Motosiklet İle Türkiye Gezisi-1

Motosiklet İle Türkiye Gezisi-1

-Karadeniz Bölümü-

Herkese merhabalar

İşlerimin yoğunluğundan dolayı uzun bir süredir rapor hazırlayamadım.

Her şey benim toplantıda “Ben bu sene Bosna Herseğe gidecem. Bana katılan olur mu?” dememle başladı. Yine forumdan Emre Kadınoğlu ve Fatih Çayır tamam dedi. Biraz rota çalıştıktan sonra hep hayalim olan “Roma’ya da mı geçsek acaba?” dedim. Fatih “Ben Roma’ya girmişken Milano’yu da görürüm aga” dedi. Tabii bende gaza geldim” Milanoya  giden Barcelona’ya da gider dedim” onlar da “Tamam” dediler. Şöyle olsun böyle olsun derken aşağıdaki gibi bir rota çıktı.

Sonra Fatih işleri dolayısıyla gelmekten vazgeçti, biz Emre ile bütün evrak işlerini hallettik (Pasaport, resim vs..) fakat elimizde olmayan sebeplerden dolayı Schengen Vizesi alamadık. İlk önce Yunanistan’dan gireceğimizden dolayı Kosmos Vize ye başvurumuzu yaptık, bir ay sonrasına randevu verdiler, randevu tarihinde sistemlerde sıkıntı olduğunu söylediler (Sonradan öğrendik ki Konsoloslukta yolsuzluktan dolayı her şeyi incelemeye almışlar) Daha ileri bir tarihe randevu verip, randevu tarihinde gittiğimizde, konaklama için Booking.com daki rezervasyonlarda Yunanistan’dan daha fazla İtalya’da rezervasyon yaptırdığımızı söyleyip, vize çıkmama olasılığı olduğunu söylediler. Biz de zaten tatil süresinin sonuna geldiğimizi o rezervasyonu görmemezlikten gelmesini söyledik. Tabii kabul etmediler, bizde herşeyi göze aldık başvurumuzu yaptık, 10 gün sonra sonuç geldi, sonuç Hüsran 🙂 Bizi kabul etmediler.

Sonuç olarak Avrupa maceramız başlamadan bitti.

Olaylar böyle gerçekleşince Emrenin de hevesi kaçtı. Bu sefer onlara gelin Türkiye turu yapalım dedim. Birinin işi engel oldu, biri gitmekten vazgeçti. Ben gözümü kararttım kendime güzel bir rota hazırladım. Yanıma artçı olarak yeğenimi de aldım başladım gezmeye.

Genel Rotam (Tamamı yapıldı)

27 Ağustos sabahı saat 06:00 da teker dönmeye başladı, ilk hedefim Sakarya/ Karasu üzerinden Karadeniz sahilinden başlamak oldu. Kısa bir süre sonra ilk molayı Kdnz. Ereğli de sabah kahvaltısı olarak verdik.

Kahvaltıdan sonra diğer durağımız Amasra’ya sürdüm. Amasra Karadenizin incisi diye az bile demişler. Hakikaten çok harika bir yer.

Amasra’ya gelip te Balıkçı Mustafa Amcaya uğramadan olmaz. Amasranın en taze balıklarına sahip ve Amasranın en meşhur balıkçısıdır, nispeten hesaplı da. Uğramanız tavsiye edilir.

Amasranın doğal güzelliklerini gezdikten sonra, yolculuğumuza devam ediyoruz. Haritadan rota çalışmak çok kolaymış. Gerçekler ne yazık ki çok acıymış. Araştırmam sonucu Sinop/Erfelek şelalerine gitmeye çalışıyoruz. Tabii Küre Dağlarını dolaşmak ayrı bir ölüm zaten. Sürekli inişli çıkışlı, bozuk, keskin viraj ve dar yollardan oluşan 284 km. tehlikeli yollar.

Amasra
Amasra Genel Görünüm

Her seferinde buradan gitmeyeceğim deyip, içimdeki doğa aşkından mütevellit vazgeçemiyorum. Yol çok tehlikeli ve yorucu ama bir o kadar da manzarası güzel.

O kadar zahmetler çekiyorum ama aklımda Sinop / Erfelek Tatlıca Şelalesi olduğundan çok da takmıyorum. İçimden hayaller kuruyorum. “Çadırı şelalenin yakınına kurarım, mangalımı yakıp, çayımı da yaptım mı benden kralı yok” diye düşünüp kendi kendime moral veriyorum. Gecenin karanlığında yol yok, iz yok, köpeklerin aslan kadar olduğu ıssız yollardan sonra nihayet şelaleye geliyoruz. Ama tabii ki hayaller Nikaragua, gerçekler sidik kalınlığında bir su! Gitmeden önce Google da ayrıntılı bir araştırma yaptığımda çok güzel bir yer, ışıklı güzel bir kamp alanı olarak görülen yer,resmen rezalet.

Burada resmen in cin tek kale maç yapıyor. Kalalım, çadır kuralım falan diyoruz ama, pek tekin bir yer olmadığından çadır kurma işinden vazgeçiyoruz. Aynı zamanda burası tesis olarak ta kullanıldığından oradaki lokantanın, dışarıda bulunan köfte ocağının sıcak olduğunu görüp, yanımızda getirdiğimiz sucukları pişirip, orda buluna tüpü de kullanarak birer bardak ta nescafe içerek, yorgunlumuzu bir nebze de olsun atıyoruz.

Karnımızı doyurup, biraz dinlendikten sonra buradan kalınmaz deyip geri gidiyoruz. 50 km. sonra Sinop merkeze gelip kalacak yer bakıyoruz. Tabii merkezde çadır kuracak yer bulamadığımızdan, gidonu Akliman’a çevirip, deniz kenarında güzel temiz bir kamp alanı olan Martı Camping de çadır kurmaya karar veriyoruz. 750 km.lik ilk gün sürüşünden sonra kendimizi direk çadıra atıp, uykuya dalıyoruz. Rüyamda yolu nerdeyse tekrar dürüyorum 🙂

Sabah dinlenmiş bir şekilde Sinop / Burunucuna doğru sürüyorum. Daha önce gitmediğimden, acayip heyecanlanıyorum,. Çok harika manzaralı yollardan geçip yaklaşık 60km. sürüp nihayet o ünlü deniz fenerine gidiyoruz.

İnceburun
İnceburun Feneri

Burada güzel bir köy kahvaltısı yapıp geri dönüyoruz. Sırada Sinop Merkezi biraz dolaştıktan sonra Paşa Tabyalarına denk gelip oraya giriyoruz.

Buranın işletmecisi şahıs olduğundan giriş ücretli ve müzekart geçerli değil. Sahibi ile tanıştım çok iyi bir adam, bize burda çadır kurmamızı önerdi ama programımıza uymadığından kabul etmedik. Başka bir turda mutlak orada kalıcam.

Sinop şehir içi ve Meşhur Sinop cezaevini daha önce gezdiğimden çok fazla ayrıntılara girmeden şehri dolaştım. Sinoptan görüntüler.

Sinoptan ayrılıp Samsun istikametine doğru sürüşe geçiyorum. Bafra’da Cuma namazı için durup, hem namazı kılıp hem de biraz dinlenip tekrar yola devam ediyorum. Öğle yemeği için Samsun/Çarşamba’ya kendimi zor atıyorum. Çarşambanın ünlü pidesini sipariş verip aç kurtlar gibi bekliyoruz.

Buradan Samsun’da daha önceden gezdiğimden sadece manzara tepesine çıkıp Samsun’u kuşbakışı izliyoruz.

Ve Samsundan çıkıp, Ordu’ya doğru yola çıkıyoruz. Normalde Karadeniz sahil yolu Fatsa’nın çıkışından yeni duble yola gider, ama asıl manzara sahil tarafındadır. Eski Bolaman yolu çok harika bir yerdir. Çocukluğumda karadenize giderken hep bu yolu kullanırdı otobüsler, çok daracıktır ama adrenalin için birebirdir. Hem bu yoldan gitmemin nedeni de, çayın maestrosu Uzun Saçlının Yeride bu yol üzerindedir.

Yason Kilisesi
Ordu Yason Burnu
Sinop Tabyaları

Bu abimiz çayın maestrosu olarak tanınır, ve Volkan Konağın bir şiirinde kendine yer bulmuştur.

“Hiç bir şey yapmıyorsan gülüm güneşin Boztepe eteklerinde yanışını seyret

Seni kıskandım

Bense Bolaman virajlarında uzun saçlının yerinde çay içmekteyim Birtanem

Az kaldı düşerim o sahillere

Yelkenleri rüzgar içmiş sürmene takası gibi sarhoş, açık denizlerinden

Seni özledim.”

Burada çay tek bardak içilmez. İşletme sahibi Nusret amca gelir kaç bardaklık olsun der, siz de artık 5-6 bardak neyse söylersiniz. O kendine has yöntemiyle çayı yapar, hesap bayağı bir kaba gelir ama değer yani. Şöyle ki 5 bardak çay için 20 TL vermiştim.  Nusret amca çok asabidir her önüne gelene çay da vermez, onun için biraz uslu başlı gitmekte fayda vardır. Çok kişiyi kovmuşluğu vardır. Ama tanıyınca çok harika biri olduğunu anlarsınız zaten.

Burada çaylarımızı içip muhabbetin de gözüne vurup, akşamda olmak üzere olduğundan yola çıkıyoruz, bir müddet gittikten sonra güneşin batışı sırasında uzaktan bir yapı silüeti beliriyor, buranın meşhur Yason Burnu olduğunu görüp o istikamete giriyorum. Ve muhteşem manzarası ile Yason Burnu ve Yason Kilisesi

Artık güneşte battığına göre çadır kurulacak alan arıyorum, Perşembenin çıkışına doğru çok harika bir Camping buluyoruz ve hemen başlıyoruz çadır kurmaya.

Semaversiz olmaz zaten, yan çantanın birini bu semaver için ayırdım.

Sabah çadırımız toplayıp yavaş yavaş yola çıkıyoruz, sabah kahvaltısı için yer aramaya başlıyoruz. Sonunda Ordu Boztepe çıkıyoruz ve sabah kahvaltımızı muhteşem Ordu manzarasında yapıyoruz.

Burada güzel bir şekilde kahvaltımızı yapıp, manzaraya karşı çayımızı yudumlayıp, yolcu yolunda gerek diyerekten, asıl memleketim olan Bulancak/Giresun’a sürüyorum. Yaklaşık 30 km. sonra nihayet memleketime kavuşuyorum.  Şehir merkezinde akrabalar ufaktan gözükerek köylerde yaşayan akrabaları ziyarete doğru yola çıkıyorum.

Perşembe Çadır Kamping
Ordu/Boztepe
Semaverde Çay

Köy yolları epey bozuk olmasına rağmen akıllı birinin girmeyeceği yerlere bile girip, enduronun gözüne gözüne vururken, çok keskin ve dik bir virajı dönerken artçının ve yükün verdiği ağırlıktan dolayı ön lastik hafifleyip, motoru sola yatırdım ve sol ayak pegini kırdım. İçimden ne kadar lanet varsa okudum ama nafile. Yoluma pegsiz devam etmek zorunda kaldım. (İleride video olarak paylaşacağım) O an sinirden fotoğraf falanda çekemedim ama şimdi keşke çekseymişim diyorum.

Buralarda akrabaları ziyaret edip, uçurum gibi fındık bahçelerinde akrabalarla muhabbetten sonra, zaten gezimin amacı olan yayla sezonuna başlıyorum o yayla senin bu yayla benim geziyorum. İlk hedefim yine Bulancağa bağlı Paşa konağı yaylası. Yaylaya çıkmamız yine akşamı buluyor, tam hava kararmak üzereyken nihayet yaylaya varıyoruz.

Çadır kurmak için hemen yer aramaya başlıyorum fakat hava buz gibi, şehir merkezinde sıcaktan duramazken, yaylada soğuktan duramıyoruz. Hem 1400 km.verdiği yorgunluk hemde duş falan almak için bir Hotele yerleşiyoruz. Hotel sahibi tanıdık çıktı ve bize çok yardımcı oldu fiyat konusunda. Akşam yemeği içinde kuzu kavurma da yapınca ohh dedik  tam yerine kapak attık. 

Sabah saat 6 da bir kalkıyorum, sanki üç gündür deliksiz uyumuşum gibi hissediyorum. Bu kadar dinlenme yeter deyip kahvaltımızı yapıp, hemen yakında bulunan diğer yayla Böğürtlen Yaylasına geçip, ordaki akrabaları da ziyaret ediyorum.

Burada da akrabaları ziyaret edip, çayımızı içtikten sonra yaklaşık 60 km. uzakta olan Çambaşı yaylasına doğru sürüyorum. Yollar yayla yolu olduğundan epey bir bozuk, yolda kısım kısım yağmura yakalanıp biraz ıslanıyoruz.

Bu kadar yorucu yoldan sonra yaylaya varıp başlıyoruz çarşıyı gezmeye. Burada normal Pazar gibi köylüler Pazar kurup satış yapıyorlar. Burası çoğunlukla Orduluların yaylası olduğundan orduya daha yakın olduğunu öğreniyorum. Kızıma buradan hediyelik eşyalar alıp, aç karnımızı doyurmak üzere alabalık çiftliğine doğru yol alıyorum.

Paşakonağı Yolu
Geleneksel Köy Evi
Çambaşı Yaylası

Burada karnımızı doyurduktan sonra geri dönüşe geçiyoruz. Malum yollar bozuk ve yavaş yavaş ilerlerken yolda bisikletçi kafilesine denk geliyoruz. Biskletlerden birinin lastiği patlamış, onlara hava pompasını verip yardımcı oluyorum. Biraz konuştuktan sonra Ordu’lu amatör bisikletçiler olduğunu öğrendik ve çok mükemmel bir muhabbet ettik.

Dönerken aynı yoldan dönmeyim, hem de kendi köyüme de uğrayım diye rotamı değiştirdim. Çok uzun zamandır gitmediğimden giderken yolda köylülerden tarif aldım. Bir yol gösterip” bu yol gider” deyince daldım yola. Aman yarabbim yol değil resmen tarla. Zaten baya bir gidince buranın orman yolu olduğunu öğreniyorum ama geri de dönemiyorum, öyle böyle derken yaklaşık 20 km. bu yolda gidiyorum. Ama 20 km. tam iki saatte alıyorum. Nihayet çocukluğumuzda her yaz geldiğimiz dedemn köyüne biraz geçte olsa giriyorum. Daha girer girmez 25 sene önce aldığım kokunun aynısı burnuma gelince bütün yorgunluğum bitiyor.

O armut ağacının kokusu, yaprakların hışırtısı, akan derenin sesi, az da olsa tezek kokusu beni benden alıyor, 25 sene önceki çocuğu sanki içimde hissediyorum. Bizim ne hale geldiğimizi, asıl bizim yaşamımızın kötü olduğunu bir kere daha hissediyorum. Damarlarımda akan kanın dolaştığını ble hissedebiliyorsunuz burada.

Çocukluğumda her yaz geldiğimiz dedemin evi. Dedem hayatta olmadığından kimse yaşamıyor ama yıllara inat hala çökmemiş.

Burada hayatta olan ve bahçeye fındık toplamaya gitmemiş birkaç yaşlı köylülerle muhabbet edip artık şehir merkezine dönüyorum. Geceyi burada bir akrabamda kalıp, sabah erkenden kahvaltı için, daha önce internette görüp “birgün mutlaka gidip şurda kahvaltı yapacağım” dediğim, Bulancak’a yaklaşık 50 Km. uzaklıkta olan Giresun / Dereli Duroğlu Beldesinde de ki Kök Evine kahvaltıya gidiyorum.

Burası hakkında özellikle bilgi vermek istiyorum. Burası Giresun merkez’e yarım saat uzaklıkta her doğaseverin mutlaka ama mutlaka uğraması gereken bir yer. Sahibi Ergun abiyle yaklaşık iki saate yakın muhabbet ettik. Tamamen doğa aşığı bir işletmeci. Çok entellektül ve muhabbetiyle ağzımı açık bırakan bir şahsiyet.  Ergun abinin hikayesi de çok ilginç;

15-20 sene önce Giresun’dan Almanya’ya göç ediyor ve bir süre sonra nazi olayları çıkıyor ve olaylar esnasında Ergun abiye de zarar veriyorlar. Ergun abi de insanlara kızıp terk ediyor Almanya yı (Hikaye uzun ama ben özetledim) Gelip Giresun’da bir nalburiye dükkanı açıyor. Bir şekilde insanlar iyi niyetini suistimal edip dolandırıyorlar.

Ergun abi bütün malvarlığını satıp borçların ödüyor ve insanlardan uzak kimsenin gelip geçmediği bu yere geliyor. Yaklaşık beş sene hiç elektrik, on sene de televizyon olmadan derme çatma bir binada yaşıyor. Yerli halk buna Robinson adını takıyor (Buna da çok kızıyor)Burada tabiattan topladığı ağaç köklerinden heykelcikler yapıyor.  İnsanlar yanına gidip gelirken bu köklerden dolayı Kök Evi olarak kalıyor. Zamanla orasını ufaktan ufaktan tesis haline getiriyor.

Ergun abi paraya önem vermeyen çok farklı düşünen bir adam. Öyle herkesi kabul etmiyor. Tur  otobüslerini ve aşırı gurupları direk geri çeviriyor. Bana sadece doğa için gelsinler başımın üstünde yeri var diyor. Tesisi kafasına göre açıp kafasına göre kapatıyor. Görünen her şeyde el emeği var. Masalar, pecetelikler, banklar, hamaklar, voleybol sahası, köprüler… hepsini kendi yapmış.  Doğa severler için oraya bir tane çadır kurmuş isteyen gelip burada ücretsiz olarak konaklayabiliyor. Buna biz motosikletçiler de dahil.  Eğer karadenize gidecekseniz mutlaka uğrayın derim. Kök Evi  :
https://www.google.com/maps/dir//40.7869204,38.4079361/@40.7872991,38.4074707,550m/data=!3m1!1e3

Eski Giresun Evleri
Köy Çeşmesi
Paşakonağı Yolu
Harika insan Ergun
Kök Evi
Kök Evi

Bu güzel mekanı da anılarda bırakıp düştüm yollara. Dereli’den 50-60 Km. sonra Tirebolu’da mola vereyim dedim. Daha önceden çaylarının doğallığı ve tazeliği ile ünlü Tirebolu 42 de mola verdim. Buranın özelliği de, çay bahçelerinin denizi görmesi nedeniyle çayların daha güzel olduğuna inanılıyor. Dünyada (yalan olmasın) sadece Giresun/Tirebolu da olduğu fabrika çalışanın tarafından söylendi.

Çayımızı içip muhabbetimizi de yaptıktan sonra günlük hedefimiz olan Uzungöl’e doğru sürmeye başladım. Of’a geldiğimde yağmur yavaş yavaş atıştırmaya başladı. Bulutlara baktım Çaykara tarafı açık gözüküyordu. Ben gidiyorum yağmur beni takip ediyor, uzun bir süre böyle devam ettikten sonra, çok fazla ıslanmadan nihayet Uzungöl’e geldik.

Gölün etrafında motorla bir tur attıktan sonra, havada kararmaya başladığından çadır için yer aramaya başladım. Bu benim Uzungöl’e ilk gelişimdi ve çadır kurulacak pek alan bilmiyordum. Tura başlamadan önce yaptığım araştırmalarda gördüğüm hep dağın başında Uzungöl manzaralı çadır kuranları görmüştüm. Tam lokasyonu bilmediğimden kafamdan yer aramaya başladım.

Epey bir tepeye tırmandım, dağın zirvesine geldim ve oranın ıssız orman olduğunu görünce biraz tırsıp geri dönmeye başladım. Dönerken eski bir kuruluğun cafe haline getirilmiş, isminin Galo Omad olduğunu öğrendiğim bir yer gördüm. Bir kaç çay içip orada çalışanlarla samimiyet kurdum. Onlarda bize bu gecelik kafenin bahçesine çadır kurabileceğimiz söylediler. Kendilerine karadeniz usulü kuymak yapmışlar, bizi de davet ettiler. Tabii ki böyle bir teklife hayır diyemediğimizden daldık kuymağa 🙂

Hayatımda hiç bu kadar güzel uyuduğumu hatırlamıyorum desem yalan olmaz herhalde. Sabah gözümü açtığımda çadırdan çıkmadan yattığım yerden Uzungöl’ü tüm doğallığı ile görmek hayatımın en güzel anlarından biriydi. Benden bir tavsiye; eğer Uzungöl’e gitmek istiyorsanız, gidin çevresinde bir tur atın ve çıkabildiğiniz en yüksek noktaya çıkıp manzaranın keyfine varın. Zaten her yer turist dolmuş, her yerde farklı diller konuşuluyor. Merkezinin normal bir meydandan farkı kalmamış. Ama yüksekler bir harika….

Buradan asıl niyetim Soğanlı geçidine gitmekti fakat, hem motorun yükü hem de artçıyla beraber işkence olacağını düşündüğümden rotayı, hep merak ettiğim Ağaran Şelalesine çevirdim. Rize’nin Çayeli ilçesinde bulunan; gördüğüm en güzel şelalelerden biri olan bu şelale, gerçekten gidip görmeyi gerektiren bir yer.

Gerçekten dokusu bozulmayan ender doğal güzelliklerden bir yer. Şelalenin zirvesine, yan tarafından küçük bir patika yoldan düşe kalka 20-25 dakikada çıkıp, yukarıda bulunan doğal oyuklar havuz gibi olmuş. Girip rahat rahat serinleyebilirsiniz.

Burada, Konya’dan kalkıp otostopla Karadeniz’i gezen bir gezginle tanışıp, epey muhabbet ettik. Manzaraya karşı çayımızı içtik.

Burada da epey vakit geçirip vakitte geçince bu güzellikten ayrılık zamanı da geldi. Buradan çıkıp Rize’nin güneyinde, Fırtına Vadisinden geçip, Rakımı 750 metre olan, Fatih Sultan Mehmet Han zamanında ileri karakol ve gözetleme yeri olarak kullanılan Zil Kaleye geçiyoruz.

Uzungöl
Ağaran Şelalesi

Manzara harika, 40-50km. içinde bir yapının olmadığı harika yollardan geçerek geliyoruz buraya. Kale olarak da kullanılan bu yapı günümüzde restorasyon görmüş ama aslından çok şey kaybetmiş. İçerisinde kaale alınacak çok şey olmasa da, manzara için mutlaka gidilmesi gereken bir yer. Giriş için Müzekart geçmiyor. Yanlış hatırlamıyorsam 3-4 TL gibi bir ücreti vardı.

Burada da güzel vakit geçirip asıl çadır kurup, geceyi geçirmeyi planladığımız Ayder Yaylasına geçmek için yola düşüyorum. Yolda giderken acıkıp, “şurada mı yiyelim, burada mı yiyelim” derken Fırtına Deresi kenarında düz bir çimenlik lan görüp o tarafa doğru gidonu çeviriyorum. Yaklaştığımızda bir ailenin orada olduğunu görüyoruz. Hemen motordan semaveri, mangalı çıkarıp bizde dere kenarına gidiyoruz.

Biz malzemeleri hazırlarken orada bulunan ailenin Suudi bir aile olduğunu anlıyoruz. Ailenin Reisi olan Halid abi ile muhabbet etmeye başlıyoruz. Halid abi Suudi Arabistan’da mühendismiş ve ailesi, oğulları ve gelinleriyle Karadeniz’e tatil’e gelmiş. Kadınlar bizden 50 metre ileride kendileri ayrı eğleniyorlar. Bize kendi çaylarından ikram ettiler, çay çok farklı bir çaydı. Demi, şekeri, suyu aynı demlikte olan ayçiçeği yağı renginde bir çaydı.

Biz kendimize mangal yaparken Halid abi elinde bir tabak pilavla çıkageldi. Bu pilavın kendi yörelerine ait Roj Pilavı olduğunu mutlaka yememizi söyledi. Biz de hemen çalakaşık afiyetle indirdik.

Halid abi böyle gelince, bende “Halid abi çay öyle yapılmaz böyle yapılır” diyerekten onlara semaverde tavşan kanı çayı hazırladım. İlkten çok komiklerine gitti, semaveri evirip çevirdiler çok hoşlarına gitti 🙂 Ben Erzurum usuülü kırtlama çay içtiğimden onlara da öğrettim. Normalde ben bir küp şekerle üç dört bardak çay içerken, onlar bir bardakla 4-5 şeker yediler 🙂

Burada da güzel bir şekilde eğlenerek, güzel anılarla yavaş yavaş toparlanıp Ayder Yaylasına doğru sürdüm. Yaklaşık 45 dakika sonra Ayder’e ulaştık. Hemen çadır yeri arayıp güzel bir tepeciğe çadırımızı kurduk.

Şenyuva Köprüsü Tarihi :1696
Zilkaleden Çamlıhemşin’e bakış
Zilkale

Yine hayatımın en güzel uykularından birini daha uyuyarak, güne bomba gibi uyandım. Geceden tanıştığımız yeni gezgin arkadaşlarla, semaverimiz yaktık. Biri zeytin getirdi, biri peynir, biri ekmek getirerek sabah kahvaltımızı yaptık. Yine yediğim en güzel kahvaltılardan biri oldu.

Yemekten sonra, yolcu yolunda gerek veciz sözüne uyarak, dönüşe geçtik. Yolda giderken Fırtına Vadisinde “Kaz Uçar da Laz Uçamaz mı?” Yazan tabelayı görünce “Hakikaten uçabilir mi acaba?” diyerekten, çelik ilmeği üzerime geçirdim.

Baktım hakikaten de uçuyormuş.:) Çok harika eğlendim. Fırtına Vadisinin üzerinde bir o yana bir bu yana zipline keyfi yaptım.

Fırtına deresinin dibinden dibinden Sahile kadar geldim. Oradan da Artvin/Hopa’ya kadar sürdüm. Kazım Koyuncu’nun mezarına gideyim dedim ama, yol için esnafa sorduğumda, “yolun sel nedeniyle kapalı” olduğunu söyleyince oraya da gidemedik. Sabah kalkar kalkmaz Karagöl’e çıkayım diyerekten vurdum kendimi yine yollara.

Borçka Merkez’de depoyu fulleyip, dağ yollarına sarmaya başlayınca bende yine bir neşe başladı. Çıkarken bir alabalık çiftliğinden biraz balık aldım. Yaklaşık 70 km. gittikten sonra nihayet hep resimlerde gördüğüm Karagöl’e nihayet geldim.

Giriş ücretliymiş. Milli Park olarak ilk defa buraya para verdim. Normalde motosikletlerden almıyorlardı ama burada biraz atar yaptım ama yemedi ormancı 🙂 Buraya çıkarken ekmeği fırından sıcak alırım diye fırın ararken, fırın bulamadım ekmeksiz ekmeksiz geldik buralara 🙂 Oraya gelen piknikçilerden istediğim, sağolsunlar fazlasıyla verdiler.

Burası gerçekten de doğa harikası bir yer. Çıkması biraz zahmetli ama mutlaka değiyor.

Balığımızı pişirip, çayımızı içip biraz da dinlendikten sonra, Maçahel’e (Camili) çıkmak üzere hazırlandık. Maçahel Türkiye – Gürcistan sınırı olan küçük bir köy. Hep gitmek istemiştim, gidermiyim? giderim dedim bastım gaza çıktım yola.

Borçka üzerinden 90 km. olan Maçahel’e gitmek için yaklaşık 30-40 km. yukarı tımanıp, 25-30 km.de dik inişi olan bir yol. Motor ağır, arkaka artçı var, yollar çok keskin virajlı, frene abana abana hidrolikler kaynamaya başladı. Tam dik bir inişteyken bir baktım fren yok 🙂 hemen vites küçültüp yolun kenarındaki ilk düzlüğe kendimi zor attım. Disklerin ve hidroliklerin soğuması için yarım saat orada bekledim.

Nihayet akşam üstüne doğru Maçahel uzaktan gözüktü. Hemen köye girip motoru park ettim. Bir şeyler yiyelim dedik ama ne bir restoran ne bir market yiyecek hiç bir şey yok. Mecbur gidip köy bakkalında tost yaptırdık.

Akşam olduğundan çadır kuracak yerde bulamadık. Biz de gidip oradaki okulun bahçesine çadırımızı kurup geceyi burada geçirdik.

Ayder Yaylası
Fırtına vadisi Zipline
Borçka Karagöl
Macahel Tarihi Camii
Macahel (Camili)
Camili – Şavşat Yolu

Sabah kalktık ki; hava harika oksijen full ohh miss. Yine bakkala geçip tostla kahvaltımızı yaptık.

Geldik yolculuğumun en zor, en bedbaht, en çileli, en sinirli yerine. Deyim yerindeyse zurnanın zırt dediği yer. Olay benim tamamen masumane gezgin yolcu edasıyla köyün bakkalı ile muhabbet ederken rotamı anlatmamla başladı. Ben buradan geldiğim yoldan Şavşat’a dönecek oradan da Artvin’e geçeceğim diye anlattım. O tostunu yediğimin bakkalı da

“Habu yolu göri misin?”

“Evet görüyorum”

“Heh bu yolu bırakma gir yolunu 60 km. daha kısalatacak”

“Abi yol iyi gözükmüyor, yol bozuk değil, değil mi?”

“Olur mu yeeeaaa, biz arabayla burdan gidiyoz. Yol 5 km. sonra güzelleşiyor”

Biz de “tamam” deyip motoru topladık, eşyaları yükledik, artçımı da aldım çıktım yola. Aman Allah’ım yol yol değil resmen traktör yolu, bildiğin orman yolu yani. Arka yüklü, artçı var, virajlar keskin, yollarda kafam kadar taşlar var. Tam virajı dönüyorum ön lastiğin altı boşalıyor, tam üç defa motoru yatırdım. Yine ayak pegini kırdım.

Ben böyle pis yol görmedim. Amotisör patlayacak diye içim içimi yiyor. Bir yandan bakkala aklıma gelen en güzel türküleri söylüyorum. 60 km. yolu üç saatte geldim. Diğer yoldan gitsem 110 km. ama iki saatte giderdim zaten. Bana çok büyük bir ders oldu bu da.

Şavşat’a gelmeden bir çok tarihi yerlere de uğramadan geçmiyorum tabii ki.Yine Şavşat’a bağlı Tibet kilisesi’ne uğruyorum.

Burada hem çayımızı içip hemde dinleniyoruz. Sonrasında sürmeye devam ediyorum. Mambo abinin tavsiyesi ile Artvin – Ardanuç’a Cag Kebabı yemeye gidiyorum. Ardanuç Şavşat’a 55 km. uzaklıkta rota üstünde olmamasına rağmen bu tadı tatmak için bastım gittim. Yolları gayet güzel.

Yolda sıcaktan serap görüyorum sanırken bu güzel manavda serinledik.

Ardanuç Küçücük şirin bir ilçe. Çarşı da hemen fark ediliyoruz. Uzaydan gelmişiz gibi hemen etrafımız çevrildi, malum sorular başladı. Sağolsunlar hemen çay ikram ettiler. Esnafla biraz sohbet edip, en iyi kebapçının  yerini tarif ettiler. Gidip yedik. Tadı, gitmemize değecek şekildeydi. Feda olsun 110 km. 🙂

Ardanuç’tan çıkıp, Artvin/Merkez’i de görelim deyip çıkıyoruz yola. 50 KM. gittikten sonra Artvin’in girişinde; daha önce görmediğim üniformalı polisler, askerler, yolu kesmişler. Terör olaylarının başladığı ilk günlerdi, şehre giren çıkan tüm araçları arıyorlar. Sıra bize geldi, neredeyse yarım saat sorguya çektiler. Nerden gelirsin, nereye gidersin biir sürü soru soru soru… Bütün çantaları boşalttırıp aradılar. Bir şey bulamayınca tamam dediler. 45 dk. da eşyaları topladım. Selam verip geçtim gittim. Artvin / Merkez’i hiç beğenemedim, şehir merkezine çık babama çık, tırmana tırmana bi hale kaldık. Aaa bi de baktık ki hiç bir şey yok. Sinirlerde bozuldu zaten. Dedim “biz gidelim sahile aga” bizi sahil paklar. Döndük gerisin geriye. Çoruh nehri manzarası ile çıktık yola.

Nihayet Hopa’ya geldik. Bence Hopa Artvin’in şehir merkezinden yüzlerce kat güzel. Hatta Şavşat bile daha iyi, o kadar yani. Hopa’da selin izi silinmediğinden çarşı bile çamur deryası içindeydi. Çadır kuracak yer bulamadık. Otelde kalalım dedik bütün oteller yardım kuruluşları doldurmuş, boş olan yerlerde fiyatlar fahiş. Öğretmen evine gittik full dolu. Bizde öğretmen evinin yan tarafımda bulunan okulun bahçesine kurduk çadırımızı.

Tarihi Tibeti Kilisesi
Şavşat/Artvin Arası
Cankurtaran Geçidi

Sabah uyanınca, artçımla yolumuzu ayırmaya karar verdik. Onu Hopa terminalinden Sakarya otobüsüne atarak yolculuğuma tek devam ettim. İlk hedefim Batum, zaten Hopa / Batum arası 15 km. hemen gümrüğe gidip 15 TL karşılığında pul alıp Türkiye’den çıkıyorum.

Batum güzel şehir, yüksek binalar, geniş yollar. Her taraf otel, kumarhane. Ben de başladım şehir turuna. Çok fazla yürüyerek gezemedim gitmeden çok tırstıttılar beni, motoru bırakamadım hiç bir yere. Gittiğim yerde motor göz hapsimde oldu. Burada hiç büyük motor görmedim. Halk motorculara acaip ilgi gösteriyor.

Burada da güzelce gezip eğlendikten sonra akşam olmadan yurda gireyim diyorum ve dönüş yoluna geçiyorum. Dönerken Türkiye sınırına yakın bu küçük şelaleyi de fotoğraflıyorum.

Normal rotamda Trabzon’dan Erzincan – Elazığ – Malatya üzerinden Adıyaman Nemrut Dağına çıkıp, Oradan da Şanlıurfa – Diyarbakır – Mardin yaparak doğu turunu tamamlayacaktım. Ama Artvin’deki çevirmede polisler bu fikrimden beni caydırmıştı. Üzerimdeki yelek te Polis yeleğine benzediğinden ve en önemlisi kızımın ilk yaş gününü kutladıktan sonra çıktığım bu turda başıma bir şey gelmesinden korktum.

En çok ta zoruma bu gitti. Arkadaş! Türkiye Cumhuriyetinde yaşıyorum ama kendi ülkemin belki de en güzel yöresini can güvenliğin tehlikede diye gezemiyorum. !!! Evde bekleyen olmasa hiç dinlemez basar giderdim ama, kızım gözümün önüne gelince vazgeçip bu yöreyi de başka bahara bıraktım.

Giresun / Dereli üzerinden İç Anadolu’ya girmeye karar verdim. Dereli’de asker arkadaşımla buluştum.

O kadar ısrarlarına rağmen yolum uzun diye orada kalmadım. İlk hedefim Şebin Karahisar. Giderken Kümbet Yaylasına uğramadan gitmeyim diyerek Kümbet Yoluna girdim.

Dereli / Şebin Karahisar yolu tamamen felaket. Tek gidiş – geliş, yollar dar  gece bir tane uyarı levhası, bir ışık olmadan 80 km. yol sürdüm. Gece saat: 22.30 da nihayet şehre gelebildim.

Batum
Batum Ardagani Gölü
Meşhur Akçaabat Köfte
Kümbet Yaylası
Şebinkarahisar
Yoldan bir kare
Yazar : tenekecelebi

Bu makale hakkında 16 yorum bulunmaktadır

Yorum Yap