordu ve İngilizcesi gayet iyiydi. Bunu fark edince içimizden “Tamam, şimdi rahatlarız” dedik… ama keşke demeseydik. Subay çok net bir şekilde şunu söyledi: “Bu sınır kapısı sadece Irak vatandaşlarına açık. Yabancı pasaportla kesinlikle geçiş yok.”

O an kafamın içinde bir dünya haritası açıldı. Çünkü Irak’tan Suudi Arabistan’a açılan tek kapı olarak bildiğimiz yer burasıydı. “E şimdi ne yapacağız?” sorusu havada kaldı. Subay da zaten çok bir şey yapamayacağını söylediğinde iyice moralimiz düştü. Sonra devam etti: Basra tarafına gitmemiz gerektiğini söyledi. Oradan Safwan Sınır Kapısı’ndan Kuveyt’e geçip, Kuveyt üzerinden Suudi Arabistan’a girebileceğimizi anlattı. O an kafamdan geçen tek şey şuydu: Boşuna uzayan koca bir yol ve bir de üstüne vize meselesi… Sıcağın altında, motorun üstünde, daha sınır bile göremeden geri dönmek zorunda kalmıştık. Yol haritası bir anda altüst olmuştu. O an anladım ki bu coğrafyada plan yapmak başka, yolun sana ne çıkaracağı bambaşka bir şey.

Yeni Rota Basra: Çöl Sıcağı ve Bidonla Yakıt Mücadelesi

Osman kardeşimle kenara çekip kısa bir kritik yaptık. Aslında çok da tartışacak bir şey yoktu; seçenek yoktu. Motosikletlere tekrar atlayıp, başka yapacak bir şey olmadığı için kös kös geri döndük. Çaresizce navigasyona Basra yazdım ve önümüze çizilen o uzun yolu takip etmeye başladık.

Yol uzundu, hava zaten malum, moral de sınır kapısından döndükten sonra biraz düşüktü. Derken yakıt göstergesine gözüm takıldı; pek iç açıcı bir manzara yoktu. Benzin bitmek üzereydi. Mecburen yoldaki bir benzinliğe girdik. Daha motoru tam durduramadan içeriden bağırmalar, el kol hareketleri başladı. “Bugün ikinci olayımıza hoş geldik” diye içimden geçirirken, bize istasyonun içine girmememizi, kapının girişinde beklememizi söylediler.

O anki durumu düşününce insan ister istemez gülüyor. Sabah sınır kapısından geçememişiz, şimdi de basit bir benzinliğin kapısından içeri giremiyoruz. Bir kapıdan giremedik, bari yakıt alalım diyorsun, o da ayrı bir hikâye çıkıyor. Meğer sebep tamamen “güvenlik”miş. Motosikletlerin istasyonun içine girip doğrudan pompadan yakıt alması tehlikeli kabul ediliyormuş. O yüzden motosikletlere yakıt dışarıdan veriliyor. Ama öyle bildiğin dışarıdan da değil… İstasyonun dışında, bir duvarın arkasında ayrı bir pompa var. Duvarda sadece küçük bir delik açılmış. Sen çevreden bir bidon buluyorsun, o delikten bidona yakıt dolduruluyor. Sonra bidonla motosikletin yanına gidiyorsun. Yetmezse, bu sefer çevreden 0.5 litrelik pet şişe bulup, depoya azar azar benzin aktarıyorsun. İki kişi motorun başında; biri şişeyi tutuyor, biri depoya döküyor… Tam anlamıyla komedi. Ama başka çare yok. Gün içinde yaşadıklarımızdan sonra bu sahne artık bizi şaşırtmadı bile.

Hurma Bahçesinde Belirsiz Bir Gece ve Dua

Yeni rotamıza doğru devam ettik. Zaten akşam olmak üzereydi; güneş yavaş yavaş alçalıyor, hava o klasik “birazdan kararacak” tonuna giriyordu. Tam bu sırada yol kenarında bir Hüseyniye’ye ait siyah sancak gözüme ilişti. O an içimden “Tamam” dedim, kamp yerimizi bulduk. Burası bir hurma bahçesinin hemen önü, küçük ama yemyeşil bir alan. Bu coğrafyada yeşil görmek zaten başlı başına bir olay; çayırlık desen neredeyse yok. O yüzden bu küçük yeşil alanı görünce hiç düşünmedik. “Burada konaklanır” dedik.

Motorları kenara çektik, çadırları kurmaya başladık. Ortam sessiz, sakin, etrafta kimse yok. Hurma ağaçları, hafif bir esinti, günün yorgunluğu… Her şey tam yerindeydi. Biz bahçeye yerleşirken Hüseyniye’nin hayırseveri de devreye girdi. Meğer orada hazır kurulu bir elektrik sistemi varmış. Elektrik verilince ortam bir anda bambaşka bir hâl aldı. Işıklar yandı, etraf netleşti, kamp alanı resmen “lüks” sayılabilecek bir seviyeye çıktı.

Ama işin bir de iç tarafı vardı… Günün sonunda çadırın önüne oturduğumuzda, içimize yavaş yavaş bir şüphe çökmeye başladı. Bu kadar yola çıkmıştık, bu kadar sıkıntı yaşamıştık; acaba hedefe gerçekten ulaşabilecek miydik? İlk defa bu soru bu kadar net ve bu kadar ağır şekilde kafama oturdu.

Bu gece benim için gerçekten çok zor geçti. Çünkü Irak, İran gibi bir ülke değil. Buradan bir kere çıkarsak, tekrar geri dönmek neredeyse imkânsız. Vize işleri zaten başlı başına dert. O yüzden atacağımız her adımı hesaplayarak plan yapmamız gerekiyordu. Kuveyt seçeneği masadaydı ama Kuveyt bizden vize istiyordu. Bu belirsizlik insanın içini kemiriyor.

Telefonumu uluslararası aramaya açıp Sakarya’da bir arkadaşımı aradım. Ondan Kuveyt’in vize politikasını araştırmasını, mümkünse e-vize işine bakmasını rica ettim. Bizim internet yok, etraf çöl sayılır, tek şansımız telefon hattı. Allah’tan o açıktı. Bir süre sonra tekrar aradım. Ama aldığı haberler pek iç açıcı değildi. Kuveyt’e girişin sadece özel izinlerle mümkün olduğunu söyledi. E-vize meselesinin ise ne kadar süreceğinin belli olmadığını… O an bütün umutlarım bir anda aşağı indi. Ortada net bir yol yoktu. Ne yapacaktık? Ertesi gün hangi yöne gidecektik? Bunu bilmeden geceyi geçirmek gerçekten insanı yıpratıyor.

Bu, hayatımın en ağır ve en umutsuz gecelerinden biriydi diyebilirim. Ama bir yandan da şunu düşünüyordum: Biz keyif yolculuğunda değildik. Kutlu bir niyetle yola çıkmıştık. O’nun Beyt’ini ziyaret etmeye gidiyorduk, O’nun misafiri olmayı istiyorduk. Bu düşünceyle başka yapacak bir şey kalmayınca yönümüzü tamamen O’na çevirdik. Kıldığım yatsı namazı hayatımda kıldığım en anlamlı namazlardan biri oldu. Her rekâtta yardım istedim, her duada “Yolumuzu aç” dedim. Acaba bizi kabul edecek miydi? Bunu bilmiyordum ama bildiğim bir şey vardı: Biz sadece O’na kulluk eder, sadece O’ndan yardım isterdik.

Sonra bir süre sessizce oturduk. Havanın serinlemesi bile başlı başına bir nimet gibiydi. Gün boyu 40 küsur dereceye alışmış vücut için bu saatler resmen ödül. Hurma ağaçlarının arasından gelen sesler, uzaktan geçen araçların uğultusu… Hepsi bir araya gelince tuhaf ama güzel bir huzur oluştu. Elektrik olunca işler de kolaylaştı. Konserve yemeklerimizi açtık, küçük tüpümüzle çayı hemen demledik. O çayın tadı gerçekten başka. Ne evde içtiğin çaya benziyor ne de bir yerde içtiğine. Günün sonunda, çadırın önüne, yaşanan onca şeyden sonra içilen çayın tadı insana iyi geliyor. Konu konuyu açtı, günün kritiğini yaptık. Sınır kapısı, askerler, benzinlikte bidonla yakıt doldurma meselesi… Gündüz sinir bozucu olan şeyler, gece olunca anlatıp güldüğümüz anılara dönüştü.

Ama içimizdeki soru hâlâ oradaydı: Yarın ne olacaktı? Bunu bilmeden uykuya dalmak kolay olmadı.

10.Gün –  Nile (Irak) – Abdali (Kuveyt)

Basra’da Bir Nefes: Büyükelçilik Ziyareti

Sabah erken kalkarak kamp alanımızda kahvaltımızı yaptık. Akşamki umutsuzluğumuzun ardından doğan güneşle birlikte umutlarımız tekrar yeşerdi. Telefonumu uluslararası aramaya açarak Basra Büyükelçiliğimizi aradım. Bana Basra’ya gelmemizi, sorunumuzu çözebileceklerini ve orada konuşabileceğimizi söylediklerinde moralimiz tamamen yerine geldi.

Toplamda 450 km olan bu yolun büyük bir bölümü çölden oluşuyordu. Sabah saat 07.00 gibi çıktığımız bu yolda, 14.00 civarında nihayet Basra’ya ulaştık. Basra’nın o sıcak havasında ve Bağdat’ı aratmayan kalabalık trafiğinde, uzun uğraşlar sonucu konsolosluk binasını bulduk. Zira burası üç farklı bina değiştirmişti ve haritada da görünmüyordu; yani Basra’yı sora sora bulduk.

Girişteki Türk polislerini görünce kanımız kaynamaya başladı. Kendi kanımızdan, canımızdan insanları görmek harika bir duyguydu. Üstelik polisler sanki özellikle seçilip oraya konulmuş gibiydi; hepsi birer babayiğit gibi duruyor, konuşmaları ve endamlarıyla güven veriyordu. İçerideki gişelere geçtiğimizde ise bizi daha da güzel bir sürpriz bekliyordu. Gişedeki memur, motorcu olduğumuzu hemen anladı ve nereden gelip nereye gittiğimizi sordu. Biraz konuştuktan sonra kendisinin de Ankara’da bir motosiklet sevdalısı olduğunu öğrendik. Faruk abi “kurt motorcuydu”, sağ olsun bize çok yardımcı oldu. Oradaki herkesi ayağa kaldırıp “Kardeşlerim gelmiş, umreye gidiyorlar,” deyince herkes bizimle daha da yakından ilgilenmeye başladı.

Büyükelçi ve yardımcılarına haber verildi, bizim için bir görüşme ayarlandı. Sağ olsun büyükelçimiz bizimle görüştü; çay ve hurma ikram etti. Evden bu kadar uzakta böyle bir ilgi görmek bizi epey mutlu etti. Büyükelçimiz; Kuveyt’e geçmemizde bir sorun olmadığını, Kuveyt’in kapıda vize uygulaması olduğunu ve bir problem yaşarsak bize yardımcı olabileceklerini söyledi. Kendisine ve tüm çalışanlara teşekkür ettik. Faruk abinin ısrarlarına rağmen orada kalamadık; zira programın çok gerisinde kalmıştık. Kendisine ayrıca teşekkür edip akşam saat 15.00 gibi yola çıkarak Kuveyt sınırına doğru sürmeye başladık.

Kuveyt Sınırı ve Vize Bekleyişi

Kuveyt sınırı zaten Basra’ya 70 km kadardı. Motorlara atlayıp gün sonuna giden kovboylar gibi sürmeye başladık. Yaklaşık bir saat kadar sonra kaderimizin belirleneceği noktaya geldik. Sınıra geldiğimizde hava kararmak üzereydi. Irak sınırını problemsiz sayılacak bir hızla geçtik; çıkarken 25.000 dinar aldılar, ne olduğunu anlamadık ama verdik ve Kuveyt kapısına geldik.

Gümrük işlemlerinden önce vizemiz olup olmadığını sordular. Bizde olmadığını söyleyince “Tamam,” dediler, “biraz oturup bekleyin.” Bu kelimeyi duyunca epey rahatladım. “Bekleyin” dediklerine göre vize işlemleri yapılacaktı. Yaklaşık 45 dakika sonra sıra bize geldi; fotoğraf ve pasaport verdikten 20 dakika sonra vizelerimiz hazırdı. Bu bizi adeta tereyağı kıvamına getirdi.

Ama bu sırada beklerken Kuveyt memurlarının lakayıtlığını, bir askere ya da polise yakışmayan tavırlar sergilediklerini gözlemledik. O kadar beklememize ve söylememize rağmen su bile vermediler; biraz değişik insanlardı. Her neyse, sonunda bizi içeri aldılar. Daha sonra motosikletin gümrük işlemleri, aramalar ve diğer prosedürler derken yaklaşık dört saatin ardından nihayet işlemlerimiz bitti.

Abdali’de Tertemiz Bir Mola

Sınırdan çıktıktan sonra ilk şehir olan Abdali yakınlarında güzel bir cami gördük. Saat geç olduğu için içi kapalıydı ama lavabolar ve banyolar açıktı. Gördüğüm en temiz camilerden biri olan bu caminin arkasına çadırımızı kurduk. Otel konforundaki banyosunda duşumuzu da alınca kuş gibi hafifledik. Yemekten sonra çayımızı demleyip, hedefe biraz daha yaklaşmanın huzuruyla günü kapattık.

11.Gün –  Abdali (Kuveyt) -Ushayger (Suudi Arabistan)

Sabah 05.45 gibi kalkıp kamp kurduğumuz yerde kahvaltımızı yaptıktan sonra yola çıktık. Buradan sınıra yaklaşık 200 km kadar yol vardı. Yavaş yavaş yola koyulduk ve çok sıcak çöllerden geçtik. Allah’tan yollar asfalt ve boş olduğundan hızlı ve rahat bir yolculuk oldu. Kuveyt’te çok fazla şehir olmadığından trafik oldukça sakindi; hatta çoğu zaman yolda araç bile görmedik. Belki de bu bölgenin çöl olmasındandır. Buna rağmen her yerde petrol rafinerileri ve deve çiftlikleri vardı. Birkaç saat içinde sınıra ulaştık.

Suudi Arabistan: Şaşırtıcı Derecede Hızlı Bir Giriş

Kuveyt tarafında çıkış biraz sıkıntılı oldu. Hem lakayıttılar hem de nedense bu kapıda işleri çok bilmiyor gibiydiler. Motosikletin plakasını, modelini ve markasını bize sorup durdular; oysa tüm bilgiler zaten evraklarda yazıyordu. En son çıkışta triptik için bize bir fiş verdiler. Bunu saklamamızı, Suudi Arabistan tarafının isteyeceğini söylediler.

Neyse ki sorunsuz bir şekilde çıkış yapıp Suudi Arabistan tarafına geçtik. Birkaç gişeyi hızlıca geçtikten sonra memur “Suudi Arabistan’a hoş geldiniz,” dedi. Biz hâlâ başka evraklar ve işlemler bekliyorduk ancak memur “Gidebilirsiniz,” deyince inanamadık. Her sınır geçişinde 3–5 saat beklemeye alışkın olan bizler, büyük bir şaşkınlık yaşadık. Zira tüm işlemler sadece 15 dakika sürmüştü.

Hafar el-Batin: Cuma Namazı ve Dev Porsiyonlar

Bugün cuma olduğu için cuma namazını Hafar el-Batin adlı şehirde, güzel bir camide kıldık. Namazda çok farklı bir insan çeşitliliği vardı: Endonezyalı, Malezyalı, Sudanlı, Etiyopyalı… Birçok farklı ülkeden insanla birlikte namaz kılmak güzeldi. Namazdan sonra yemek yemek için bir restorana gittik. Yemeklerimizi seçtik ve bekledik. Ben pilav üstü tavuk ve içecek istedim, Osman da aynı şeyi sipariş etti. Siparişler gelince şok geçirdik; çünkü bir kişilik siparişimiz, Türkiye’deki dört porsiyon gibiydi. Yani resmen sekiz kişilik yemek vardı.

İnsanlar sedir gibi yerlerde bağdaş kurarak oturuyor, yere serilen plastik bir örtü üzerinde tepsi içinde yemekler geliyordu. Masa çok azdı, neredeyse yok gibiydi. Tabii ki hepsini yiyemedik. Kalanları sokakta gördüğümüz hayvanlara vermek üzere poşetlere koyduk. İyi ki de öyle yapmışız. Terk edilmiş bir petrol istasyonu yakınında, cılız hâlde bulunan köpeklere yemekleri verince hayvanlar adeta bayram etti. Burada çok fazla sokak hayvanı yok, olanlar da oldukça besisiz ve çok korkak. Muhtemelen hayvanlara kötü davranılıyor; bu durum bizim çok dikkatimizi çekti.

Necid Çölü’nde Gün Batımı ve Küçük Bir Kaza

Yemekten sonra yolumuzda Ushayger’e yaklaşık 450 km kalmıştı. Bu yol çölün içinden geçiyor ve bu çöle Necid Çölü adını vermişler. Çok büyük bir çöl ve neredeyse hiç yaşam yok. Hafar el-Batin şehrinden sonra diğer şehirler oldukça uzak ve şehirler arası yollar çok tenha.

Yolda develeri güden bir çoban görünce hemen motosikletten inip ona selam verdik, biraz sohbet ettik. Gerçekten çöl manzarası harikaydı. Tam güneş batarken, güneşin kızıllığıyla çölün renkleri birleşince ortaya çok güzel bir manzara çıktı. Tam yola devam edecekken Osman’ın motoru yol kenarındaki kumlara saplandı. Epey bir uğraştan sonra motoru kurtardık ve yola devam ettik.

Ushayger’de Suudi Dostlarla Akşam Yemeği ve Tuzlu Kahve Vakası

Akşam saat 19.30 gibi Ushayger’e geldik. Uzaktan güzel bir park görüp oraya çıktık. Parkın içine girdiğimizde bir grup insanın yatsı namazı kıldığını görünce, cemaate katılmak için motorlardan inip hemen safa durduk. Zaten grup da yatsının farzına yeni başlamıştı. Namazdan sonra şaşkın gözlerle bize bakıyorlardı; “Kim bu insanlar, nereden geldiler?” der gibi. Neyse ki hemen tanıştık.

Bu arkadaşlar Suudi vatandaşlarıydı ve parka dinlenmek için gelmişlerdi. Bizi kahve içmeye davet ettiler, biz de hemen kabul ettik. Kahve içerken daha da tanıştık, durumumuzu anlattık. Bu sefer “Aç mısınız?” diye sordular. Biz de yolda olduğumuzu söyleyince “Bekleyin, biz deve yemeği yapacağız,” dediler. Tabii ki “Neden olmasın,” dedim; zira hayatımda hiç deve eti yememiştim. Hemen parkta sistemi kurup yemeği pişirmeye başladılar. Bu yemek geleneksel “Kapsa” dedikleri, pilav üstü deve eti gibi bir şeydi. Bir süre sonra yemek hazır oldu ve tattık. Gerçekten deve etinin bu kadar lezzetli olacağını düşünmemiştim.

Suudiler elle, biz ise kaşıkla, harika bir sohbet eşliğinde yemeğimizi yedik. Yemekten sonra bize hurma eşliğinde kahve de hazırladılar. Tabii biz de Türk’üz, bunun altında kalmayız; hemen “Biz de size kahve yapmak istiyoruz,” dedik. Onlar istemedi ama biz ısrar ettik. Osman kahveleri hazırlarken “Şekerli mi, şekersiz mi?” diye sordu. Bunu sormaya gerek yoktu çünkü gezdiğimiz neredeyse her yerde şeker bol bol kullanılıyordu. Şekerli isteyince, Suudilerin çantasındaki bir kaptan kahvenin içine şeker koydu. Bir süre sonra kahveler hazır oldu.

Ama kimse içmek istemedi. İçlerinden biri “Tamam, ben deneyeyim,” dedi. Kahveyi verdik, bir yudum aldı ve yüzü ekşimeye başladı. Biz de “Bu kadar mı kötü?” diye düşünüyoruz. Bir yudum daha aldı, sonra hepsini geri püskürttü. Zaman durdu, biz Osman’la bakakaldık. “Acı, acı!” demeye başladı. Biz de “Olur mu, bu şekerli kahve, nasıl acı olur?” dedik. Sonra jeton düştü: Meğer şeker diye aldığımız şey tuzmuş ve adamlara tuzlu kahve yapmıştık. Durumu anlatınca hepsi gülmeye başladı. Onlar gülünce biz güldük, biz gülünce onlar kahkahalarla güldü. Özür falan diledik ama olan olmuştu.

Bu tuzlu kahve olayından sonra geceye kadar sohbet ettik. Geç olunca onlar gitti, biz de günü bu parkta kurduğumuz çadırda güzel bir şekilde kapadık.

12.Gün – Ushayger (Suudi Arabistan) – Karnül Menazil (Suudi Arabistan)

Ushayger: Çölün Kalbinde Bir Tarih Mirası

Sabah erkenden Ushayger şehir merkezindeki kamp alanımızda kalkarak hemen orada çayımızı demleyip kahvaltımızı yaptık. Kamp alanımıza çok yakın olan tarihi kenti görmek için yola çıktık. Bu kenti, yolculuğumuzu planladığım esnada bir fotoğrafta görmüştüm ve yolumuzun üzerinde olduğunu fark edince hemen haritaya iğnelemiştim.

Ushayger; Suudi Arabistan’ın ortasında, Necid Çölü’nün tam kalbinde yer alan küçük ama çok köklü bir yerleşim. Dışarıdan bakınca sadece eski kerpiç evlerden oluşan sakin bir kasaba gibi duruyor ama aslında burası, Arabistan’ın en eski yerleşimlerinden biri. Tarihi yaklaşık bin beş yüz yıl öncesine kadar uzanıyor.

Burası, İslam’dan önce bile insanların yaşadığı bir vaha yerleşimiymiş. En önemli özelliği ise yer altı su kaynaklarına sahip olması. Çölün ortasında su bulabilmek, geçmişte hayatta kalmanın en büyük anahtarıydı. Ushayger’deki doğal kaynaklar sayesinde insanlar burada tarım yapabilmiş, hurma bahçeleri kurmuş ve ticaret yolları üzerinde önemli bir durak hâline gelmiş.

Kökler ve Kabile Kültürü

Ushayger, özellikle Beni Temim kabilesinin önemli merkezlerinden biri olarak biliniyor. Bu kabile; şu anda Katar emirinin de köklerini oluşturan, Arabistan’ın en köklü ve güçlü kabilelerinden biri. Yüzyıllar boyunca bölgenin yönetiminde söz sahibi olmuşlar. Hatta Osmanlı döneminde bile burası, yerel kabileler tarafından yönetilen yarı özerk bir yerleşim olarak kalmış.

Mimari olarak Ushayger çok özgün. Evlerin tamamı çamur tuğla (kerpiç) ve hurma ağacı kütükleriyle yapılmış. Bunun sebebi hem malzemenin bol olması hem de bu yapıların çöl sıcaklarına karşı doğal bir yalıtım sağlaması. Duvarlar kalın, pencereler küçük; güneş ışığı içeri giriyor ama sıcak girmiyor. Dar sokaklar da rüzgârın serinletici etkisini artırmak için bilinçli olarak böyle yapılmış.

Kerpiç Duvarlar Arasında Sosyal Hayat

Evlerin çoğunda iç avlu var. Bu avlular hem aile yaşamının merkezi hem de sıcak havalarda serinlemek için kullanılıyormuş. Kadınlar burada günlük işlerini yapar, çocuklar oynar, misafirler ağırlanırmış. Yani bu evler sadece barınak değil, sosyal hayatın kalbiymiş.

Ushayger’in en ilginç yönlerinden biri de buranın geçmişte âlimler ve tüccarlar yetiştirmiş olması. Birçok din âlimi ve eğitimli insan buradan çıkmış. Bu yüzden Ushayger, sadece bir köy değil, aynı zamanda bir eğitim ve kültür merkezi olarak da biliniyormuş. Bir başka ilginç detay ise savunma yapıları. Eskiden bu bölgede kabileler arası çatışmalar ve yağmalar oluyormuş. Bu yüzden Ushayger’de gözetleme kuleleri, yüksek duvarlar ve tek girişli mahalle yapıları var. Şehir adeta küçük bir kale gibi tasarlanmış.

Bugün gördüğümüz Ushayger ise artık büyük ölçüde terk edilmiş durumda. İnsanlar modern şehirlere taşınmış ama eski şehir korunmuş. Suudi Arabistan devleti burayı tarihi miras alanı olarak restore etmiş. Restorasyonlar bile eski ruhu bozmadan yapılmış; kerpiç dokusu, dar sokaklar ve geleneksel mimari aynen korunmuş.

Mikat Yolunda 800 Kilometre: Necid Çölü’nün Sıcağı

Bu kadim köyü enine boyuna gezdikten sonra, “yolcu yolunda gerek” deyip yeniden yola çıktık. Buradan sonraki durağımız, artık bu kutsal yolculuğumuzun ilk resmî başlangıç noktası olan Karnül Menazil olacaktı. Burası bizim mikat mahallimizdi ve Ushayger’e yaklaşık 800 km uzaklıktaydı.

Yola koyulduk ve Necid Çölü’nün kavurucu sıcağında sürmeye başladık. Gerçekten yolculuğumuzun en sıcak ve en zor etaplarından biriydi. Yerleşim birimleri birbirinden çok uzaktı; yollar hem uzun hem de bunaltıcıydı. Güneş tepemizde, çöl ise her zamanki gibi acımasızdı.

Karnül Menazil (Es-Seylü’l-Kebîr) ve İhram Hazırlığı

Akşam saat 20.30 civarında nihayet mikat mahalline ulaştık. Gece olduğu için burada kalıp sabah namazından sonra ihrama girmeye karar verdik. Hemen yakındaki satıcılardan ihramlarımızı aldık. Ardından Mikat Camii’nin yakınındaki bir otoparka çadırımızı kurup dinlenmeye çekildik.

Bundan önce de yakınlardaki lokantalardan birinde, hayatımda yediğim en güzel falafellerden birini yedim.

Karnül Menazil, İslam dünyasında mikat noktalarından biri olarak bilinen çok önemli bir yer. Umre veya hac için Mekke’ye gidecek olanların ihrama girmesi gereken sınır noktalarından biri burası. Özellikle Necid bölgesinden gelenler için belirlenmiş. Bir diğer adı da Es-Seylü’l-Kebîr. Yüzyıllardır hac ve umre yolcuları burada ihrama giriyor, niyetlerini ediyor ve Mekke’ye bu şekilde devam ediyorlar. Çölün ortasında sade bir yer olmasına rağmen taşıdığı manevi anlam oldukça büyük.

Günün yorgunluğunu üzerimizdeyken çadırımıza çekilip dinlenerek bu uzun ve sıcak günü burada noktaladık.

 

Yazar : tenekecelebi

Yorum Yap