Motosikletle Umre Yolu 7.Bölüm
Uhud Şüheda Camii’nde yatsı namazını kıldıktan sonra, gece karanlığının verdiği o vakur sessizliğin içinde dağın yamacına doğru ilerledik. Hedefimiz, İslam tarihinin en zorlu ve en insani anlarından birine tanıklık eden o mağaraydı. Selami Hoca’nın rehberliğinde, Medine’nin kenar mahallelerinin hemen bitimindeki kayalıklara ulaştığımızda bizi gerçekten çok şaşırtan bir manzara karşıladı.
Mağara, dışarıdan bakıldığında sıradan bir kaya kovuğu gibi görünse de içine girdiğinizde Selami Hoca’nın ne demek istediğini anlıyorsunuz. Mağaranın iç yapısı adeta bir “dişçi koltuğu” ergonomisine sahip; sanki oraya sığınacak kişinin hem korunması hem de dinlenmesi için özel olarak şekillendirilmiş gibi dar ama korunaklı bir yuva. Burası, Uhud Savaşı’nın o en kritik anında, müşriklerin saldırısıyla Peygamber Efendimiz’in miğferinin halkalarının yüzüne battığı, mübarek dişinin şehit edildiği ve yaralandığı o dehşetli dakikalarda sığındığı yer. Sahabeler onu bu daracık yere getirip yaralarını temizlemiş, kanını durdurmaya çalışmış ve onu müşriklerin gözünden sakınmışlardı.
Mağaranın içindeki o meşhur koku ise gerçekten bir şehir efsanesi değil; o dar alana girdiğiniz an sizi hafif ama çok derinden gelen, tarifi zor, ferahlatıcı bir koku karşılıyor. Birçokları bunu “Mis-i Amber” kokusu olarak adlandırıyor ve bu kokunun, Peygamberimizin oradaki mübarek kanından ve varlığından kalan manevi bir imza olduğuna inanılıyor. Medine’nin modern mahallelerinin hemen kıyısında, gündelik hayatın bu kadar yakınında böyle bir manevi atmosferin korunmuş olması çok etkileyici. O daracık “koltuk” benzeri yere baktığınızda, bir peygamberin insan olarak çektiği fiziksel acıyı ve yanındaki bir avuç sahabenin onu korumak için bu küçük kaya parçasını nasıl bir kaleye dönüştürdüğünü iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Mağaradan kısa bir yürüyüşle Uhud Dağı’nın hemen eteğindeki Fesih Mescidi’ne geçtik. Burası sadece bir ibadethane değil, Uhud Savaşı’nın en kritik anlarının yaşandığı bir nokta. Mescidin ismi olan “Fesih”, ferahlık ve genişlik anlamına geliyor. Savaşın o en dar ve zorlu anlarından sonra Peygamber Efendimiz’in burada bir nebze nefes alıp dinlenmesi, mescidin bu isimle anılmasının en büyük sebebi.



Burayı özel kılan en önemli olay ise savaşın en şiddetli evresinde, Efendimiz yaralıyken öğle ve ikindi namazlarını ashabıyla birlikte burada kılmış olması. Savaşın yorgunluğu ve alınan yaraların ardından bu noktada durup namaz kılınması, burayı Uhud bölgesinin manevi açıdan en ağır duraklarından biri haline getirmiş.
Osmanlı döneminde de buraya çok büyük bir titizlikle bakılmış. Ecdat, tarihi dokuyu bozmadan kare planlı, sağlam taş duvarlarla çevrili ama üzeri açık bir yapı inşa etmiş. O dönemden kalan taş işçiliği sayesinde mescid yüzyıllara meydan okuyarak günümüze kadar ulaşmış. Şu an çatısı olmasa da dört duvarı ve mihrabı hala belirgin bir şekilde duruyor. Medine’nin kenar mahalleleri arasında, Uhud Dağı’nın yamacında öylece duran bu yapı, o günlerin sessiz bir tanığı gibi bizi karşıladı.
Selami Hoca’dan ayrıldıktan sonra, Fesih Mescidi’ne oldukça yakın bir konumdaki başka bir mağaraya doğru sürdük. Osman arkamda, ben direksiyonda; Medine’nin karanlık sokaklarında motosikletle ilerledikten sonra etrafı tellerle çevrili bir alana ulaştık. Burasının askeri bir bölge olduğunu öğrendik ama bu bizi durdurmadı. Tellerin üzerinden atlayıp telefonlarımızın ışığıyla tepeye doğru tırmanmaya başladık. Yaklaşık 10 dakikalık bir tırmanışın ardından nihayet mağarayı bulduk. Burası, Peygamber Efendimiz’in en uzun secdelerinden birini yaptığı Secde Mağarası’ydı.
Bu mağaranın İslam tarihindeki yeri çok özel ve derin bir hikayeye dayanıyor. Rivayetlere göre, Peygamber Efendimiz bir gün tek başına bu tepeye gelip namaza durmuş. Ancak secdede o kadar uzun kalmış ki, onu uzaktan takip eden sahabe Abdurrahman bin Avf büyük bir endişeye kapılmış. Efendimizin secdedeyken vefat ettiğini sanarak korkuyla yanına kadar gitmiş.
Peygamberimiz başını secdeden kaldırıp Abdurrahman bin Avf’ın telaşını görünce ona ne olduğunu sormuş. Sahabe, “Ya Resulullah, o kadar uzun kaldınız ki ruhunuzun kabzedildiğini sanıp korktum,” deyince Efendimiz bu uzun secdenin sırrını şöyle açıklamış:



“Secdedeyken Cebrail geldi ve bana Allah’ın büyük bir müjdesini getirdi. Rabbimiz buyurdu ki: ‘Kim sana bir kez salavat getirirse, Ben ona on rahmet ederim; kim sana bir kez selam verirse, Ben ona on selam ederim.’ Ben de bu muazzam müjde karşısında Rabbime şükretmek için bu kadar uzun süre secdede kaldım.”
Motosikleti otelin otoparkına bırakıp kasklarımızı aynaya astıktan sonra, Mescid-i Nebevi’nin o devasa ve bembeyaz mermer avlusuna adım attık. Gece yarısı olmasına rağmen Medine’nin bu kalbi ışıl ışıl, adeta gökyüzünden yere inmiş bir nur şehri gibiydi. Ancak bizim niyetimiz, bu modern ihtişamın hemen kıyısında sessizce bekleyen, ecdadın “Musalla” dediği o eski bayram meydanındaki üç siyah inciyi; Gamame, Hz. Ebubekir ve Hz. Ali mescitlerini ziyaret etmekti.
Mescid-i Nebevi’nin bahçe sınırından çıkıp sadece 200 metre kadar yürüdüğümde, zarif minaresiyle beni karşılayan ilk durak Hz. Ebubekir Sıddık Mescidi oldu. Kapıları yatsıdan sonra kapandığı için içeriye adım atamasam da, bu yapının tam da Hz. Ebubekir Efendimizin Medine’deki evinin bulunduğu noktaya inşa edildiğini bilmek insanın içini titretiyor. Kare planlı, tek kubbeli ve tek minareli bu yapı, tipik bir Osmanlı mimarisi örneği olarak karşımızda duruyor. Dışarıdan baktığınızda, yapının “Harre” denilen bölgelerden getirilen volkanik bazalt taşlarından örüldüğünü ve restorasyonun izlerini net bir şekilde görebiliyorsunuz; yeni eklenen düzgün taşlar ile asıl orijinal duvarlar arasındaki fark hemen seçiliyor. Girişinde ise Osmanlı’nın bu hatıraya duyduğu saygının bir nişanesi olarak 1254 tarihli bir kitabe ve görkemli bir Osmanlı tuğrası yer alıyor.
Osmanlı, bu mescitleri bilerek küçük inşa etmiş; çünkü Mescid-i Nebevi’ye çok yakın olan bu noktada ana mescidin heybetini gölgelemek istememişler. Onlar için bu yapılar sadece bir ibadethane değil; Efendimiz’in (s.a.v) ve ashabının oturduğu evi, çadır kurduğu yeri veya su içtiği kuyuyu kaybolmasın diye işaretleyen birer “emanet mührü” niteliğindedir. Kapılar kapalı olsa da içeri girebilseydim beni düz kubbeli, oldukça sade bir iç mekan karşılayacaktı. Mihrabında ise Hz. Zekeriya’nın mihrapta namaz kılarken melekler tarafından bir evlatla müjdelenişini anlatan Ali İmran Suresi’nden bir ayet yer alıyor ki bu da mescidin manevi ruhuyla bütünleşen bir müjdedir.
Ancak bu mescit asıl büyüklüğünü, ismini aldığı o yüce şahsiyetin karakterinden alıyor. Kur’an-ı Kerim’de “ikinin ikincisi” olarak anılan Hz. Ebubekir, Efendimiz’in en yakın yol arkadaşıdır. Miraç hadisesi anlatıldığında herkes şüpheye düşerken, o ferasetiyle “O (s.a.v) diyorsa doğrudur” diyerek aklını bile Allah yoluna harcamıştır. Hz. Bilal-i Habeşi’yi kurtarmak için piyasa değerinin çok üzerinde, tam 200 bin ödediğinde babası onu ticaret bilmemekle suçlamıştı. Yıllar sonra Mekke fethinde Hz. Bilal Kabe’nin üstünde ezan okurken, Hz. Ebubekir babasının koluna dokunup “Bak baba, yaptığım ticareti şimdi gördün mü?” demiştir. Bedir’de henüz Müslüman olmayan oğluyla karşı karşıya gelme ihtimaline karşı, “Peygamberime kılıç çeken evladımsın diye seni öldürmek için aradım” diyecek kadar davasına sadıktır. “Dininizi tamamladım” ayeti indiğinde herkes sevinirken o ağlamaya başlamıştı; çünkü biliyordu ki din tamamlandıysa Peygamber’in süresi de dolmuş demektir. Gerçekten de bu ayetten 46 gün sonra Efendimiz vefat etmiştir.
Hemen yakındaki bir diğer durak ise, ismiyle bile insanı ferahlatan ve Medine’de hemen herkesin gördüğü Gamame Mescidi. Yatsı karanlığında dikdörtgen planlı, üçü ön üçü arka olmak üzere toplam altı kubbeli (artı mihrap üzerindeki ana kubbe) mimarisiyle oldukça vakur duruyor. Bu altı kubbe, Sultan I. Abdülhamid ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde yapılan restorasyonlarla bugünkü karakteristik halini almış. Mescide ismini veren olay, Efendimiz’in (s.a.v) mucizelerinden biridir. Çocukluğundan itibaren onu güneşten koruyan bir bulut, o Mescid-i Nebevi’ye veya evine girdiğinde kapıda bekler, dışarı çıktığında ise üzerine gölge olurdu. Ne zaman ki Efendimiz vefat etti, o sadık bulut tam bu mescidin bulunduğu noktada gökyüzünde süzülerek bir daha geri dönmemek üzere kaybolup gitti.
Mescidin iç mimarisi de dışı kadar sade; özellikle mihrabın üzerinde süslü kitabeler yerine sadece “Allah” lafzı yer alıyor. Bu mekanın tarihte üç büyük özelliği var. Birincisi, Mescid-i Nebevi inşa edilene kadar Efendimiz tam 4 yıl boyunca bayram namazlarını bu alanda kıldırmıştır. İkincisi, Efendimiz hayatı boyunca 6 kez yağmur duası yapmış ve bunların 5 tanesini tam bu noktada gerçekleştirmiştir. Hatta bir keresinde Efendimiz hutbedeyken bir sahabi kuraklıktan şikayet edince dua etmiş ve yağmur tam bir hafta aralıksız yağmıştır. Bir hafta sonra aynı sahabi “her yeri sel götürüyor” deyince Efendimiz tebessüm ederek “Ya Rabbi, üzerimize değil, etrafımıza yağdır” diye dua etmiş ve yağmur Medine’nin dışına kaymıştır. Bulut mucizesi aslında Efendimiz 8 yaşlarındayken amcası Ebu Talip ile Şam yoluna çıktığında fark edilmişti. Rahip Bahira, manastırın penceresinden gelen kafilenin üzerindeki bulutu görünce “ahir zaman peygamberinin” geldiğini anlamıştı. Bahira, Efendimiz’in o yaştaki vakarını ise putlar adına yemin etmesini istediğinde aldığı “Ben onların adına konuşmam” cevabıyla bizzat görmüştü.



Hz. Ebubekir Mescidi’nden ayrıldıktan sonra sadece birkaç dakika yürüyerek Hz. Ali Mescidi’ne ulaştık. Burası ilk bakışta diğerlerinden çok daha modern, sanki dün inşa edilmiş gibi duruyor. Gamame ve Ebubekir mescitlerinde o eski, yıpranmış doku hemen göze çarparken, Hz. Ali Mescidi keskin hatları ve pürüzsüz siyah bazalt taşlarıyla Medine’nin yeni yapılarıyla yarışır bir duruş sergiliyor. Gece yarısı ışıklandırma altında o parlak ve pürüzsüz taşların önünde durunca insan ister istemez bu görsel farkın nedenini merak ediyor.
Yatsıdan sonra kapıları kapalı olduğu için içeri giremedik ama bu modern görüntünün sırrını kısa bir araştırmayla çözdük. Bu mescit, diğerleri gibi sadece aslına uygun restore edilmemiş; 1990 yılında (Hicri 1411) tamamen yıkılarak sıfırdan inşa edilmiş. Aslında ilk olarak Emevi halifesi Ömer bin Abdülaziz döneminde (706-711) yapılmış, sonrasında 1879’da Sultan Abdülmecid zamanında o meşhur siyah bazalt taşlarıyla kapsamlı bir Osmanlı onarımı görmüş. Ancak 1990 yılına gelindiğinde, o 230 metrekarelik mütevazı Osmanlı yapısı artan ziyaretçi kapasitesini karşılayamadığı gerekçesiyle yıkılmış ve yerine bugün gördüğümüz 882 metrekarelik modern bina dikilmiş.
Eski yapı daha küçük ve sadeyken, yeni bina yedi kubbeli ve tek minareli olarak tasarlanmış. Dış cephede yine o volkanik bazalt taşlar kullanılmış ama taşlar modern makinelerle kesildiği için o tarihi, pürüzlü doku yerini çok daha pürüzsüz ve keskin bir görüntüye bırakmış. Burası dördüncü halife ve ilmin kapısı Hz. Ali Efendimizin bayram namazlarını kıldırdığı mübarek bir nokta olduğu için ecdat bu hatıraya sahip çıkmış, Suud yönetimi de alanı genişleterek bugünkü haline getirmiş. Sonuçta Ebubekir ve Gamame mescitlerinde ecdat yadigarı eski taşlara dokunurken, burada 90’lı yılların mimarisiyle yeniden yorumlanmış bir hatıra mekanla karşılaştık. Mescitlerin önündeki bu sessiz turumuzu tamamlayıp kasklarımıza doğru yürürken, bu bölgenin aslında İslam’ın ilk bayramlarının coşkusunu saklayan koca bir meydan olduğunu bir kez daha hissettik.
18.Gün – Medine
Sabah erkenden kalkıp otelden ayrıldık ve yaklaşık 100 metre uzaklıktaki Mescid-i Nebevi’ye geçerek sabah namazını binlerce Müslüman ile birlikte eda ettik. Namazın hemen ardından, yalnızca bu vakitlerde ziyarete açık olan Cennetü’l Baki mezarlığına yöneldik. Tabii içeri girmek pek kolay olmadı; aşırı bir kalabalık vardı ve görevliler ziyaretçileri sırayla, bölüm bölüm içeri alıyorlardı. Nihayet uzun bir bekleyişin ardından biz de giriş yapabildik. Burası gerçekten de insanı derinden etkileyen, huzur dolu bir yer.
Cennetü’l Baki’nin ismindeki o derin anlamı düşündükçe, adımladığım bu tozlu toprağın aslında ne kadar canlı bir hafızası olduğunu daha iyi kavrıyorum. Baki kelimesi Arapçada geniş ve içinde ağaç kökleri bulunan arazi anlamına geliyor, Garkad ise o dönem buraları kaplayan dikenli bir çalı türüymüş. Yani burası aslında “Dikenli Çalı Bahçesi” iken, Peygamber Efendimiz’in burayı mezarlık olarak seçmesi ve bizzat kendi elleriyle ilk sahabi Osman bin Maz’un’u defnetmesiyle bir “Cennet Bahçesi”ne dönüşmüş. Mescid-i Nebevi’nin o ihtişamlı mimarisinden çıkıp buraya adım attığınızda sizi bambaşka bir sadelik karşılıyor. Burada ne gösterişli türbeler ne de isimlerin yazılı olduğu mermer taşlar var; sadece toprak ve küçük kaya parçaları… Ama bu sessizliğin altında yatan tarih, insanın nefesini kesmeye yetiyor.
Bu uçsuz buçaksız gibi görünen düzlükte, İslam tarihinin en kilit isimleri, Peygamber Efendimiz’in en yakınları yan yana uyuyor. Peygamberimizin “Benden bir parçadır” dediği kızı Hz. Fatıma, hayâ ve edep timsali üçüncü halife Hz. Osman, Hz. Hasan, Hz. Abbas ve Peygamberimizin eşleri… Hepsi bu toprağın birer parçası olmuşlar. Bir anne olarak, özellikle Peygamberimizin küçük yaşta vefat eden oğlu Hz. İbrahim’in hikayesi içimi burkuyor. İbrahim vefat edip buraya defnedildiğinde tesadüfen bir güneş tutulması yaşanmış ve insanlar “Güneş bile İbrahim’in ölümü için yas tutuyor” diye fısıldaşırken, Allah Resulü acısına rağmen o meşhur uyarısını yaparak güneşin ve ayın kimsenin ölümü için tutulmayacağını söylemiş. İşte Cennetü’l Baki tam olarak bu; acıyı en derinden yaşarken bile teslimiyetten kopmamanın yeri.
Bugün gördüğümüz bu büyük sadelik, bir asır öncesine kadar aslında bambaşka bir görünüme sahipmiş. Osmanlı döneminde burası, her biri birer sanat eseri olan devasa kubbelerle, türbelerle ve zarif kitabelerle doluymuş. Ecdat, buradaki her bir değerli ismi onurlandırmak için adeta bir mimari vefa sergilemiş. Bugün sadece bir taş parçasıyla işaretlenmiş olan o mezarların üzerinde eskiden inci gibi dizilmiş kubbeler yükseliyormuş. Osmanlı buraya sadece taş ve tuğla koymakla kalmamış; her yıl Surre Alayları ile buranın bakımı ve oradaki görevlilerin ihtiyaçları için özel ödenekler göndermiş, her bir mezarın yerini kayıt altına alıp korumuş. Peygamberimiz, ilk defnedilen sahabi Osman bin Maz’un’un mezar yerini belli etmek için ağır bir taşı bizzat taşıyıp başucuna koyarken “Bununla kardeşimin mezarını tanırım” demişti; Osmanlı’nın o muazzam kubbeleri de aslında bu tanıma ve saygı geleneğinin bir devamıymış.
Etrafımdaki mahşeri kalabalığa bakıyorum; dünyanın dört bir yanından gelen binlerce insan… Kimi hıçkıra hıçkıra ağlıyor, kimi ise sadece boşluğa bakıyor. Ben ise motorumla geçtiğim onca yolu, aşmaya çalıştığım sınırları ve arkamda bıraktığım sevdiklerimi düşünüyorum. Hepsi bu sessiz toprağın karşısında ne kadar küçük kalıyor. Şimdi bu düzlükte rüzgarın o eski kubbelerin arasından değil de sadece toprak üzerinden esişini dinlemek, insana tarihin ne kadar hızlı akıp gittiğini ve geriye sadece bu sarsılmaz maneviyatın kaldığını bir kez daha hatırlatıyor.
Oteldeki o kısa dinlenmenin ardından zihnimiz de kalbimiz de tek bir yere odaklanmıştı: Ravza-i Mutahhara. Artık buraya öyle elini kolunu sallayarak girmek pek mümkün değil; Nusuk uygulaması üzerinden randevu almanız şart. Bu uygulama, özellikle pandemi sonrası milyonlarca Müslümanın bu mübarek alanı daha düzenli, izdiham olmadan ve herkesin hakkına riayet ederek ziyaret edebilmesi için Suudi hükümeti tarafından getirilen dijital bir anahtar gibi. Randevunuz yoksa veya saatiniz gelmediyse o bölgeye yaklaşmanıza bile izin verilmiyor. Biz de saatimiz gelmeden yarım saat öncesinden oraya gidip, dünyanın dört bir yanından gelen binlerce Müslümanla birlikte o tatlı heyecanla sıramızı beklemeye başladık.
Sıramız gelip de içeriye adım attığımızda, o meşhur yeşil halıların olduğu bölgeye, yani “Cennet Bahçesi”ne ulaştık. Mescid-i Nebevi’nin geri kalanındaki halılar kırmızıyken, sadece bu bölgenin yeşil olması oranın dünyadaki cennet olduğunun fiziksel bir işareti gibi duruyor. Peygamber Efendimiz’in o meşhur müjdesi zihnimde yankılanıyordu: “Evimle minberim arası, cennet bahçelerinden (Ravza) bir bahçedir.” İşte bu hadis-i şeriften dolayı Müslümanlar bu dar alana Ravza-i Mutahhara, yani “Tertemiz Bahçe” diyorlar. Gerçekten de Efendimiz’in kabr-i şerifi ile o zarif minberi arasında namaz kılmak, alnımızı o yeşil halılara secdeye koymak nasip oldu.
İnsan o an orada namaz kılarken sanki toprağa değil de gerçekten cennetin bir köşesine secde ediyormuş gibi bir hafiflik hissediyor. O bölgedeki o kendine has koku, o yoğun maneviyat ve alemlerin efendisinin hemen yanı başında olma hissi kelimelerle tarif edilemeyecek kadar derin. Binlerce insanın aynı anda orada olma isteğine rağmen, o birkaç dakikalık secde anında insan dünyadan tamamen kopuyor. Ziyaretimizi tamamlayıp alemlerin efendisinin huzurundan çıkarken, Medine’nin bu en kıymetli noktasında nefes almış olmanın şükrüyle tekrar avluya yöneldik.
Bu huşu dolu ziyaretimizin ardından Selami Hoca’nın Medine’deki evine uğradık. Onu da yanımıza alarak şehir turumuza başladık. Yolumuzun hemen üzerinde bulunan ve tarihin kokusunu hala üzerinde taşıyan Osmanlı Tren Garı ilk durağımız oldu.
Burası sadece bir tren istasyonu değil; Sultan II. Abdülhamid Han’ın “en büyük rüyam” dediği, İstanbul’u mukaddes topraklara bağlayan Hicaz Demiryolu’nun o mahzun ve vakur son durağı. Gar binasına yaklaştığımda, sarımsı taşların arasından yükselen o Osmanlı estetiği beni hemen içine çekti. Bir an için motorun sesini unutup, yıllar öncesinden bu gara yanaşan trenlerin, o trenlerden inen heyecanlı hacı adaylarının seslerini duyar gibi oldum.



Abdülhamid Han’ın bu projeyi hayata geçirirken gösterdiği o muazzam nezaket ise istasyonun her köşesinde hissediliyor. Medine’ye yaklaşan tren raylarının altına, gürültü yapıp Peygamber Efendimiz’in ruhunu rahatsız etmesin diye keçe döşetmiş olması, bir devletin maneviyata verdiği değerin en somut kanıtı sanırım. Dünyanın öbür ucundan, binlerce kilometre öteden gelip buraya ulaşan demir yollarının bu ince düşünceyle son bulması, insanı gerçekten duygulandırıyor.
Şu an bir müze olarak kullanılan garın içinde, o dönemden kalan lokomotifleri ve vagonları görmek, zamanda yolculuk yapmak gibi. Bir yanda modern Medine’nin trafiği akıp giderken, diğer yanda ecdadın bu topraklara bıraktığı o silinmez imza duruyor. Selami Hoca ile binanın gölgesinde durup o günleri konuştuğumuzda, bu istasyonun sadece bir ulaşım hattı değil, İslam dünyasını birbirine bağlayan manevi bir köprü olduğunu çok daha iyi anladım.
Ravza’daki o manevi zirveden sonra tekrar motorlara atlayıp, Medine’nin savunma hattı olan Hendek Savaşı bölgesine doğru sürdük. Cuma günü olmasına rağmen bölge beklediğimizden çok daha sakindi; kalabalığın çoğu Mescid-i Nebevi çevresinde yoğunlaştığı için burası bize daha dingin, tarihin sesini dinleyebileceğimiz bir gezi imkanı sundu. Motosikletleri uygun bir yere park edip kasklarımızı çıkardıktan sonra, Selami Hoca’nın rehberliğinde tarihin akışının değiştiği bu stratejik noktayı, yani bugün halk arasında “Yedi Mescitler” olarak bilinen alanı gezmeye başladık. Aslında günümüzde burada altı mescit ayakta kalmış durumda, yedincisi ise bölgeye sonradan inşa edilen büyük Hendek Camii olarak kabul ediliyor.
İlk durağımız olan Fetih Mescidi, bu bölgenin en yüksek noktasında, Sel Dağı’nın (Cebel-i Sel’) eteklerinde bir kale gibi yükseliyor. Burası sadece sıradan bir ibadethane değil; doğrudan Hendek Savaşı’nın kumanda merkezi. Peygamber Efendimiz’in savaş boyunca çadırının tam bu noktada kurulduğunu ve orduyu buradan yönettiğini bilmek, insanın o günkü heyecanı ve gerilimi iliklerinde hissetmesini sağlıyor. Efendimiz, kuşatmanın en zorlu anlarında üç gün boyunca tam bu noktada Allah’a zafer için dua etmiş. Üçüncü günün sonunda, yani bir çarşamba günü, duasına icabet edilmiş ve düşmanın perişan olacağı müjdesi tam burada gelmiş. Mescidin “Fetih” ismi de işte bu müjdelenen zaferden geliyor. Selami Hoca, buranın aynı zamanda “Ahzab Mescidi” olarak da anıldığını, çünkü Kur’an-ı Kerim’de bu savaşı anlatan Ahzab Suresi’nin ruhunun bizzat bu tepede şekillendiğini anlattı.
Bugün gördüğümüz yapı, yine ecdadın o sağlam ve zarif dokunuşlarını taşıyor. Özellikle Sultan Abdülmecid döneminde, 1853-54 yıllarında, o bölgeye has volkanik siyah bazalt taşlarıyla yeniden inşa edilmiş. Osmanlı, mescidi inşa ederken o stratejik konumu özenle korumuş ve yapıyı bölgedeki diğer mescitlerden daha yüksekte tutmuş; bu yüzden ecdat buraya “Mescid-i A’la”, yani En Yüksek Mescit adını da vermiş. Mescidin balkonundan aşağıya baktığınızda, bir zamanlar 10 bin kişilik müşrik ordusunun kuşattığı ama Selman-ı Farisi’nin fikriyle kazılan o meşhur hendeklerin geçtiği alanı kuş bakışı görebiliyorsunuz. Efendimiz’in oradaki çetin altı gününü ve çektiği zorlukları düşününce, o taş duvarların neden bu kadar vakur durduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Merdivenlerden yukarı tırmanırken yatsı vakti yaklaştığı için kapıların kapanma riskine karşı hızlıca çevreyi inceledik; o siyah taşların üzerindeki pürüzsüz işçilik, ecdadın buraya ne kadar kıymet verdiğinin en somut kanıtıydı.
Selami Hoca ile Fetih Mescidi’nden inip Hendek bölgesindeki o diğer küçük sahabi mescitlerinin arasında yürürken, aslında sadece taş yapıları değil, İslam tarihinin en stratejik ve mucizelerle dolu savunma hattını adımlıyorduk. Burası, Medine’nin kuzeyini korumak için gece gündüz demeden kazılan o meşhur hendeğin tam merkeziydi. Selami Hoca o kendine has üslubuyla, “Evlat, burası sadece bir çukur kazma hikayesi değil; burası yokluk içinde var olma savaşıdır” diyerek o günlerde yaşananları anlatmaya başladı.
Müşrikler ve müttefiklerinden oluşan tam 10 bin kişilik dev bir ordu Medine’ye doğru yürüyüşe geçtiğinde, Müslümanların sayısı sadece 3 bin civarıydı. Karşı tarafta o dönemin en büyük askeri gücü vardı ve açık bir meydan savaşında Medine’yi savunmak imkansıza yakındı. İşte tam o anda aslen İranlı olan Selman-ı Farisi devreye girerek o meşhur teklifini yaptı: “Ya Resulallah, biz İran’da bir ordu tarafından kuşatıldığımızda etrafımıza hendek kazardık.” Bu, Arapların o güne kadar savaş meydanlarında hiç bilmediği, atların atlayamayacağı kadar geniş ve derin bir taktikti. Medine’nin üç tarafı zaten volkanik kayalar (harreler) ve sık hurma bahçeleriyle doğal bir kale gibi korunuyordu; sadece düşmanın girebileceği kuzey tarafı açıktı. İşte biz bugün, o açık olan ve yaklaşık 5,5 kilometre boyunca kazılan o devasa hendeğin tam üzerindeydik.
Selami Hoca’nın anlattıklarından en çok aklımda kalan ise, o hummalı kazı sırasında yaşanan ve insanın tüylerini diken diken eden ilginç olaylar oldu. Kazı çalışmaları kışın en dondurucu soğuğuna denk gelmişti ve Medine’de çok büyük bir kıtlık vardı. Sahabeler günlerce aç kalmış, midelerini bastırmak için karınlarına birer taş bağlamışlardı. Dayanamayıp Peygamber Efendimiz’in yanına gidip durumu gösterdiklerinde, O da sessizce elbisesini kaldırmış ve karnında tam iki tane taş bağlı olduğunu göstermişti. O yokluk ve açlık içinde bile, komutan olarak geride durmamış, herkesle beraber o hendeğin içinde kazma sallamaya devam etmişti.
Hendeğin kazıldığı o yorucu günlerde, Fetih Mescidi’nin hemen altındaki bölgede sahabelerin hiçbirinin kıramadığı çok büyük ve sert bir kaya çıkmış. Ne yaptılarsa parçalayamayınca durumu Peygamberimize iletmişler. Efendimiz hendeğe inip eline kazmayı almış ve kayaya vurduğunda ortalığı aydınlatan büyük bir kıvılcım çıkmış. O ilk vuruşta “Bana Yemen’in anahtarları verildi” demiş. İkinci kez vurduğunda “Bana Kisra’nın (İran) sarayları gösterildi”, üçüncü vuruşunda ise “Bana Bizans’ın (Roma) anahtarları verildi” diyerek taşı darmadağın etmiş. Etraflarının devasa bir orduyla sarıldığı o en çaresiz ve karanlık anda bile, İslam’ın tüm dünyaya yayılacağının o muazzam müjdesini tam bu tepede, bir kayanın başında vermiş.
Bir diğer mucize ise sahabi Cabir bin Abdillah’ın evinde yaşanmış. Cabir, Efendimiz’in açlıktan karnına taş bağladığını görünce yüreği dayanmamış ve O’nu gizlice evine yemeğe davet etmiş. Evde sadece kesilecek küçük bir keçi ve karısının hazırladığı birazcık arpa ekmeği varmış. Ancak Efendimiz bu daveti alınca, “Tüm hendek ehlini çağırın” diyerek o an kazı yapan bin kişiyi birden yemeğe davet etmiş. Cabir büyük bir şaşkınlık ve mahcubiyet içinde ne yapacağını düşünürken, Efendimiz bizzat yemeğin başına geçmiş. O küçücük bir kap yemekten tam bin kişilik ordu doya doya yemiş ve herkes ayrıldığında tenceredeki yemek eksilmeden, sanki hiç dokunulmamış gibi kalmış.
Tabii bir de o meşhur düello anı var… Savaşın ilerleyen günlerinde, düşman ordusunun “bin savaşçıya bedel” dediği devasa savaşçısı Amr bin Abdüved, atını hızlandırarak hendeğin daralan bir yerinden karşıya atlamayı başarmış. Müşrikler o sınırı aştığı için sevinç çığlıkları atarken, karşısına gencecik yaşıyla Hz. Ali çıkmış. Amr, karşısındaki genci küçümseyip “Git de amcan gelsin, ben seni öldürmek istemem” diyerek alay etmiş. Ancak Hz. Ali o sarsılmaz duruşuyla, “Ama ben seni Allah için öldürmek isterim” diyerek bu dev savaşçıyı oracıkta alt etmiş. Amr’ın yere serilmesi, Medine’yi kolayca geçeceğini sanan müşrik ordusunun moralini yerle bir eden en büyük kırılma noktalarından biri olmuş.
Kuşatmanın sonlarına doğru ise müthiş bir istihbarat savaşı dönmüş. Müşrik ordusunun içindeki Naim bin Mesud adlı bir sahabi gizlice Müslüman olmuş ve Efendimiz’in izniyle gidip müşrikler ile onlara ihanet ederek yardım eden Yahudi Beni Kurayza kabilesinin arasına zekice bir nifak sokarak güvenlerini yıkmış. En sonunda ise Allah’ın gönderdiği o dondurucu, göz gözü görmeyen fırtınalı rüzgar düşman çadırlarını söküp atmış, kazanları devirmiş ve o devasa ordu korku içinde arkasına bakmadan kaçmak zorunda kalmış.
Hendek’teki o manevi ve tarihi atmosferden çıkıp, Cuma vakti iyice yaklaştığı için hemen motorların marşına bastık ve rotamızı hızla tekrar Mescid-i Nebevi’ye çevirdik. Medine sokaklarında ilerlerken hayatımda ilk kez bu kadar insanı bir arada gördüm. Mescide yaklaştıkça, dünyanın dört bir yanından gelmiş insanların sokaklardan, ara caddelerden akın akın, adeta bir sel gibi namaza koştuğunu görmek beni gerçekten şaşkına çevirdi. Farklı dillerden, farklı renklerden yüz binlerce insanın aynı yöne doğru akması, tüm kalplerin tek bir şey için çarpıyor olması muazzam bir manzaraydı.
Mescid-i Nebevi’ye ulaştığımızda içeride iğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalık vardı; içeride yer kalmadığı için insanlar caddelere, dükkan önlerine ve sokaklara taşmış, buldukları her boşlukta saf tutmuşlardı. Biz de o devasa kalabalığın içinde, mescidin avlusunda ancak küçük bir yer bulabildik. Medine’nin o yakıcı güneşi tam tepemizdeydi. O kavurucu sıcakta, gölgenin bile olmadığı bir noktada safa durduk. Zemin o kadar sıcaktı ki, ayakkabılarımı çıkarmaya cesaret bile edemedim; çıkarsam ayaklarım adeta o kaynayan taşa yapışıp kalacak gibiydi. Bütün bu fiziksel zorluklara ve yakıcı güneşe rağmen, etrafıma baktığımda belki de 200 bin kişiyle aynı anda, omuz omuza Cuma namazı kılmak, o devasa cemaatin tek bir nefes gibi rükuya ve secdeye gidişine şahit olmak hayatım boyunca unutamayacağım, ruhumu sarsan harika bir deneyim oldu. Namazın o huşu dolu atmosferinden çıkıp kalabalığın arasından sıyrıldıktan sonra Selami Hoca ile bir araya geldik. Kısa bir değerlendirmenin ardından Medine’nin dışına, tarihin hem destansı hem de hüzünlü bir başka sayfasına doğru yola çıkmaya karar verdik. Rotamız, Peygamber Efendimiz’in o meşhur kuşatmasına ve Hz. Ali’nin koca kale kapısını tek eliyle kalkan yaptığı o büyük destana sahne olan Hayber’di. Tabi Hayber yolunda bizi bekleyen, ecdadın yürek burkan bir başka emaneti daha vardı: Birinci Dünya Savaşı yıllarında İngiliz casusu Lawrence ve isyancıların sabotajına uğrayıp, Hicaz Demiryolu üzerinde çölün ortasında tam da o günkü vurulduğu haliyle yatan o meşhur Devrilen Osmanlı Treni… Kasklarımızı taktık, motorların marşına bastık ve çölün ortasındaki bu derin tarih izlerine doğru sürmek için tekrar yola koyulduk.