Motosikletle Umre Yolu 5.Bölüm

Motosikletle Umre Yolu 5.Bölüm

13.Gün – Karnül Menazil (Suudi Arabistan) – Mekke

İhramla Motosiklet Sürüşü: Karnül Menazil’den Mekke’ye

Mikat sınırında ihrama girmek, bizim gibi havayolunu kullanmayanlar için yolculuğun en özel anlarından biriydi. Sabah ezanının okunmasıyla birlikte kısa sürede kalkıp çadırlarımızı topladık ve Mikat Camii’nde sabah namazını kıldık.

Namazın ardından, hemen orada bulunan banyolarda gusül abdestlerimizi aldık; camide niyet ederek ihrama girdik. Eşyalarımızı motosikletlerin arkasına yükledik ve üzerimizde kask dışında hiçbir ekipman olmadan, motorlarımızı nihai hedefimiz olan Kâbe’ye doğru sürdük. Kendi aracınla umreye gitmek, işte bu tarifsiz özgürlük ve teslimiyet hissi için her zorluğa değiyordu.

İhramla motosiklet süren iki insanı görenler kornalarla selam veriyor, el sallıyor, fotoğraf çekiyordu. Biz ise dilimizde dua, tekbir ve “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” nidalarıyla karayoluyla umre rotası üzerindeki en anlamlı sürüşümüze devam ediyorduk. Bu yol, bizim için hayat boyu unutamayacağımız, çok özel bir yolculuğa dönüşmüştü.

Karnül Menazil’den bu şekilde yaklaşık 100 kilometre yol alarak Mekke şehrine ulaştık. Motosikletle Suudi Arabistan topraklarını aşmanın verdiği o tatlı yorgunluk, Kâbe’ye yaklaştıkça yerini büyük bir heyecana bırakıyordu.

Türkiye’den tanıdığımız bir arkadaşımız sağ olsun, bize önceden bir otel ayarlamıştı. Otele geçip motosikletleri ve eşyalarımızı bıraktık. Kısa bir süre sonra otelden ayrılarak, bir duraktan Kâbe’ye giden ücretsiz otobüslere bindik. Otelimiz oldukça yakın olduğu için yolculuk da kısa sürdü.

Kâbe-i Muazzama: İlk Bakış ve Manevi Atmosfer

Artık Kâbe’ye doğru yürüyorduk ve atmosfer tarif edilemeyecek kadar etkileyiciydi. Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar, tam bir teslimiyet hâliyle kapılara doğru akıyordu. Biz de bu muazzam kalabalığa karıştık.

Bireysel geldiğimiz için tüm detaylara hâkim olmasak da daha önce yaptığımız araştırmalar doğrultusunda hareket etmeye çalıştık. Uzun bir arayışın ardından Babü’s-Selam Kapısı’nı bulduk. İlk girişin bu kapıdan yapılmasının daha faziletli olduğunu okuduğum için özellikle buradan girmek istedim.

Dış avludan iç avluya geçtiğimiz anda heyecanımız katlanarak arttı. Kalabalıkla birlikte ilerlerken, nihayet uzaktan Kâbe-i Muazzama’nın üst kısmı göründü. Başımız önde, yavaş adımlarla O’nun Beyti’ne doğru yürüyorduk.

Kapılar geride kalıp Kâbe’ye 15–20 metre mesafe kaldığında, tüm yolculuk boyunca beklediğimiz o an gelmişti. Kâbe’ye ilk bakış anı, insanın kelimelerle ifade etmekte zorlandığı bir hâl…

Duygular zirveye çıkıyor; gözler doluyor, dudaklar titriyor ve dualar kendiliğinden dökülüyor. O kalabalığın içinde insan kendini tamamen yalnız hissedebiliyor. Etraf siliniyor, zihin boşalıyor. Ruh, sanki daha önce tanıdığı bu yerde kendini serbest bırakıyor. İnsanoğlu burada dünyaya geliş amacını daha derinden idrak ediyor ve her şeyin aslında ne kadar geçici olduğunu kabulleniyor.

Tavaf ve Sa‘y: Teslimiyetin Adımları

Hiç vakit kaybetmeden niyetimizi edip tavafa katıldık. Dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla artık amacımız ve dileklerimiz neredeyse aynıydı. Herkes aynı duaları okuyor, aynı sureleri fısıldıyor, aynı noktada selam veriyordu.

Karayoluyla umre rotası boyunca biriktirdiğimiz o tatlı yol yorgunluğu (hele o Ushayger çöllerini aşmak) ve havanın sıcaklığı, Kâbe’yi görünce anlamını tamamen yitirmişti. Artık sadece ibadetimize odaklanmış, huşu içinde tavafa devam ediyorduk.

Tavafımızı tamamlayıp namazımızı kıldıktan sonra sa‘y ibadeti için iç bölüme geçtik. Safa ve Merve tepeleri arasında sa‘yimize başladık.

Bu iki tepe arasındaki mesafe gidiş dönüşlerle birlikte oldukça uzun ve açıkçası (Allah affetsin) sert zeminde yürümek biraz yorucuydu. Zaten yaşlılar ve yürümekte zorlananlar için tekerlekli sandalyelerle sa‘y yaptırıldığını da gördük.

İhramdan Çıkış ve Bir “Terlik” Tecrübesi

Sa‘yimizi tamamlayıp namazımızı kıldıktan sonra ihramdan çıkmak için berber aramaya başladık. Berberler hemen Kâbe’nin yanı başındaki devasa Zemzem Towers‘ın alt katlarında yer alan dükkânlarda bulunuyor.

Biz ilk gittiğimizde öğle saatleriydi ve ortam nispeten sakindi. Ancak ibadetlerimiz bittikten sonra hava serinlemeye başlamış, insanlar akın akın gelerek ortamı oldukça kalabalık hâle getirmişti.

Bizim için işlerin uzamasının ve yorgunluğumuzun artmasının asıl sebebi ise tamamen acemiliğimiz oldu. Kendi aracınla umreye gitmek konusunda ne kadar tecrübe kazansak da, Kâbe’nin kapılarında terliklerimizi girişte bir yere bırakmak büyük bir hataydı.

Çıkışta ne o devasa kapıyı bulabildik ne de terliklerimizi… Bu durum bize o kalabalığın içinde neredeyse bir buçuk saat kaybettirdi. Meğer tecrübeli olan herkes terliklerini sırt çantasına koyuyormuş; biz bunu akıl edemediğimiz için hem yorulduk hem de ciddi zaman kaybettik.

Nihayet o kalabalığın içinde uzun süre berber aradık ve sonunda bulduk. Burada genellikle Bangladeşli ve Pakistanlı kardeşlerimiz çalışıyor. Cüzi bir ücret karşılığında saçlarımızı usturaya vurdurup ihramdan çıkma şükrünü eda ettik.

Ardından yatsı namazını kılıp motosikletle umre yolculuğu maceramızın en huzurlu akşamlarından birini yaşamak üzere otelimize döndük. Uzun bir aradan sonra rahat bir yatakla buluşunca, günü burada huzurla kapatmaya karar verdik.

Cirâne: Tarihin Gölgesinde İkinci Umre Niyeti

Gece rahat bir uyku çektikten sonra sabah kahvaltımızı yapıp otelden çıktık. Bir umre daha yapmak istiyorduk ve bunun için Kâbe’ye en yakın mikat noktalarından biri olan Cirâne bölgesine gitmeye karar verdik. İki motorla gitmek yerine tek motorla gidelim dedik; Osman’la birlikte benim motoruma bindik ve mikat mahalline doğru yola çıktık.

Cirâne, Kâbe’ye yaklaşık 30 kilometre mesafede bulunuyor. Bu bölgeyi özellikle seçmemin iki sebebi vardı. Birincisi, İslam tarihindeki önemli olaylara ev sahipliği yapmış olması; ikincisi ise görmek istediğim bazı yerlere oldukça yakın olmasıydı.

Yaklaşık yarım saatlik bir sürüşten sonra Cirâne’ye ulaştık. Cirâne; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Huneyn Gazvesi sonrasında bir süre konakladığı, ganimetlerin dağıtıldığı ve ihrama girerek umreye niyet ettiği yer olarak biliniyor.

Bu yönüyle burası sadece bir mikat noktası değil; aynı zamanda İslam tarihinin canlı şekilde hissedildiği çok özel bir bölge. Buraya geldiğimde “sıradan bir durak” değil de tarihin içinden geçen bir yolun üzerindeymişim gibi hissettim. Kendi aracınla umreye gitmek, insana bu tarihi duraklarda istediği kadar vakit geçirme ayrıcalığını sunuyordu.

Bölgede ayrıca tarihi bir su kuyusu bulunuyor. Rivayetlere göre bu kuyu, o dönemde ordunun ve bölge halkının su ihtiyacını karşılamış. Bugün başına gelip baktığınızda çok sade görünüyor ama insan durup düşündüğünde, bu kuyudan su içen insanların kimler olabileceğini hayal ediyor. Çölün ortasında bir damla suyun bile ne kadar kıymetli olduğunu burada çok daha iyi anlıyorsunuz.

Cirâne’de eski bir kabristan da yer alıyor. Halk arasında buranın Huneyn Savaşı şehitlerine ait olduğu sıkça anlatılıyor. Ancak okuduğum ve dinlediğim kaynaklara göre; Huneyn Savaşı’nın yapıldığı yer buradan farklı bir bölgede ve bu kabristanın doğrudan şehitlikle ilişkilendirildiğine dair kesin bir tarihî kayıt bulunmuyor.

Daha çok, Cirâne ve çevresinde yaşamış insanların defnedildiği eski bir mezarlık olduğu ifade ediliyor. Yine de insan burada durup bir Fatiha okurken İslam’ın ilk dönemlerine duyulan saygıyı ve o yılların ağır imtihanlarını derinden hissediyor.

Buradaki banyolarda gusül abdesti alıp niyetimizi ettikten sonra ihrama girdik. Mikat sınırında ihrama girmek ve o beyaz örtülerin içinde yola revan olmak manevi hislerimizi tekrar zirveye taşımıştı. Yine iki ihramlı olarak tek motosikletle Kâbe’ye doğru yola çıktık. Hava oldukça sıcak olsa da niyetimiz güzeldi. Araçların selamları eşliğinde biraz ilerledikten sonra yolumuzun üzerinde olan İcâbe Mescidi’ne saptık.

İcâbe Mescidi: Hira Yolunda Bir Vefa Öyküsü

İcâbe Mescidi denince şunu özellikle belirtmek lazım: Bir tanesi Mekke’de, bir tanesi de Medine’de olmak üzere iki farklı İcâbe Mescidi var. Benim bahsettiğim ve ziyaret ettiğimiz yer, Mekke’de bulunan İcâbe Mescidi.

Mekke’deki İcâbe Mescidi, Osmanlı dönemine ait Murakabe binasının bulunduğu tepenin hemen altında yer alıyor. Rivayetlere göre burası, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile Hz. Hatice validemizin buluştukları yer olarak biliniyor. İşte bu buluşmadan dolayı bu noktaya “İcâbe”, buraya yapılan mescide de İcâbe Mescidi denilmiş.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), vahiyden önceki dönemde artık Mekke’nin karmaşasından uzak durmak ister. Yalnız kalabileceği, tefekkür edebileceği yerler arar. Bu amaçla da sık sık Nur Dağı’na, yani Hira Mağarası’na çekilir.

İlk zamanlarda üç-beş gün, bazen bir hafta kalırken; peygamberliğin yaklaşmasıyla birlikte artık aylarca dağdan inmediği zamanlar olur. Bu uzun inziva dönemlerinde Hz. Hatice validemiz, Efendimiz için hazırladığı yiyecek ve erzakları bizzat kendisi taşır.

Ancak Peygamberimiz (s.a.v.), değerli eşinin o zorlu Hira yolunu tırmanmasına razı olmaz. Bunun üzerine Hz. Hatice validemiz yola çıkar, Peygamberimiz de dağdan aşağı inerek işte bu noktada, bugünkü İcâbe Mescidi’nin bulunduğu yerde buluşurlarmış.

Nur Dağı, Mekke’ye yaklaşık 5 km mesafede ve yaklaşık 860 metre yüksekliğinde. Hz. Hatice validemiz, Efendimiz’i her zamanki gibi damda beklerken yakınları ona: “Ey Hatice, neden böyle yapıyorsun? Hava çok sıcak, yaşlı vücudun yorulacak,” dediklerinde, verdiği cevap aslında her şeyi özetler:

“Benim efendim güneşin altındayken, ben gölgede duramam.”

Bu söz; eşler arasındaki muhabbetin, vefanın ve bir olmanın ne demek olduğunu bize bizzat gösteriyor. Rivayet edilir ki bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hira’da iken Cebrâil (a.s.) gelir ve: “Bu gelen kim?” diye sorar.

Efendimiz de Hz. Hatice validemizin Merve Tepesi civarındaki evinden yürüyerek Hira’ya yiyecek ve temiz kıyafet getirdiğini söyler. Bunun üzerine Cebrâil (a.s.), Allah Teâlâ’nın Hz. Hatice validemize selamını iletir ve cennette ona dinleneceği bir köşk verileceğini müjdeler.

İşte bu müjde üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) eşine kıyamaz ve Hira yolunun meşakkatini bildiği için dağdan aşağı inerek onu İcâbe Mescidi’nin bulunduğu yerde karşılar. Hz. Hatice validemiz yiyecekleri getirdiğinde Peygamberimiz (s.a.v.) ona: “Müjdeler olsun ey Hatice, Allah sana selam söyledi,” der.

Bunun üzerine son derece zeki ve idrak sahibi olan Hz. Hatice validemiz, Allah’a “selam söylemek” gibi bir ifade kullanmak yerine, bugün bizlerin de her farz namazdan sonra okuduğu o derin duayı söyler:

“Allahümme ente’s-selâm ve minke’s-selâm, tebârekte ve teâleyte yâ zel-celâli vel-ikrâm.” (Allah’ım, Sen selamsın. Selamet Sendendir. Ey celal ve ikram sahibi, Sen yücesin, Sen münezzehsin.)

Biz bu duayı her gün dilimizden düşürmeyiz ama çoğu zaman neden, kim tarafından ve hangi hâl üzere söylendiğini bilmeden okuruz. İcâbe Mescidi, işte bu duanın ruhunu insana tekrar hatırlatan yerlerden biri. Hatice olmak kolay değildir.

Cennetü’l-Muallâ: Mekke’nin En Eski Mezarlığı

Burada vakit namazımızı kılıp motosikletle Suudi Arabistan topraklarındaki keşfimize devam ettik ve sıradaki durağımız Cennetü’l-Muallâ Kabristanlığı oldu. Motosikleti gölge bir yere çektik ve bu mübarek mezarlığa doğru yürüdük. Mezarlığın içine giriş yasak, sadece çitlerin arkasından bakabiliyorsunuz. Ama insan içeri giremese bile daha kapısında kalbininin ağırlaştığını hissediyor.

Cennetü’l-Muallâ, Mekke’nin en eski mezarlığı ve burası Câhiliye devrinden bugüne kadar mezarlık olarak kullanılmış. Harem-i Şerif’in yaklaşık 2 kilometre kuzeyinde, Mescid-i Cin’in hemen yakınında bulunuyor. Eski kaynaklarda buranın adı Hacûn olarak geçiyor.

Burası benim için özellikle çok kıymetliydi çünkü Hz. Peygamber’in dedelerinden Kusay ve Abdülmuttalib, amcası Ebû Tâlib ve en önemlisi de Hz. Hatice validemiz burada medfun.

Osmanlı döneminde burası bugünkünden çok farklıymış. Mezarlarda kimlerin yattığı biliniyor, kabirlerin üzerinde kubbeli türbeler bulunuyormuş. Hz. Hatice validemizin kabri de Kanûnî Sultan Süleyman tarafından yaptırılan yüksek kubbeli bir türbe ile korunuyormuş.

Evliya Çelebi’nin anlattıklarına göre burada onlarca kubbeli mezar varmış ve Mekke halkı düzenli olarak buraya gelip hatimler indirip dualar edermiş. 1925’ten sonra Mekke Suudilerin eline geçince, 1926 yılında bu inanç gereği buradaki tüm türbeler yıkılmış…kaldırılmış. Bugün Cennetü’l-Muallâ’da hiçbir mezarın kime ait olduğu belli değil. Her yer dümdüz, sade ve sessiz. Ama bu sessizliğin altında İslam tarihinin en ağır yükünü taşıyan insanlar yatıyor.

Mekke’nin Tarihi Durakları: Cin, Şecere ve Râye Mescidleri

Buradaki ziyaretimizi tamamladıktan sonra Mekke’de birbirine çok yakın konumda bulunan üç önemli noktaya daha gittik. Hepsi yürüme mesafesinde fakat her biri İslam tarihinin çok farklı ve çok derin bir olayına ev sahipliği yapmış yerlerdi. Bu yüzden adım adım, sırayla gezmeye karar verdik.

İlk durağımız: Cin Mescidi

İlk olarak Cin Mescidi’ne geldik. Bu mescid, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) cinlere Kur’an tebliğ ettiği yer olarak biliniyor. Rivayetlere göre Efendimiz (s.a.v.), burada gece vakti Kur’an-ı Kerim okurken bir grup cin onu dinlemiş; okunan ayetlerden etkilenerek iman etmiş ve kendi kavimlerine dönüp bu durumu anlatmışlardır. Bu olay Kur’an-ı Kerim’de Cin Suresi’nde de açıkça yer alır.

Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v.), yanında Abdullah bin Mes‘ûd (r.a.) ile birlikte Hacûn yakınlarında bir yere gidiyor. O sırada Efendimiz (s.a.v.) toprağa bir çizgi çiziyor ve Abdullah bin Mes‘ûd’a, “Sen bu çizgiyi aşma,” diyor. Bunun nedeni ise çizginin ötesinin cinlere ayrılmış olması.

Peygamber Efendimiz çizginin ilerisinde duruyor ve Kur’an-ı Kerim’i okuyor. Okunan ayetler civarda toplanan cinler tarafından dinleniyor. Kur’an’daki Cin Suresi’nde anlatıldığı gibi bazı cinler Kur’an’ı dinledikten sonra iman ediyor ve kendi kavimlerine dönerek, “Biz gerçekten hayranlık uyandıran bir Kur’an dinledik ve O doğru yola iletti,” diyorlar.

İşte bu iman ve kabul hadisesi, buranın uzun yıllar sonra Mescid-i Cin adını almasına sebep oluyor. Rivayetlerde burada Peygamber Efendimiz’e biat eden yedi cinin bulunduğu ve bu yüzden caminin bazen “Mescid-i Bey‘a” (biat mescidi) ismiyle de anıldığı belirtiliyor.

Tarihî kaynaklar, ilk mescidin buraya 1700 yılında İbrâhim Ağa adlı bir mimar tarafından inşa edildiğini söylüyor. İlk yapının kubbesi ve minaresi yokmuş; yer altına, sade bir biçimde yapılmış. Günümüzde gördüğümüz yapı ise 2000 yılında tamamen yenilenmiş, minareli ve yer üstünde modern bir cami hâline getirilmiş durumda.

İkinci durak: Şecere Mescidi

Cin Mescidi’nden çıktıktan sonra, tam hizasında ve hemen yakınında bulunan Şecere Mescidi’ne geçtik. Burası Mekke’de yaşanmış çok özel bir mucizenin gerçekleştiği yer olarak biliniyor. Rivayetlere göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Taif’ten dönüşü sırasında bu bölgede istirahat ediyor. Sabah vakti yanındakilerle birlikte sabah namazını kılarken, okunan Kur’ân-ı Kerîm’i cinlerden bir grup dinliyor.

Kur’an’ı dinleyen bu cinler çok etkileniyor ve kendi büyüklerine dönerek, “Biz çok acayip, çok etkileyici bir şey dinledik,” diyorlar. Bunun üzerine cinlerden bir heyet, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile Mescid-i Cin’in bulunduğu yerde görüşmeye geliyor. Bu olaya bizzat şahit olan Abdullah bin Mes’ud (r.a.), yaşananları detaylı şekilde aktarıyor.

Cinler Peygamber Efendimiz’e şu soruyu soruyor: “Senin Allah’ın Resulü olduğuna kim şahitlik edecek?” İşte tam bu noktada, çok dikkat çekici bir hadise yaşanıyor. Yakınlarda bir sakız ağacı bulunuyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), o ağacı işaret ederek cinlere: “Şu ağacı görüyor musunuz? Eğer o şahitlik ederse iman eder misiniz?” diye soruyor. Cinler, “Evet, iman ederiz,” diye cevap veriyor.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Allah’ın izniyle ağacı çağırıyor. Ağaç; dallarını ve köklerini sürüyerek yerinden kopup Efendimiz’in yanına geliyor. Peygamberimiz ağaca: “Benim Allah’ın Resulü olduğuma şahitlik eder misin?” diye soruyor. Ağaç açıkça cevap veriyor: “Şehadet ederim ki sen Allah’ın Resulüsün.” Bu mucizeye şahit olan cinler iman ediyor. İşte bu ağacın bulunduğu yere ilerleyen dönemlerde Şecere Mescidi inşa ediliyor. “Şecere” zaten ağaç anlamına geliyor.

Son durak: Mescid-i Râye

Buradan ayrıldıktan sonra üçüncü durağımız olan Mescid-i Râye’ye geldik. Mekke’de çok kişinin fark etmeden önünden geçtiği ama tarihsel olarak son derece kritik bir noktada bulunan bir mescid burası. “Râye” kelimesi zaten sancak, bayrak anlamına geliyor ve mescidin önemi de buradan geliyor. Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekke’nin fethi sürecinde ve sonrasında askerî ve toplumsal düzenlemeler için bu bölgeyi kullanmış.

Rivayetlere göre Mekke’ye girişte sancağını burada diktirmiş; birliklerin toplanması ve yerleştirilmesi bu noktadan yönetilmiş. Yani burası sadece bir mescid değil, aynı zamanda bir komuta ve düzen merkezi gibi kullanılmış.

Bu bölgenin seçilmesi tesadüf değil. Hacûn hattı, Mekke’nin üst kısmını kontrol eden stratejik bir konumda; şehre hâkim, ana geçiş yollarına yakın ve kontrol noktası niteliğinde bir yer. Kendi aracınla umreye gitmek işte böyle tarihi stratejileri sahada, coğrafyanın kendisinde görerek anlamanızı sağlıyor.

O dönemde sancak dikilen yer doğrudan komuta noktası anlamına geliyor. Kaynaklarda; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Mekke’de kısa süreli konakladığı, bazı namazları burada kıldırdığı ve topluluğu buradan yönettiği de geçiyor.

Bugün gördüğümüz yapı sade olsa da bu sadeliğin arkasında Mekke tarihinin en kritik anlarından biri yatıyor. Osmanlı döneminde bu bölgeye özel önem verilmiş, çevresi düzenlenmiş ve mescid olarak ihya edilmiş.

İkinci Umre ve Bir “Terlik” Tecrübesi

Buradan sonra tekrar motosiklete bindik ve Kâbe’ye doğru yola çıktık. Zaten mesafe çok yakın olduğu için yol uzun sürmedi. Motosikletle umre yolculuğu yapmanın en büyük avantajlarından biri de buydu; istediğimiz an, istediğimiz yere rahatça ulaşabiliyorduk.

Bugün; bir önceki güne göre çevreyi, geçişleri ve görevli düzenini daha iyi bildiğimizden Mekke’nin içinde hareket etmek bizim için çok daha rahat ve hızlı oldu. Motosikleti Mescid-i Haram’a yakın uygun bir noktaya bıraktıktan sonra ihramlı şekilde hareme girdik. Niyetimizi tazeleyerek umre ibadetimizi yeniden yerine getirmeye başladık.

Önce tavaf yaptık. Kâbe’yi yedi şavt usulüne uygun şekilde dolaştık; her şavtta Hacerülesved hizasına gelince işaret ettik, dualarımızı okuduk. Tavafı tamamladıktan sonra iki rekât tavaf namazını kıldık.

Ardından Safa ve Merve tepeleri arasında sa‘y görevimizi yerine getirdik. Sa‘y esnasında yeşil ışıklarla işaretli bölümlerde, sünnete uygun şekilde tempoyu artırarak yürüdük. Yedi gidiş gelişten oluşan sa‘yi tamamladıktan sonra umrenin son aşamasına geçtik.

Son olarak tıraş olup ihramdan çıktık. Böylece umremizi usulüne uygun şekilde tamamlamış olduk. İhramdan çıkınca hem fiziksel hem de zihinsel olarak bir rahatlama oldu; üzerimizden büyük bir sorumluluk kalkmış gibiydi. Günün sonunda; Mekke’de artık yönleri, geçişleri ve ibadet düzenini daha iyi kavradığımızı net şekilde hissediyorduk.

Bizim için işlerin biraz uzamasının sebebi ise acemiliğimiz oldu. Terliklerimizi girişte bir yere bırakmıştık. Çıkışta ne o kapıyı bulabildik ne de terliklerimizi… Uzun süre aradık. Bu durum bize neredeyse bir buçuk saat kaybettirdi. Meğer herkes terliklerini sırt çantasına koyuyormuş. Biz bunu akıl edemediğimiz için hem yorulduk hem de ciddi zaman kaybettik.

Berberlerde cüzi bir ücret karşılığında saçlarımızı usturaya vurdurduk. Ardından yatsı namazını kılıp otelimize döndük. Yarın bizi bekleyen Mekke Medine karayolu yolculuğunun yorgunluğunu atmak için, uzun bir aradan sonra rahat bir yatakla buluşunca günü burada kapatmaya karar verdik.

Nur Dağı: Yanlış Yollar ve Hira’ya Tırmanış

Bugün biraz uzun süre dinlendikten sonra öğleye doğru otelden ayrıldık. Artık yavaş yavaş Mekke Medine karayolu rotasına girmeye hazırlanıyorduk. Mekke’den çıkmadan önce eksik kalan birkaç noktayı da tamamlamak niyetindeydik. Bu nedenle ilk durağımız, Hira Mağarası’nın bulunduğu Nur Dağı oldu.

Otelimize yaklaşık 8 kilometre mesafedeydi ve kısa sürede vardık. Navigasyona güvendik; nereye götürürse oraya gittik ama bizi eski ve artık kullanılmayan bir yola soktu. Dar sokaklardan, giderek dikleşen bir yokuştan çıkmaya başladık.

Kendi aracınla umreye gitmek insana büyük bir özgürlük verse de, bazen böyle sürprizlerle karşılaşabiliyorsunuz. Yolun yanlış olduğunu fark ettik ama eğim o kadar fazlaydı ki motosikleti durdurmak mümkün olmadı. Bir süre sonra yol tamamen kapalıydı; karşımızda yaklaşık iki buçuk metre yüksekliğinde dev bir panel vardı.

Ben motosikleti güvenli bir yere çektim ama Osman durduğu anda ayağı boşa geldi ve motosiklet, bizim gibi yanlış yola giren başka bir aracın üzerine devrildi. Aynası yamuldu, ön camı kırıldı. Çok şükür Osman’da bir şey yoktu. Karşı taraftan özür diledik; adam da anlayışlı çıktı, mesele etmedi.

Burada biraz dinlenip ne yapacağımıza karar verdik. “Buraya kadar gelmişken geri dönmeyelim,” dedik ve eski yoldan Nur Dağı’na tırmanmaya karar verdik. Yüksek levhaların üzerinden bir şekilde geçtik ve öğle sıcağında tırmanış başladı.

Aslında ortada düzgün bir yol yoktu; yıkılmış eski merdivenler, taşlar ve dik bir yamaç… Gerçekten zorlayıcıydı. Oflaya puflaya tepeye çıktık ama bu sefer de zirve kısmını levhalarla kapatmışlardı. Biraz zorladık, geçtik ve nihayet Nur Dağı’nın tepesine ulaştık.

Manzara gerçekten etkileyiciydi; bütün Mekke ayaklarımızın altındaydı. Bir süre sonra Hira Mağarası’na doğru indik ve nihayet o kutlu mekânı gördük. Öğle vakti olduğu için ortalık sakindi. Vakit namazımızı burada eda ettik ve ardından inişe geçtik. Aynı zorlu yoldan aşağı indik, motosikletlere binip sıradaki noktaya doğru yola çıktık.

Fil Vakası ve Mekke’den Ayrılış

Bu sefer hedefimiz, Fil Suresi’nin nüzulüne sebep olan olayın geçtiği bölgeydi. Habeşistan valisi Ebrehe, Kâbe’yi yıkmak için fillerden oluşan büyük bir orduyla Mekke’ye doğru yola çıkmıştı. Mekkeliler karşı koyamayacak durumdaydı. O sırada Kâbe’nin hizmeti Peygamber Efendimiz’in dedesi Abdülmuttalib’in elindeydi.

Ebrehe, Mekkelilerin develerine el koyunca Abdülmuttalib huzuruna çıkıp yalnızca develerini istedi. Ebrehe buna şaşırınca Abdülmuttalib şu meşhur sözü söyledi: “Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin ise bir sahibi var; onu O korur.”

Mekkeliler şehri boşalttı. Ebrehe ordusuyla ilerlemek istediğinde filler Kâbe yönüne gitmedi. Ardından ebabil kuşları, taşıdıkları pişmiş taşlarla orduyu helâk etti. Bu olay Kur’an-ı Kerim’de Fil Suresi ile açıkça anlatıldı ve Mekke kurtuldu. Bu hadise, Peygamber Efendimiz’in doğumundan kısa süre önce gerçekleştiği için ayrıca önemlidir.

Buradan sonra Mina bölgesine, çadırların kurulduğu alana geçtik. Burası adeta başlı başına bir şehir gibiydi ama bu mevsimde tamamen boştu. İçeride hâlâ yoğun inşaat çalışmaları vardı. Giriş yasaktı ama bir şekilde girdik. Navigasyonla koca alanın içinde döne döne aradık; ne aradığımız yeri bulabildik ne de çalışanlardan net bir bilgi alabildik.

Bir görevli bizi arabayla bir noktaya kadar götürdü ama yine sonuç alamadık. “Bunda da vardır bir hayır,” deyip akşamın da yaklaşmasıyla, karayoluyla umre rotası planımızın asıl ayaklarından biri olan Medine yoluna girmeye karar verdik.

Hz. Meymûne Annemizin Kabri ve Usfan’da Kamp

Yola çıkmadan önce, daha önce işaretlediğim An Nawwariyah bölgesinde, ana yol kenarındaki bir kabristana uğradık. Burası, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) son eşi Hz. Meymûne Annemiz’in (r.a.) kabrinin bulunduğu yerdi. Hz. Meymûne, Efendimiz’le Hicret’in 7. yılında, Umretü’l-kazâ dönüşünde evlenmişti.

Efendimiz’in hanımları arasında en son vefat eden de yine o olmuş; Hicret’in 51. yılında, yaklaşık 80 yaşında burada vefat etmişti. Vasiyeti üzerine nikâhının kıyıldığı bu bölgede defnedilmişti. Gelmeden önce buranın fotoğraflarını görmüştüm. Mezarı son derece sade; Vahhabi anlayışı gereği üzerinde herhangi bir yazı, türbe ya da işaret yok.

Kabir yolun karşı tarafında kalıyordu. Hava karardığı için geçemedik; bulunduğumuz yerden ruhuna bir Fatiha okuyup yolumuza devam ettik. Yakındaki bir marketten de kahvaltılık ve akşam için ekmek aldık. Hava iyice kararmıştı. Yaklaşık 70 kilometre yol aldıktan sonra Usfan şehrine geldik. Tepede yanan ışıklar dikkatimizi çekti; oraya çıktık.

Meğer burası tarihi bir kale, çevresi park gibi düzenlenmiş bir alanmış. İçeride kimse yoktu. Bir süre seslendikten sonra bir görevli geldi. Burada kalamayacağımızı, çadır kurmamıza izin veremeyeceğini söyledi. Israr etmedik. Bunun üzerine şehir merkezine inip uygun bir park alanı bulduk ve geceyi burada kamp yaparak geçirmeye karar verdik.

Mikat sınırında ihrama girmek ile başlayan Mekke günlerimiz burada son buluyordu. Şimdi motosikletle Suudi Arabistan çöllerinde bizi bekleyen asıl zorlu etap, Medine yolculuğu gerçekten başlamıştı.

Usfan’daki sessiz parkta çadırlarımızı kurup tulumlarımıza çekildiğimizde, arkamızda bıraktığımız Mekke maceralarını ve yarın bizi bekleyen yeşil kubbeli Medine yollarını düşünüyorduk. Yolculuğumuzun en heyecanlı, Peygamber Şehri’ne ulaştığımız bir sonraki etabını okumak için Motosikletle Umre Yolu 6. Bölüm yazımıza göz atabilirsiniz.

Yazar : tenekecelebi

Teneke Çelebi Merhaba, ben İbrahim. Uzun yıllardır bir iş insanı, içerik üreticisi ve her şeyden önce iki teker üzerinde dünyayı keşfetmeye adamış bir yol tutkunuyum. Benim için motosiklet, sadece bir ulaşım aracı değil; sınırları aşmanın, farklı kültürlerin kalbine dokunmanın ve tarihin tozlu sayfalarında bizzat iz sürmenin en saf yoludur. Dijital dünyada beni "Teneke Çelebi" olarak tanıyorsunuz. Bu isim; Evliya Çelebi'nin ruhunu, demir atlarımızın (motosikletlerimizin) o samimi ve dayanıklı yapısıyla harmanlama arzumdan doğdu. Sınırları Aşan Bir Serüven: Pamir’den Moğolistan Steplerine Motosiklet seyahatlerimde her zaman "zorlu ama büyüleyici" rotaların peşinden gittim. Bugüne kadar iki teker üzerinde; Rusya’nın uçsuz bucaksız coğrafyalarını ve vize sınırlarını, Pamir Yolu’nun (M41) 4000 metre rakımdaki oksijensiz, heyecan dolu dağ geçitlerini, Moğolistan Stepleri'nin yolsuz, izsiz ve uçsuz bucaksız bozkırlarını aşarak tarihin kalbine, Orhun Yazıtları’na kadar uzanan devasa maceralara imza attım. Tüm bu yolculukları sadece kendime saklamayıp, YouTube belgeselleri ve blog yazılarımla binlerce yol dostuyla paylaştım. Bir Hayalin Gerçeğe Dönüşmesi: Motosikletle Umre Yolu Benim için yolculukların en anlamlısı ve maneviyatı en yüksek olanı ise, Türkiye’den yola çıkarak karayolu üzerinden kutsal topraklara ulaştığım "Motosikletle Umre" projesi oldu. Ankara’da triptik (CPD) belgeleriyle başlayan bürokrasi mücadelemiz; İran’ın dondurucu soğuklarından ve dünyanın en ucuz benzinli yollarından geçerek Irak’a uzandı. Bağdat’ın tarihi sokaklarında çocukluk hayallerimi yaşarken, Necef ve Kufe’nin kadim tarih katmanlarında kayboldum. Kuveyt çöllerinin kavurucu sıcağını altımızdaki V-Strom'larla aşarak nihayet Suudi Arabistan'a, Mikat Camii'ne vardık. Mekke’ye doğru, üzerimizde ihramlarımızla, dilimizde telbiye dualarıyla kaskımız dışında hiçbir ekipman olmadan sürdüğümüz o 100 kilometrelik yol, hayatım boyunca unutamayacağım bir zirve noktasıydı. Bu blogda; Motosikletle Umre, Karayolu ile Umre ve Araçla Umre yapmak isteyen tüm seyahat severler için vizelerden sınır kapılarına, rotalardan maliyetlere kadar her detayı sansürsüz ve adım adım rehberleştiriyorum. Bu Sitede Sizi Ne Bekliyor? tenekecelebi.com, sadece bir gezi bloğu değil; sınır ötesi seyahatlerin teknik altyapısını, kamp rotalarını, motorcu dostu ipuçlarını ve yaşanmış gerçek hikayeleri bulabileceğiniz yaşayan bir dijital kütüphanedir. Eğer siz de sınırların ötesini merak ediyor, karayolu ile dünyayı keşfetmenin hayalini kuruyor ya da demir atınızla kutsal topraklara giden o manevi yolu merak ediyorsanız, doğru yerdesiniz. Kaskınızı takın, motoru çalıştırın; hikaye daha yeni başlıyor! Yollarda görüşmek üzere, İbrahim / Teneke Çelebi

Yorum Yap